Size yazmak için bahane üretiyor gibi olacak ama son tweetten sonra 2 kere daha tutuklandım. Bazen hücrede zimmetli çakmağı kaybedince ya da kütüphaneden aldığım kitaba bir şey olunca dışarıdaki refleksimle çok geriliyorum ama sonra “napacaklar bir daha hapse atamazlar ya” diye kendimi rahatlatıyordum. Atabiliyorlarmış.
Neyse, Moby Dick bitti. İddianame hazır.
Duruşma tarihi 28 Eylül.
Görüşmek üzere.
Odyssey'i izledim az evvel. Eve dönme hikayeleri batılı bilinci hala eğlendiriyor. Batı insanının müthiş bir saplantısı var eve. Ev vardır. Bunu inkar edemeyiz. Diğer yandan biz doğulular ise evden ayrılmaya bayılırız. Evden ayrılıp gerçeği bulmaya yönelimimiz var. Musa peşine bir sürü insan takıp evden ayrılıyor. Gılgamış, ölümsüzlük iksirine çıkıyor. Dedem mantar aramaya gidiyor dağa. Ben İstanbul’a kaçıyorum köyümden. İlginçtir. Homeros’un derlediği Odisyus efsanesi eve dönmenin zorluğunu anlatır. Eve dönmek, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu adlı kuramsal drama kitaba da ilham vermiştir. Gerçi o kitapta, doğudan örnekler de verilmiyor değildi. Neyse. Nolan’ın eve dönme hikayelerini sevdiğini biliyoruz. Daha doğrusu, Nolan, bunun satacağını çok iyi bilir. Nobelli çok satan bir romancı, yıllar önce verdiği söyleşide, kitabın satması için üç temadan birinin seçilmesi gereğini belirtmişti. Savsaş, göç, aşk. Eve dönme temacığı, bu üç temadan göç temasının bir dalı gibi duruyor. Nolan eve dönmeyi Interstellar’da çok iyi işledi. Aynı şekilde Inception da aslında bir eve dönme hikayesidir. Memento bir nevi öyle. Tenet öyle. Dunkrik savaşını ele aldığı film de eve dönme hikayesidir. Nolan eve dönmeyi, sinemanın çeşitli türlerinde işliyor. Düşmüş diyebiliriz. Takılmış. Otistik biridir. Tutturmuş, feci tutturmuş. Hiçbir Nolan filminde aşk yoktur ve Nolan aşk çekemez. Cinsel aşkı bilmez. Nolan filminde kadın karakter olmaz. Daha doğrusu, sıradan bir erkek yönetmenin kadın karakter gramaj ortalamasının yarısına bile yaklaşamaz. Nolan bir sanatçı değil, bir zanaatkar. Kuyumcu esnafı. Bence son yüzyılda kahraman olgusu ve kahramanın eve dönme çabası oldukça fıs bir tema. Kahraman mortgate ödüyor. Kahramanın evi kredili. Kahraman ancak ve ancak işten eve dönüyor. Asgari ücrete çalışan kahraman mı olur? Kahraman, ev, yurt, taşra kibri, onur... Bu gerici fikirlerin sinema ve tiyatrodan silinme ihtimali çok zayıf. Bu sanatlar şiir, roman, öykü, resim gibi tek bir kişi tarafından ortaya konan özerk sanat dalları değil. Biz yine kontemporariden devamke.
Bu garip bir konu. Bunu söyleyen haklı. Erkeklerin geneli bu neşeyi içgüdüsel olarak reddediyor. Bastırmaya çalışıyor. Rahatsız oluyor. Sebebini söylemek zor. Ben şöyle düşünüyorum.
Erkek kadının neşesini görünce nasıl kodlayacağını bilemiyor. Çünkü kendinde yok. Bunun gücü karşısında afallıyor ne yapacağını bilemiyor. Bilemeyince de bastırıp bu bilinmezliği yok etmek istiyor.
Halbuki erkeğin o neşe ile sörf yapması lazım. Bunun için de o neşeye ondan korkmadan yaklaşması lazım. Bunlar kolay şeyler değil erkekler için.
