@ahmedpolathoca Fikih hocasisin kabirden yonetimi iddiasi ehli sünnete göre varm8dir. Hemde bir muayyen şahıs yapiyor. Yalanlari tescilli bir şahıs. Dinin hükmü nedir bunun Hocam
Mahmud Efendi Hazrerlerimiz açıkça
“Şeyhi vefat eden başka Şeyhe intisap etmelidir” buyuruyor.
(Risalei Kudsiyyenin 2. Ciidinin 457. Sayfasında görebilirsiniz)
Fikri Efendi Hazretlerinin Şeyhliğini inkar edenlerin samimi olmadıklarının en büyük delili başka şeyh bulma gereği duymayıp “vefat eden şeyh bize yeter” denekleridir.
Vefat eden Şeyh yeterli olsaydı Peygamber efendimiz sallallâhualeyhivesellem yeterdi, Hz Ebubekir’e (ra) gerek olmazdı haşa…!
Bunlar Şeyhsiz kafasına göre katılmak istiyor.. mesele bu dur.
Cübbeli Ahmet, Sarıklı Ahmet hiç kimseyi dinlemez!!
Böyle bir muridlik görülmedi adam Şeyhini bile dinlemedi 2.Evlilik yapma izin vermiyorum dedi yaptı, Beykoz'a külliye yapma dedi yaptı Devlet el koydu, sana vaaz etmeyi yasaklıyorum geç talebe okut dedi, talebe okutmak yerine vaaz etmeye devam etti.
Daha neler var neler...
Böyle skandal görülmedi!
1980’lerden itibaren
Adana'da ABD’nin İncirlik Üssü,
hastanelerden ç/alınan çocukları nasıl ABD'ye kaçırmış öyle!
Videoyu sonuna kadar izleyin…
Ürpereceksiniz!
@TC_icisleri@tcsavunma@adalet_bakanlik#Epsteindosyaları
https://t.co/qEntsCLQt3
@MuhittinOdemis Hz isa Aleyhisselam buyurmuştur ki
Ölüleri diriltmekten daha zor olan fehimsiz kimselere birsey anlatmaya çalışmaktır
Gerek yok bunları muhatap almaya
Sen cevabini ver geç
Yalana Doymadın Ey Cübbeli !!!
Benim dediğim: “Hz. Âdem’den beri hiçbir Peygamber, Sahabe veya Ehlüllah ‘ben sizi kabrimden yöneteceğim’ dememiştir.”
Senin bana isnat ettiğin: “Hiçbir peygamber ölümünden sonra bedeniyle görülmemiştir.”
Bu iki söz ne lafzen ne manen aynıdır.
Bak, Allah Rasûlü Sallallahu aleyhi ve sellem senin gibi kezzablara ne diyor:
“Sizi yalan söylemekten menederim; çünkü yalan söylemek günaha, günah da cehenneme götürür. Kişi yalan söyleye söyleye nihayet Allah katında kezzâb diye yazılır”
(Buhârî, Edeb 69; Müslim, Birr 102–105)
“Mahmud Efendi Hazretlerimiz Şeyh olduktan 25 sene sonra bile İsmailağa camiinde 3 saf cemaat zor oluyordu.”
İnkar edenler daha kalabalıktı… ama silinip gittiler. Şimdi isimleri bile hatırlanmıyor.
Videoyu izleyiniz
Tenbîhât
Tenvîru’l-Halek...
(Cübbeli Ahmet’in Tenvîru’l-Halek Risalesinde Atladığı Bölüm)
Birinci Tenbih:
Resûlullah sallalahu aleyhi ve sellem’in uyanık hâlde görülmesi çoğunlukla kalp yoluyla gerçekleşir; bazen bu hâl ilerler ve gözle görmeye benzer bir mertebeye ulaşır. Ancak burada söz konusu olan bu “gözle görme”, insanların birbirini görmesi gibi alışılmış ve fizikî bir görme değildir. Bu, hâl ile ilgili bir cem‘iyyet, berzahî bir durum ve vicdanî bir tecrübedir. Bunun hakikatini ancak bunu bizzat yaşayan kimse idrak edebilir.
Bu duruma örnek olarak Şeyh Abdullah ed-Delâsî’den şu olay nakledilir:
“İmam ihrama girince (iftitah tekbiri alınca) ben de tekbir getirip namaza durdum; o sırada beni bir hâl kapladı ve Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i gördüm.”
İmam Süyûtî bu rivayeti naklettikten sonra özellikle şunu vurgular:
Buradaki “beni bir hâl kapladı” ifadesi, yaşanan tecrübenin berzahî ve vicdanî mahiyetini göstermektedir.
İkinci Tenbih:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in görülmesi, zatının bizzat cismi ve ruhu ile mi, yoksa ona ait misalî bir sûretle mi gerçekleşir?
İmam Süyûtî bu noktada açıkça şunu söyler:
“Görüştüğüm bütün hâl ehli kimseler ikinci görüşü benimsemektedir.”
Ardından İmam Gazâlî’nin açıklamasını aktarır ve onu esas alır:
“Burada kastedilen, Resûlullah’ın sallallahu aleyhi ve sellem bedeni ve cismiyle görülmesi değildir. Görülen, ona ait bir misaldir. Bu misal, kişinin iç dünyasında oluşan mânânın aktarılması için bir vasıta görevi görür. Bu vasıta bazen hakikî, bazen hayalî olabilir. Ancak görülen şekil, ne Resûlullah’ın ruhudur ne de şahsının kendisidir; hakikatte ona ait bir temsildir.”
Sonuç:
İmam Süyûtî’nin bizzat kendi koyduğu bu tenbihlere göre:
Görülen şey ne bir cisimdir,
ne bir ruhtur,
ne de insanların birbirini görmesi gibi fizikî bir rü’yettir.
Bu tecrübe, berzahî, vicdanî ve misalî bir görmeden ibarettir.
Dolayısıyla ortada cismanî bir görme yoktur; yalnızca mânâyı taşıyan misalî bir rü’yet vardır.
İşte tam da bu sebeple Tenbîhât bölümü atlanmakta; okunmadığında ise metin tamamen başka bir yöne çekilmekte ve istismara açık hâle getirilmektedir.
Bu tavır, hakikati gizleyip metni kendi istediği yöne çeken “Ehl-i Kitabın sözde âlimleri”nin tavrına ne kadar da benzemektedir, değil mi?