Ne korku var ne en ufak bir tedirginlik!
Rakibin kim olduğu zerre kadar mühim değil!
Damarında bu kan, göğsünde bu yürek oldukça, kim olursa olsun karşında!
Maç saati yaklaştıkça, halet-i ruhiyemiz tam da bu şekil!
Rerere Rarara Gassaray Gassaray Cim Bom Bom!
Hiçbir davanız bu genç kadının okuma hakkından daha büyük olamaz.
Büyük kavgalarınız, büyük resimleriniz bu insanların ‘ahını’ alarak bir yere varamaz.
Hiçbir zaman, hiçbir yerde varamadı.
Kendi evlatlarıyla uğraşan dünya ile uğraşamaz.
Yanındayım kardeşim
Bir zamanlar stada girmek için isyan eden taraflardan şimdi stadyuma gitmeleri için ücretsiz otübüs seferlerinden tutunda forma top kampanyalı kombine satışı ve ucuz biletlere rağmen maça gelmeyen ve Süper Lig'deki değerine sahip çıkmayan taraftara.
KPSS her yıl yapılmalı! İki yılda bir yapılan başka bir sınav yok
AGS, KPSS Alan Bilgisi gibi sınavlar her yıl yapılıyor. Olması gereken de bu.
ALES ve YDS gibi sınavlar ise yılda birden fazla kez yapılıyor.
KPSS B grubu sınavı ise iki yılda bir yapılıyor.
KPSS B grubu, etkisi itibarıyla işçi alımından sözleşmeli personel ve memur alımına kadar çok büyük bir kesimi ilgilendiriyor.
Adayların yeni bir sınav puanı alabilmek için iki yıl beklememesi, bu sınavın da diğer tüm sınavlar gibi yılda bir kez yapılması ve sınav puanlarının yalnızca bir yıl geçerli olması için düzenleme yapılmalıdır.
TFF başkanlığına adayım (3):
Çare beton değil “Endüstri 5.0”
TFF’nin yıllık bütçesi 9 milyar lira... Ben bu paranın yüzde 10’unu “ar-ge”ye ayırarak, FIFA’ya da model olacak bir inovasyon paketi öneriyorum: Süper Lig’deki tüm statların tüm çizgilerine ELC (elektronik çizgi sistemi) kurulmalı. Hiçbir pozisyonda aut mu-değil mi, ceza alanının içi mi-dışı mı tartışması kalmamalı. İTÜ’de-ODTÜ’de şahane teknokentlerimiz var. Oradaki akademisyenlerimize futbolcu kramponuna-formasına takılacak mini çipler-kameralar ürettirelim. Bir gün belki temasın şiddetini dahi ölçebilelim bu yolla. Beton değil, delikanlılık değil, “Endüstri 5.0” konuşulan bir futbol ekosistemi yaratalım hep birlikte.
1)Aut-taç çizgisi teknolojisini getireceğim
Türkiye’de hiç kimse “gol çizgisi teknolojisi”ne neden bir türlü geçemediğimizi anlamadı. Ancak ben sadece kale çizgilerinin değil, tüm statlarının tüm çizgilerinin elektronik olarak izlenebileceği bir model kurmayı hayal ediyorum. MHK başkanı kim olsun diye boşa tartışmak yerine, hakemlerin üstündeki yükü azaltalım istiyorum teknoloji yardımıyla.
2)Süper Lig’e çipli top
Türkiye’de hiç kimsenin anlam veremediği bir başka konu da, çipli topa bir türlü geçemememiz. Yarı otomatik ofsayt sistemini satın alıyorsunuz, ancak hâlâ topun ayaktan çıktığı anı operatör belirliyor. Akla-mantığa-bilime ihanettir bu. Yeni sezonda ilk yapılması gereken iş, Süper Lig’de çipli top uygulamasına geçilmesi.
3)Hakemliğin inovasyona ihtiyacı var
Endüstri 4.0’ı duymuşsunuzdur. Makinelerin, yazılımların ve yapay zekânın birbiriyle iletişim kurarak hayatı kolaylaştırmasını hedefleyen sanayi hamlesi. Şimdi endüstri 5.0 konuşuluyor, bir önceki versiyonun insanla daha fazla işbirliği yapan modeli.
Yarı otomatik ofsayt teknolojisi, zaten bir endüstri 4.0 hamlesi... Ama bence bir ara teknoloji. Çok yakında futbol topları gibi kramponlarda, hatta formalarda da küçük çipler olacak. Ayakların birbirine temasını da ölçecek, çekmeyi-itmeyi de. Amacım, teknokentlerle ortak çalışarak FIFA’ya model olabilecek inovatif ürünler yaratmak. Nesnelerin interneti yardımıyla hakemin üzerindeki yükü minimuma indirmek.
Artık asla dikiş tutmayan MHK modeliyle ilgili fikrimi de daha önce yazmıştım: Komitenin başına Collina, Lahoz, Rosetti seviyesinde bir eğitmen getirmek. Yeniden bir hakem akademisi kurmak ve tamamen eğitime odaklanmak. Hakem atamalarını kura yoluyla yapmak. Kurayı da çocuk hakem adaylarına çektirmek.
4)Kent taraftarlığını güçlendirmek zorundayız
Türk futbolunun en büyük problemlerinden biri de 81 vilayetin belki 75’inde ağırlıkla üç büyüklerin tutulması. Kent ve semt taraftarlığının ölümü.
