Mevcut Demiryolu hattı ile Çayırova-Çatalca: 105 km
Kuzey Demiryolu Geçiş projesi ile Çayırova-Çatalca: 127 km.
Yol kısalmıyor uzuyor, Haydarpaşa ve Sirkeci Garları devre dışı bırakılıyor
750 Milyon Dolar Kredi onaylanmış ancak % kaç faiz ile geri ödemesi olacak belli değil
Gözlemlerimize göre Kemal Kılıçdaroğlu ve beraberindekiler bazı iktisadi tasarruflarda da bulunuyor.
Avukatlar iyi bilir: adli yargıda bir tedbir kararı alınırken olası zararlara binaen teminat gösterilir.
Teminat gösterilmeden tedbir kararı verilmesi ayrıksıdır ve özel koşullara tabi bu durum, ayrıntılı bir gerekçelendirme gerektirir.
Söz konusu tedbir kararı, teminatsız ve bu yönde gerekçesiz olarak verildi.
Bu durumda süregelen iktisadi tasarruflardan ötürü olası zararlar nasıl karşılanacak?
Türk-İş, Hak-İş, DİSK ve KESK'in bağlı olduğu Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC) Türkiye'yi yıllardır olduğu gibi 2026'da da dünyanın çalışanlar için en tehlikeli 10 ülkesinden biri ilan etti.
@turkiskonf@hakiskonf@diskinsesi@KESK1995
YSK üyeleri yargılanacaklar Dediğim için yargılandım.
Mahkemeye gelmediler.
3 belge istedim.
RTE diploması
Mühürsüz oylar kararı
Aynı zarftan çıkan 3 oydan 1 inin geçersiz oluşu kararını.
Göndermediler.
Sonuç; BERAAT!
@eczozgurozel
Vakıf üniversitesini kontrol altına almak için kapatmaya gerek yok arkadaşlar. Sahibini değiştirirsiniz, yandaş olur bir günde. İstediğiniz gibi düzenlersiniz Sadece kampüse çökmek için vakıf üniversitesi kapatılır. Santral çok kıymetli.
Her yerde göller havzalarını doldurup taşarken, barajlar, dereler yıllar sonra canlanırken İznik Gölü kurumaya devam ediyordu hâlâ? İznik Gölü’nden su alan Gemlik Gübre ve gölün kıyısındaki Cargil Mısır İşletme Fabrikası bu anlamda incelendi mi? İncelenecek mi? Gübre fabrikası artık alanen yapıyor belli oldu. Peki Mısır fabrikası? suyu yer altından çekiyormuş gölden değil. Gölü sadece görülenden ibaret sanmak bu? @csbgovtr@TCTarim@murat_kurum@ibrahimyumakli
Piyasaları yere çakacağı ve ülkeden meşru sermayenin kaçmasına yol açacağı belli olan anayasa dışı butlan kararı öncesinde.. "Varlık Barışı" adı altında gayrı meşru sermayeye gel yasasının çıkarılması.. Suudi Arabistan'dan ABD'ye belli dış ülkelere ballı satışların, kapitülasyonların bahşedilmesi.. tesadüf olmasa gerek.. bu süreçte halk olarak sadece siyasal haklarımızı yani seçme, seçilme ve kendi kendimizi yönetme hakkımızı kaybetmiyoruz.. Sadece mutlakiyet rejimine geri dönüş yaşamıyoruz.. Toprağından yoluna ve köprüsüne, suyuna ve bankadaki sermayesine ülkenin bilfiil mülkiyeti el değiştiriyor..
Mutlak Butlan kararı bu ülkede siyasetin artık mevcut kalıplar içerisinde yapılamayacağını gösteriyor.
Bugün anayasızlaşma, seçimsizleştirme ve muhalefetsizleştirme saç ayağında çok önemli bir eşik aşıldı.
"Mutlak butlan" Türk siyasal hayatının en çılgın en öngörüsüz kararı, karşısında kim olursa olsun oy verecek devasa bir konsolidasyonu mümkün kıldığı için "siyaset ustası Reis" efsanesinin mutlak sonu!