@ikalender2 Hasta sunarken KADIN demeye çekinip "42 yaşında bayan hasta..." diyen doktorlar var mesela. Bayan kibarlık, nezaket ifadesi değil bizim için çok uzun zamandır. Çünkü aynı doktor assssla bay hasta demez
"Su direnmez. Su akar. Elini suya daldırdığında tek hissettiğin okşamadır. Su katı bir duvar değildir, seni durdurmaz. Ama su her zaman gitmek istediği yere gider ve en nihayetinde hiçbir şey ona karşı duramaz. Su sabırlıdır. Damlayan su taşı yıpratır. Bunu hatırla çocuğum. Yarı su olduğunu hatırla. Eğer bir engeli aşamıyorsan, çevresinden dolaş. Su öyle yapar."
The Penelopiad - Margaret Atwood
Bir bayram daha anne babaların hayallerini bayramlık gibi kuşanan evlatlar yollara düşecek. Kilo mu aldılar, çok mu zayıfladılar, boşandılar mı, hiç mi evlenmediler, istenmeyen bir eş mi var yanlarında, istemedikleri bir meslek mi seçtiler, işsiz mi kaldılar, başka şehre mi taşındılar yaşamak için yoksa? Anne babanın hayallerine kısmen benzemenin tesellisi ile iki taraf da bayram hatrına idare edecek. Anne babaların siyaset gündemi hakkındaki soyutlaşmış fikirlerine hım hım denecek, belki dini öğütlere kafa sallanacak.
Onların hayalleri ayakta tutulmuş gibi yapılacak. Ebeveyn de nedense bu oyunu sürdürmeye hevesli olacak. Çocuklar her insan gibi hastalanacak, boşanacak, sevinecek, üzülecek, saçı dökülecek, yüzü kırışacak. Oysa hayattan paylarına herkes gibi düşen dertlerini yıkattıkları arabalarıyla, gülümser bir suratla örtmeye çalışacaklar. Anne babaları üzülmesin diye.
Yıkılan hayaller ağırdır. Bayramlarda tek taraflı değil hep birlikte omuzlamak dileğiyle. Tatlı film bu arada.
Modern psikiyatri tükenmişlik (burnout) terimini çok sever ancak Karl Marx'ın yabancılaşma (alienation) kavramına mesafelidir.
Örneğin: Günde 12 saat boyunca yaptığı iş üzerinde hiçbir kontrolü olmadan çalışan bir kuryenin veya fabrika işçisinin yaşadığı derin anlamsızlık hissi.
Buna sadece "tükenmişlik sendromu" teşhisi koyup kişiyi terapi motivasyon teknikleri ya da ilaçlarla yeniden çalışabilir hale getirmeye odaklanmak onu aynı sömürü düzenine geri dönebilmesi için “işlevsel” kılmak demektir.
Emek analizi yapan bir perspektif ise sorunun kişinin dayanıklılığında değil emeğine yabancılaşmasında olduğunu bilir.
Başkasında bir tamlık var zannedebilirsin. Bu kanıya kapılman için sende olmayan, özendiğin, hasret çektiğin bir şeyi onda görmen yeter. Bu tatmadığın bir mutluluk da olabilir, lüks bir eşya da. Sende yoktur, onda vardır. Sende olmayan bir nesne, bir huy, yüksek bir maaş, şefkatli bir annesi olması, yeşil bir göz bazen, onun tamamlandığını düşündürür. Onun tamlığı zannettiğin, senin kendi eksiğindir. Mahrum olduğun yüzüne vurulmuş gibidir. Varsaydığın tamlık halini öfkeyle bozmak istersin, böylece mahrumiyetini hatırlamaktan kurtulabilirsin. Bu duruma haset denir. Haseti anlayan, nazar değer kaygısını da anlar. Nazar değer kaygısı ve haset aynada birbirini izler. Hasetin kökeni mahrumluksa, nazar değecek kaygısının böbürlenmedir.
