Hayata artık yeni bir bakış açısıyla baktığını söyleyenlerin çoğu, insanları hâlâ eski yargılarıyla değerlendiriyor. Oysa her değişim, gelişim anlamına gelmiyor. İnsan bazen bakış açısını değiştirirken, yargılarını geliştirmeyi unutuyor.
Bir insanın kalbini kırmak, incitmek, o an sana dünyanın en mantıklı şeyi gibi gelebilir. Zaman geçince, o an yaptıklarının hayatındaki en mantıksız davranışlar olduğunu da anlayabilirsin.
İnsanlar kendilerini gerçekten üzen şeyi düşünmek yerine sadece üzülmeyi tercih ediyor. Oysa üzerine düşünülen bir üzüntü zamanla anlamını bulup geçebilir. Anlamını bulamadığı üzüntü ise insanın hayatında kendine yer edinir. Böylece geçici olabilecek bir duygu, kalıcı bir hâle dönüşür.
İnsan sevdiğine saygı duyar;
sevdiğine ve saydığına da sabır.
Tanrı'dan her gelene sabretmemiz bundandır;
sevdiğimizden, dostumuzdan, derdimizden gelene de...
Severiz, sayarız ve sabrederiz;
hayatımızın hulâsası budur.
Sevmediğimize,
ve dahi saygı duymadığımıza gelince...
Eşlerden hangisi olursa olsun, birini övmek aslında ikisini de övmek demektir. Çünkü eşlerden birinde gördüğümüz o güzelliklerde, çoğu zaman hayatını paylaştığı kişinin de görünmeyen bir payı vardır. İnsan, birlikte yaşadığı kişinin hayatında sadece yer kaplamaz, iz de bırakır.
Bir işin hakkını vermenin asgarî koşulu,
o işin mecnûnu olmaktır.
Çünkü kişi ne'ye mecnûn olursa
onu Leyla'sına dönüştürür.
Şirâzlı Hâfız'ın dediği gibidir:
"Tehlikelerle doludur evine giden yolu, Leylâ'nın
İlk adımda Mecnûn olmaktır şartı, evine varmanın."
Sadece bulmak için değil, bulunmak için de aramalısın. Arayış yalnızca bir hedefe ulaşma eylemi değildir, insanın kendisini bulunabilir hâle getirmesidir.
İnsanlar, sadece bulundukları yer bakımından değil, kalplerinin ve ruhlarının hissettiği duyguların derecesi bakımından da birbirlerine farklılık gösterirler. Kalp ve ruh, kimine cenneti yaşatır, kimine ise cehennemi.
Kalp, arzuladığı şeye yaklaştıkça öyle derinlere dalıyor ki, akıl bazen onun peşinden gidemiyor. Çünkü akıl, hakikate değil, hayallere, ihtimallere, anlamsız sözlere ve geçici yüzlere dalıyor ve sonunda insanı hiç olmak istemediği yerlere kadar sürüklüyor. Kalbin yaklaştırdığından akıl uzaklaştırınca, insanın ömrü arayışla geçiyor.
Makam ve yetki emir verdirebilir, saygınlık ise söz dinletir. Makam, elbette emir verme hakkı sağlar, ancak karakter, itaat ettirmeden takip edilme gücü verir.
Bu zamanda günahlar, işletilmeden önce sevap diye yutturuluyor. Günaha kılıf uydurmak zaten iyice normalleşmişti. Ama günahın sevap kılığına girmesi, normalleşmenin de ötesinde bir meşrulaştırmaya dönüşüyor.