"Bir gazeteci gerçeğin peşine düştüğü için pişman olmaya başlarsa, toplumun haber alma hakkı da sessizce ölür" diyor Yelis Ayaz. Gazeteciliğin bütün kurallarını yerine getirdiği, elinde belge, fotoğraf olduğu halde, karşı tarafa da mikrofon uzattığı halde tutuklu. https://t.co/VqX8VuFYUg
Aman yarabbi…
Çanakkale’nin Ayvacık ilçesinde bulunan Hamiyet Feridun Sözen Çocuk Evleri Sitesi’nde yaşanan dehşet verici olaylar yargıya taşındı.
2010-2023 yılları arasında koruma altındaki 30 çocuğa sistematik işkence ve kötü muamele yapıldığı iddiasıyla 23 personel hakkında dava açıldı.
savcılık iddianamesine göre; koruma altındaki 16’sı kız,30 çocuğun ; aç bırakıldığı,sıcak veya soğuk suyla banyoya zorlandığı,kolonya sıkılarak gözlerinin yakıldığı,kollarında ütü basıldığı,ayrıca çocukların aşağılanarak çıplak bekletildiği ve fiziksel şiddetin her türlüsüne maruz bırakıldığı kaydedildi.
20’si kadın toplam 23 personel hakkında "çocuğa karşı eziyet" suçundan dava açıldı. Şüpheliler hakkında 3 yıldan 8 yıla kadar hapis cezası talep ediliyor.
@ucimorgtr@SaadetOzkanEfe
“MEKÂNIN ÜRETİMİ ” ve SİLİVRİ'DEKİ İBB DAVASINDAN GÖZLEMLER
Fransız düşünür Henri Lefebvre’in Mekânın Üretimi isimli meşhur bir kitabı vardır. Türkçede, geç de olsa, Işık Ergüden’in başarılı çevirisiyle Sel Yayıncılık tarafından yayımlanmıştır. Lefebvre, bu eserinde mekânın nötr bir olgu olmadığını, mimarinin ve tasarımın toplumsal ilişkileri görünür kıldığını anlatır. Şehirler, mahalleler, meydanlar, kampüsler veya mahkeme salonları; iktidar ilişkilerinin, sınıfsal düzenin, ideolojinin ve devlet pratiğinin somutlaştığı alanlardır.
Geçtiğimiz hafta “İBB Davası” kapsamında Ekrem İmamoğlu’nun avukatı Mehmet Pehlivan’ın savunmasını dinlemek için Marmara Açık Ceza İnfaz Kurumları Kampüsüne gittiğimde Lefebvre’i yeniden düşündüm. Duruşma salonu ve salonlara dair yeni propaganda bende tuhaf hisler uyandırdı. Eve dönünce kitaplıktan Mekânın Üretimi’ni çıkarıp yeniden karıştırdım.
Lefebvre’e göre bir mekân üç katmanda işler veya algılanır: Önce tasarlanır. Sonra insanlar o mekân içinde belirli biçimlerde hareket etmeye zorlanır. En sonunda da o mekân insanlarda belirli duygular ve pratikler üretir.
Yazar bunları “tasarlanan mekân”, “algılanan mekân” ve “yaşanan mekân” diye tasnifliyor.
Silivri’deki eski ve şimdi daha da büyük olduğu söylenen yeni duruşma salonları bu üç katmanı da bünyesinde barındıran mekânlar.
LEFEBVRE ve SİLİVRİ
Bu duruşma salonları her şeyden önce bir iktidar tasarımı. Her mimari tercih aynı zamanda siyasal bir tercihtir çünkü. Yapının biçimi, yönetenlerin kendilerini nasıl görmek istediğini ele verir.
Siyasal iktidarın “Avrupa’nın en büyük duruşma salonu” diye takdim ettiği (söylemdeki çiğlik tonu hesaba katıldığında “hava attığı” da denebilir) yapının merkezinde, ölçü, sadelik veya savunma kolaylığı bulunmuyor. Büyüklük, heybet ve kontrol hissi öne çıkıyor. Yapının insan ölçeğini gözetmeyen kabalığı, Türkiye’de uzun süredir egemen olan gösterişli fakat ruhsuz inşaat “estetiği”ni yansıtıyor. Bu nedenle Silivri’ye giden ve son yirmi beş yılın siyasal dilini tanıyan biri o mimariye pek şaşırmaz; aksine mekân tanıdık gelir.