Kendi eksikliğimizin, başkasında bir tamlık varsayımı üzerinden uyarılarak, haset denen öfkeyi kabarttığı hatırda tutulursa, hasetin ebeveynden çocuğa yönelmesinin ne kadar kolay olabileceğini hemen farkedersiniz. Nazardan sık bahsedilen her yerde haset kol gezer. Ebeveynin çocuğa haseti, kardeşlerin birbirine haseti kadar sık görülmese de pekala mümkün. Mahrum yanları adeta zonklayan; okul başarısı, fit bir vücut vs. için çocuğunu zorlayan, kurstan kursa gönderen, " onların iyiliği için" çocuklarını zorlayan ebeveyn özellikle, hasetli bir bağ kurabilir çocuğuyla.
Haset; kardeşe, akrabaya, komşuya, arkadaşa yönelir sıklıkla. Bazen de çocuğumuza. Ebeveynin çocuğu yiyince kendisi doymuş kadar olduğu bir ruh hali de var. Çocuğu kendinden üstün tutar bu durumda. Haseti de olabilir. Çocuğa hasetin yöneldiği durumlarda çocuk ebeveynin çocuğu gibi değildir. Arkadaş gibi, kardeş gibi çocuklardır bunlar.
İçinin en derininde hangi güzellik veya hangi çatışma varsa, tabii ki çocuğuna tutunur insanın. Çocuk en yakınımızdır; bizde ne varsa tadar.
Haset insanidir. Yok yok diyip hasır altı etmek yerine teşhis edip tanımak gerekir. Utandırmak için değil. Belki oturup ağlayalım diye.
erkek yazarlar için kadın dünyasından seslenmek, kadın karakterlere diyalog yazmak oldukça zordur. genelde hep bir "ikinci el" hissi yaratır, illa ki bir yerlerden sakillik sızar, sırıtır.
türkçede bunu en iyi beceren erkek yazar ise bence tartışmasız hüseyin rahmi gürpınar'dır. keza kurduğu rengarenk dünya, hikayelerini yaşayan kültür ile pişirmesi, dantel gibi bezemesi, sıradan insanın sıradan dünyasını anlatma yetisi, en dramatik anlarda bile çarpan olağanüstü mizahı vs.
gürpınar türkçenin en iyi yazarlarından biri. onu okumak büyük zevk.
büyük usta.
Eğer İstanbul denilince tipik bir turist gibi aklınıza düşen yegane manzara boğaz değil ise Kadıköy ve Beşiktaş'ın "vay be İstanbul" dedirtecek pek bir yanı yok aslında. Özellikle Kadıköy yaşamak, yemek yemek, vakit geçirmek için güzel bir yer, insanı da liberal yaşam tarzına sahip olduğu için nefes aldırtan bir semt. Ben de Kadıköylüyüm ve Kadıköy'ü elbette severim bu yüzden.
Ne var ki Kadıköy semt olarak ne doğru dürüst bir tarihselliğe sahip ne de bir Tarihi Yarımada veya Beyoğlu kadar ruha sahip. Beyoğlu'nun her apartmanında, her köşesinde tesadüfen bir hikaye yakalarsınız. Abdülhamid'in arabacısından terzisine kadar birçok meslek sahibinin geçmişte sahip olduğu tonla art nouveau bina görürsünüz, Çukurcuma'ya girerseniz Memoli'nin apartmanına, onun hemen ilerisinde Çöpçüler Kralı'ndaki ekmek kuyruğu sahnesinin çekildiği fırına rastlarsınız. Kasımpaşa'ya inerseniz Giuseppe Garibaldi'nin bir dönem iş yaptığı iskeleyi görürsünüz. Ayağınızın bastığı her yerde bir hikaye bulabilirsiniz.
Kadıköy'de bu yok. Kadıköy rahat bir yer. Bir bakıma İstanbul içinde bir ada ama bir süre sonra gerçekten bitiyor. Keşfedeceğiniz şeyler de yeni açılan bir kahveci, hamburgerci, tatlıcı oluyor.
Yerebatan Sarnıcı için verdiğimiz tüm emeklerimiz güzel İstanbullu hemşehrilerimize helal olsun.