Atalanta kulübü bugün Bergamo’da doğan her çocuğa bir forma, bir de logolu biberon hediye ediyor. Osasuna bunu bir adım ileri taşımış. Her çocuğun ilk banka hesabını onlar açıyor, 50 euro yatırıyor. Amaç orada doğan çocukların Inter-Milan-Real Madrid yerine kendi kent takımını tutması.
TFF olarak kent ve semt taraftarlığına yatırım yapmak zorundayız. 4 büyük oligarşisini kırmak, 4 büyüğe de iyi gelecektir inanın.
5)Her ekstra yabancı için bir amatör kulüp hamiliği
Daha önce de ifade etmiştim. Yabancı sınırını tarihe gömüp yerine “lig seviyesi, milli olma sayısı, yaş vs kriterleri puanlayarak oluşturulan bir vize sistemi” getirmek istiyorum. Kulüpler minimum puanı toplayamayan bir ekstra yabancı oyuncu daha kaydedebilirler, ancak bir şartla: Vize koşullarını sağlayamamış her yabancı için bir amatör kulübün hamisi olacaklar. Bir yıllık tüm masraflarını karşılayacaklar.
++++
https://t.co/WA1NTlWPGW
Son dönemde yaşanan “Fon” meselesini “finansal” ve hatta görünür yüzüyle “sistemik çürümeden” ibaret bir kriz olarak değerlendirmek büyük hata olur.
Toplumsal düzlemde büyük bir psikolojik kırılma yaşanıyor. Henüz ne iktidar ne de muhalefet tarafı durumu tam olarak kavramış gibi görünüyor. Politik sarkaç günü kurtarmak ya da kullanmak arasında gidip geliyor.
Oysa;
Özellikle hem küresel düzlemde hem de ülkemizde orta sınıfı sallayan dönüşüm, yapay zekanın ve teknolojik dönüşümün zorladığı yeni bir uygarlık sıçramasının baskısı altında şekilleniyor.
İlk kaybımız geleceğe dair umudumuz. Orta sınıf var olduğundan bu yana önce eğitim, sonra iş ve gelir, sonra aile, sonra çocuklar ve onların geleceğine dönük bir kurgu ile yaşamını şekillendirirdi. Belli koşullara uyarsa hem kendisinin hem de çocuklarının daha iyi şartlarda yaşama imkanı vardı. Artık bu model aynı vaadi getirmiyor. Daha iyi eğitim, daha iyi gelir, daha iyi yaşam ileri doğru aktarılabilir olmaktan çıktı. En azından ahlaki ve yasal bir yoldan mümkün değil. Gelecek bitti.
İkincisi,
Sorun “mutlak yoksulluk” korkusu olmaktan çıktı ve diğeri ile mukayese edilen yoksulluğa dönüştü. İnsan kendisini geçmişteki yaşamıyla, çevresindeki insanlarla ve kendisine vaat edilen gelecekle karşılaştıran bir varlık. Beklenti ile gerçekleşen hayat arasındaki mesafe açıldığında göreli yoksunluk ortaya çıktığından diğerinin yaşamı da önemli. Herkes diğerini görüyor, izliyor. Azınlığın sergilediği lüks çoğunluğa daha da fakir hissettiriyor.
Dolayısıyla orta sınıfın öfkesi çoğu zaman açlıktan değil, bozulan beklentilerden kaynaklanıyor. Eğitim alsa da, çalışsa da, kurallara uysa da iktidara yakın olduğu söylenen (sayıları düşünüldüğü kadar çok değil) dokunulmaz politik oligarşinin sahip olduklarına ulaşamıyor. Birikim yapamıyor, çocuğuna kendisininkinden daha iyi bir hayat garanti edemiyor. Öfkesi 3-5 ayrıcalıklı kişi üzerinden devletin bütününe yöneliyor.
Üçüncüsü,
Ontolojik güvensizlik. Toplumun büyük kesimi kendisini değersiz hissediyor. Aşağıya doğru statü kaybı korkusu ile tetiklenen bir kaygıyla “bu dünyada benim yerim neresi” sorusunun cevabını bulamıyor. İnsanın ihtiyacı sadece fiziksel güvenlikten ibaret değildir. Hayatın devamlılığına dair güvence altına alınmış bir hikayesinin de olması gerekir. Bu konuda devletten destek talebinde bulunur. Devlet onu hiçe saydığı anda fırtınanın ortasında sokağa atılmış bir ruh haline girer.
Kısaca ekonomik, sosyolojik ve yasal bir krizin ortasında aslında dev bir psikolojik sorunumuz olduğunu görmemiz gerekiyor. Kriz doğru yönetilmez, sığ ve sembolik önlemlerle geçiştirilirse “toplumsal sözleşme” krizine doğru genişler. Bu da çözümü çok daha zor sorunlar yaratır.
Enflasyon hususunda yanlış bilinen bir durum var sanırım...
Enflasyon DÜŞÜNCE fiyatlar DÜŞMEZ arkadaşlar, sadece ARTIŞ HIZI YAVAŞLAR...
Yani 100 liralık bir ürün %35 enflasyonda 135 lira olurken %29 enflasyonda 129 lira olur...
Mesele bundan ibaret, birçok arkadaş görüyorum ki enflasyon düşünce fiyatlar da düşer yanılgısına kapılıyor...
#enflasyon