Daha kampüse yaklaşırken başlayan polis kontrolleri, buranın klasik anlamda kamusal bir alan gibi tasarlanmadığını hissettiriyor. Tek sıra hâlinde ilerliyorsunuz. Defalarca aranıyorsunuz. Koridorlar, bariyerler, yönlendirmeler arasında hareket ediyorsunuz. Daha girişte insana şunu anlatan bir atmosfer bulunuyor: Burada devletle aynı hizada duran biri değilsiniz!
Üstelik burası erişilmesi kolay bir yer de sayılmaz. Kendi arabanız varsa bile şehir merkezinden ciddi bir yolculuk gerekiyor. Arabanız yoksa, servislerin saatine ve kapasitesine mahkûmsunuz. Yaşlıysanız, engelliyseniz, yürümekte zorlanıyorsanız veya hayatında ilk kez bir duruşmaya gelmiş sıradan bir yurttaşsanız bu “adalet kampüsü” sizi içine alan değil, dışarıda bırakan bir mekân algısı yaratıyor.
Silivri’ye giden bir insanın hissettiği şeylerden biri uzaklık. Şehirden uzaklık, gündelik hayattan uzaklık, kamusal görünürlükten uzaklık… Sanki yargılama toplumun ortasında değil de toplumdan ayrıştırılmış özel bir bölgede yapılmaktadır.
Bu izolasyon tesadüf sayılmaz. Cezaevinin içine kurulan devasa yargılama kompleksi, daha giriş anından itibaren kişiye olağan hukuk düzeninin dışına çıkıldığı duygusu vermektedir. Bu, siyasal durumla da örtüşmektedir. Çünkü demokratik toplumlarda mahkemeler, kamusal hayatın doğal parçası olarak düşünülür. İnsanların kolayca ulaşabildiği, takip edebildiği, denetleyebildiği yerlerdir bunlar. Silivri’de ise tam tersine bir kopuş düşüncesi oluşmaktadır. Adalet şehirden ve toplumdan uzaklaşmış gibidir.
Bu bağlamda; Cumhuriyet düşüncesiyle “saray” fikri arasında tarihsel gerilim hesaba katıldığında “adalet sarayı” ifadesi de ayrıca akla düşmektedir. Saray ihtişamı, hiyerarşiyi, erişilmezliği ve hükmeden gücü çağrıştırır. Son yıllarda devlet mimarisinde belirginleşen devasa yapı merakıyla birlikte düşünüldüğünde, “adalet sarayı” ifadesi daha da tuhaf bir anlam kazanmaktadır. Yurttaşı merkeze alan hukuk dili geri çekilmekte, onun yerine heybet üreten bir temsil anlayışı öne çıkmaktadır.
Gerçi Silivri’deki duruşma salonu bir “adalet sarayı” içinde yer almıyor. İnsanlar, cezaevinin içine kurulan bir duruşma kompleksinde yargılanıyorlar. Fakat Cumhuriyetçi eşitlik fikrine rağmen monarşist ayrıcalıklar bu duruşma kompleksinde de yürürlükte: Savcı ile hâkim aynı blokta ve yukarıda oturmaktadır. Savunma ise aşağıdadır. Sanık çoğu zaman, hatta duruşma boyunca yapayalnızdır, avukatından bile uzaktadır.
Oysa malumunuz; savcı yargılamada bir iddia makamıdır, yani bu yönüyle taraflardan biridir. Buna rağmen hâkimlerle aynı seviyede oturması ve savunmadan yukarıda konumlanması, tarafsızlık hissini zedelemektedir.
Konuya tamamen yabancı biri bile o salonda iktidar adına orada olanlar ile güya devletin karşısında duranları ilk bakışta ayırt edebilmektedir. Bu, “algılanan mekân”dır. Mekân size mesajını vermektedir: Yargılananlar, devletin karşısındadır ama devlet onlardan büyük ve yüksektir.