Eskisinin ziyaretçi sayısını 5 katına çıkardık. Rüya gibi bir restorasyonla 3 yılda 10 milyon turist çektik. Türkiye’nin açık ara en çok turizm geliri elde edilen müzesi yaptık.
Buradaki gelir İstanbul’da yaşayan yoksullara sosyal yardım olarak gidiyordu.
Yerebatan sizindir…
#yerebatansarnıcı
Selçuk Candansayar: "Bilgisayar oyunu oynadı diye olmaz. Cinsel yönelimi farklı diye olmaz. Azınlık diye olmaz. Zengin diye değil, fakir diye değil, laik diye değil, laik değil diye değil. Her çocuk olabilir. Hiçbir öngörücüsü yok.
Tanımlanmış 3 tane şey var. Dışlanmışlık-yalnızlık, ırkçılığa varan üstünlük��ülük duyguları ve kadın düşmanlığı. Çünkü saldırıların %90'ında failler erkek."
Valinin oğlu t….vüz etti sonra uzi marka silahla öldürdü.
Başhekim sistemden bilgileri sildi.
Vali koruması kızı gömdü.
Vali kızın sim kartını alıyor ve besleme bir bilişimci polise veriyor, şifresi kırılan kartın sms’leri siliniyor.
Vali devletin kolluk kuvvetlerini yanlış yönlendirerek devleti, adaleti yanıltıyor aileyi 85 milyon halkı kandırıyor.
Fazla detaya gerek yok.
Şimdi sırada ROJİN var. Rojine ne oldu. 🤔
#Gülistandoku #RojinKabaişİçinAdalet
toplumsal mücadelede kemalistleri anlatmak için bundan daha iyi bi alegori bulunamaz sanıyorum. adam aşağı inip eyleme katılmak yerine balkondan atatürk fotosu sallıyor.
ne diyordu sevgili Rakel Dink ;
yaşı kaç olursa olsun; 17 veya 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim
Kahramanmaraş'taki saldırı korkunç bir olay. Videoların sadece ilk saniyelerine bakabildim ve gözlerimden yaşlar geldi. Ortaokul çağında iki çocuğum var. Hep onlar geldi gözümün önüne olayı düşünürken. Kızımın, oğlumun yaşında çocuklar hepsi...
Daha da dramatik olanı fail de çocuklarım gibi ortaokul çocuğu. Çocuğunuzun böyle bir suç işlemesi ve ölmesinin ne kadar dehşetli olabileceğini de düşünmeniz gerekiyor o yazdıklarınızı yazmadan önce. Içe kapanık, hiç arkadaşı olmayan, tuhaf davranışları olan onbinlerce çocuk var ülkede. Hangisinin ailesinin aklına şöyle bir sonuç gelmiştir?
Burada faili şeytanlaştırarak, ailesini linç ederek, havaya bilip bilmeden tanılar savurarak, kendi ideolojinize, yaşamınıza, seçimlerinize göre nedensellik hikayeleri yazarak bir şey yaptığınızı sanıyorsunuz ama söyleyeyim size, bir bok yaptığınız yok aslında.
Böyle bir saldırıyı ne salt bireyin patolojisi ve ailenin ihmaliyle ne de bilgisayar oyunu ile açıklayabilirsiniz. Bu saldırı ülkedeki gençlerin mevcut durumunun en ağır semptomudur ve hepimizin çok iyi bildiği gibi tedaviyi semptoma yönelik yapmak hiçbir hastalığı ortadan kaldırmaz. Ateşi düşürmek enfeksiyona ne yapsın allahaşkına?
Hastalığı, etiyolojisini anlamak ve tedaviye çalışmak, ülkemizin evlatlarına karşı boynumuzun borcudur. Bilmiş bilmiş intikam naraları atarak değil bu konuyu derinlemesine ele alarak yapabiliriz bunu. Kendi derneğime de @PsikiyatriDer çalışma grupları oluşturulması ve gerekli kurumlara öneriler hazırlanması için çağrıda bulunmak isterim bu vesile ile.
Bu konuda söyleyeceklerim bu kadar.