Salonun aşırı büyük olması başka bir sorun daha yaratmaktadır. Savunmanın doğal akışı bozulmaktadır. Avrupa’nın “en büyük” duruşma salonuna sahip olmakla övünülse de bu büyüklük Avrupa insan hakları standartlarıyla ciddi bir gerilim yaratmaktadır. Çünkü avukat ile müvekkil fısıltıyla iletişim kuramamakta, ilk kez duruşmada konuşan bir tanığın beyanına karşı anlık değerlendirme yapmaları zorlaşmaktadır. Müdafinin müvekkiline sessizce soru sorması veya sanığın, avukatını küçük bir ayrıntı konusunda uyarması bile mesele hâline gelmektedir.
Oysa ceza muhakemesi dinamik bir süreçtir. Duruşma sırasında beklenmedik bir tanık çıkabilir, savcı yeni bir iddia ileri sürebilir, dosyadaki unutulmuş bir ayrıntı önem kazanabilir. Böyle anlarda avukat ile müvekkilin anlık iletişim kurabilmesi gerekir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 149 ve 154’üncü maddeleri zaten bu nedenle müdafi ile sanığın her aşamada ve başkalarının duyamayacağı şekilde görüşebilmesini güvence altına alır.
İşte Silivri’de (diğer adalet saraylarında olduğu gibi) kâğıt üzerindeki hukuk ile mekânın dayattığı gerçeklik birbirinden ayrılmaktadır. Mevzuat bir şey söylemekte ama mimari başka bir şeyi dayatmaktadır.
Salonun büyüklüğü insan yüzünü de ortadan kaldırmaktadır. Ceza yargılaması yalnızca tutanak okumaktan ibaret değildir. Hâkimin, sanığın yüzünü görmesi, ses tonunu duyması, tereddüdünü fark etmesi önemlidir. Hâkim, tanığın korkusunu veya öfkesini gözlemleyebilmelidir. Fakat Silivri’de mesafe büyüdükçe insan küçülüyor. Sanık sınanan ve davranışlarından anlam çıkarılacak bir kişiden çok, uzaktaki alelâde ve donuk bir dosya unsuruna dönüşüyor.
Aynı durum, gazeteciler açısından da geçerli. Yargılamanın aleni olması, insanların salona girebilmesinden ibaret değildir. Salondakilerin yüz ifadelerini seçebilmek, ses tonlarını takip edebilmek, duruşmanın atmosferini hissedebilmek gerekir. Fakat Silivri’de gazeteciler salonun en arkasına itilmiş durumdadır. “Opera dürbünü lazım” esprileri boşuna yapılmıyor. Gerçekten de basın mensupları, yargılamayı dürbünle görülecek kadar uzakta tutuluyor.
Bu görüntü, ülkedeki basın özgürlüğünün ve kamusal denetimin durumunu tek başına anlatmaya yetip de artıyor. Mekân, tasarımın arkasındaki siyasi zihniyeti apaçık şekilde ele veriyor.
YAŞANAN MEKÂN OLARAK SİLİVRİ
Bir de bütün bunların yarattığı hafıza ile şahsi ve toplumsal duygular var…
Lefebvre’in “yaşanan mekân” dediği şey biraz da budur. Bazı mekânlar zamanla kendi psikolojisini üretir. İnsanlar artık oraya yalnızca fiziksel olarak girmez; o yerin geçmişini, korkularını ve çağrışımlarını da beraberinde taşır.
İşte bir mekân olarak Silivri bize artık sıradan bir yer adı gibi duyulmamaktadır. Siyasal davalar, uzun tutukluluklar, yıllar sonra gelen beraatlar, içeride çöken hayatlar, dağılan aileler, sabahın köründe kilometrelerce yol gidip kampüs önünde bekleyen insanlar, hastalıklar, ölümler, intiharlar, kumpas tartışmaları…
Mekânın isminin değiştirilmesi de buna çare olmuyor. Zira tüm bunlar bu mekânın hafızasına kazınmıştır.
Duruşma salonunda dolaşırken insan biraz da bunu görüyor. Hasta olan yakını için endişelenenleri, ekonomik olarak çökmüş insanları, hayatında ilk kez adliyeye gelmiş ürkek insanları, siyasi hesapların arasında ezilen sıradan hayatları…
“Silivri soğuktur” sözünün yıllarca gündelik siyasetin parçası hâline gelmesi de belli ki bununla ilgili. Böyle derken sadece hava durumundan bahsedilmiyor, iç soğutucu bir ruh hâlinden de dem vuruluyor.
Yani demem o ki normalde insanın içini ısıtacak “adalet” sözcüğü Silivri’de böylesi soğuk bir anlam kazanıyor.
Türkiye günün birinde yüzünü tekrar demokrasiye döndüğünde bu gerçek hesaba katılmalı ve Silivri mekânıyla ilgili bu hafızayı “bir daha asla” bilincine dönüştürecek bir tasarım ve toplumsal hafıza anıtları inşa edilmeli…
Bu yolla soğuk hislere karşı insanların içi ısıtılmalı.
Çünkü içimiz ısınmadan yol alamayacağımız aşikâr.
Ülkemizde dava konusu ürün gibi 1 milyar doları geçen ve güçlü pazarlama stratejileri ile hızla büyüyen bir “ takviye sağlık ve besin ürünleri” sektörü var. Dünyada ve ülkemizde bu sektörün eleştirel sesleri engellemeye çalıştığını biliyoruz. Bülent Şık’a verilen cezanın anlamı budur. Bizlerin yeri firma çıkarları değil çocukların yanıdır. @bulentilgaz
https://t.co/0ddjHzvVSw
"Ege Denizi" yerine kullanılması önerilen “Adalar Denizi” adını sorunlu görüyorum.
1-) İfade, denizin asli karakterini “ada yoğunluğu” üzerinden tarif ettiği için, uzun vadede Türkiye’nin Ege’de savunduğu “anakara dengesi” yaklaşımını semantik düzeyde zayıflatabilir. Denizi “adalar” üzerinden tanımlamak, farkında olmadan ada merkezli egemenlik anlayışını güçlendirebilir.
2-) Ege sözcüğü Türkçede çocukların adlarına kadar yerleşmiş bir sözcüktür. Keza 1930'larda, Atatürk döneminde de "ege", "egemenlik" sözcüğünün etimolojik kökeninde de yer aldığından (eke-öke: aga-ağabey) hareketle Türkçe kabul edilip kullanılmıştı.
Hatta "Atatürk bu sözcüğü kullanmazdı" iddiasına karşılık Paşa'nın altına imza attığı 8191 sayılı "Ege Denizindeki İtalyan Adalarına Yapılacak İhracat Hakkında Kararname"yi aşağıya koyuyorum.
3-) 1970'li yıllarda Yunanistan'ın "Yunan Adaları" ifadesini kullandığı her yerde Türkiye, ifadeyi "Ege Adaları" diye düzeltip daha nötr bir terminolojiye dayanma iddiasında bulunurdu. Arşivleri açıp okuyabilirsiniz. Kendi terminolojik geleneğinizi kafanıza göre değiştiremezsiniz.
Böyle köklü bir adı değiştirmeye çalışmak, çoğu zaman doğal bir dil dönüşümünden ziyade ideolojik müdahale gibi görünür. Bu da Türkiye'nin tezlerini zayıflatabilir.
4-) Böyle pek bir etki doğurmayacak türden terminolojik kavgalarla uğraşmaktan evvel Lozan'ı tahrip eden Yunanistan'ın adalardaki silahlandırma politikasına karşı bir şeyler yapma zamanıdır.
Soma Katliamı'nın 12. yılı.
Cezaevinde hiç sanık kalmadı.
En yüksek ceza alan sanıklar, ölen her madenci için sadece 6 gün hapis yattı.
Şu anda tek tutuklu, katledilen madencilerin avukatları olan Selçuk Kozağaçlı ve Can Atalay.
Hakim gayet kibardı, duruşmalar boyunca neredeyse hiç söz kesmedi, dosya kapsamında talepleri avukatlar tarafından yerinde bulundu.
Ama bugün savcının "adli kontrol şartları oluşmamıştır" talebinde kaldı. Nedeni açık, önce Tele 1 satılacak 17 Haziran'da sonra 6 Temmuz'da tahliye.
Yazık, çok yazık.