İsrail Başbakanlık Ofisinin Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı hedef alan, tarihî gerçeklerden ve siyasi ciddiyetten yoksun hadsiz hezeyanları; savaş suçları ve insanlığa karşı suçların hesabını vermekten kaçan bir yönetimin içine düştüğü acziyetin bir başka göstergesidir.
Netanyahu ve şürekasının seçimlerde kendisine avantaj sağlamayı da amaçlayan bu ucuz siyasetinin, ne kendi toplumunda ne bölgemizde ne uluslararası toplumda ne de bizde herhangi bir karşılığı yoktur.
Soykırım suçlamasıyla uluslararası adalet mekanizmalarının önünde hesap vermeyi bekleyen bir yönetimin bu seviyesiz açıklamaları, Türkiye’nin sözünün ve Cumhurbaşkanımızın hakikat karşısında susmayan duruşunun kimleri ne ölçüde rahatsız ettiğinin ibretlik bir vesikasıdır.
Son günlerde giderek daha açık biçimde görüldüğü üzere, İsrail’de seçim kampanyası sorumsuz bir güvenlikçi popülizmin ve giderek sertleşen bir tehdit siyasetinin etkisi altına girmiştir.
Netanyahu yönetiminin Türkiye’yi yeni bir tehdit figürü olarak inşa etme çabası da bu ucuz siyasetin bir parçasıdır. İç siyasi rekabet uğruna sürdürülen bu tehdit siyaseti ve gerilimi tırmandırma çabası, yalnızca İsrail toplumu açısından değil, bölgesel ve küresel barış ve istikrar açısından da ciddi riskler taşımaktadır.
Türkiye, dün olduğu gibi bugün de zalimin karşısında, mazlumun yanında durmaya; bedeli ne olursa olsun bölgemizde barışı, adaleti ve istikrarı kararlılıkla savunmaya devam edecektir.
@lisan_ihafi Zamana ve bol bol tatbikatlara ihtiyaç var ama bence en önemlisi müslüman ülkelerinde bir birleriyle bu seviyede bir savunma antlaşması yapabilmesi çok çok büyük başarı
Bugün Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve Başbakanı Muhammed bin Selman’ın nazik davetine icabetle Mekke-i Mükerreme’ye bir ziyaret gerçekleştirdik.
Ziyaretimde aziz kardeşlerim Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve Başbakanı Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’le bir araya geldik.
Bu vesileyle üç ülke olarak Ortak Savunma Anlaşması imzaladık.
Kolektif caydırıcılığı temel alan bu anlaşma, güvenlik ve savunma iş birliğimizin ilerletilmesine, savunma sanayisinde ortak projeler geliştirilmesine ve terörizmle mücadeleye katkı sağlayacaktır.
BM Şartı’nın 51’inci maddesinde tanımlanan savunma hakkını da teyit eden anlaşma, hiçbir ülkeyi hedef almadığı gibi bölgemizin huzurunu, refahını ve istikrarını amaçlayan tüm kardeş ülkelerin katılımına açıktır.
Türkiye, bölgesel sahiplenme vizyonu doğrultusunda çatışma ve krizlerin uluslararası hukuka saygı temelinde, diyalog ve diplomasiyle çözüme kavuşturulmasına yönelik ilkeli tutumunu kararlılıkla sürdürecektir.
Ziyaretimizin, istişarelerimizin ve imzaladığımız anlaşmanın tüm bölgemiz için hayırlara vesile olmasını Rabb’imden niyaz ediyorum.
Şam ve Beyrut, İstanbul’un iki kardeş şehridir.
Türkiye’nin güvenliği sadece Hatay’dan değil; Halep’ten başlar, Şam’dan başlar, Beyrut’tan başlar.
Kardeşlerimizin ülkelerinde hiçbir emrivakiye müsamaha göstermeyiz, kardeşlerimize yönelik hiçbir saldırıya göz yummayız.
Akdeniz’de, özellikle Kıbrıs Adası’nda bir fitne ateşinin yakılmak istendiğini görüyoruz; bu gelişmeleri yakından takip ediyoruz.
Çok açık söylüyorum:
Eğer Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin ve Kıbrıs Türkü’nün hak ve hukukuna kastedilirse cevabımız çok net olur, çok da sert olur.
Şam'ın, Halep'in, Karabağ'ın özgürlüğünü gördüğümüz gibi inşallah bir gün Kudüs'ün de özgürlüğünü göreceğiz.
Benim valiyken Cenabı Hak'tan bir niyazım vardı. Malum burada beş sene valilik yaptıktan sonra Erzurum'a tayin oldum. İki buçuk sene de orada görev yaptım. İçten içe büyüttüğüm niyazım şuydu. Rabbim bana bir gün de olsa Kudüs Valiliğini nasip et diye.
Yine inanıyorum ki Cenabı Hak o günleri bizlere gösterecek. Mutlaka gösterecek. Ben buna bütün kalbimle inandım ve inanmaya da devam ediyorum. Geçmişte olduğu gibi yine oralar bizim olacak. Yine bizim hüküm ve tasarrufumuz altına inşallah girecek. Çünkü başımızda Recep Tayyip Erdoğan gibi bir küresel lider var. Bir dünya lideri var.
Gazze’deki soykırım, mevcut düzenin neyi görmezden geldiğini ve kimi koruduğunu çok net bir biçimde göstermiştir.
Eğer bir sistem kuvözdeki masum bebekleri kurşunlardan koruyamıyorsa, sivillerin toplu şekilde hedef alınmasının önüne geçemiyorsa bu, yapısal bir çürümedir.
Bu tablo, ahlak ve meşruiyet krizinin en bariz halidir.
Küresel sistemde yaşanan kriz, evvelemirde ahlaki ve varoluşsal bir krizdir.
Krizin ulaştığı boyutu görmek için 7 Ekim sonrası Gazze’ye bakmak yeterlidir.
Son 2,5 yılda 73 bin Filistinli İsrail saldırılarında can verirken yaralananların sayısı 172 bini geçiyor.
Dün Suriye ve Gazze’de, bugün Batı Şeria ve Lübnan’da en temel insanlık sınavını veremeyen bir sisteme güvenmemiz bizden nasıl beklenir?
Dahası kardeşlerimizin, dostlarımızın ve evlatlarımızın geleceğini etkileyen bu sistem krizi karşısında eli kolu bağlı kalmamız nasıl düşünülebilir?
Bizim dünya beşten büyüktür şiarıyla 13 yıldır insanlığın gündemine taşıdığımız temsil açığı kapatılmadan, çok net söylüyorum, ne sistem krizi çözülebilir ne de daha adil bir dünyanın inşası mümkün ve muhtemeldir.
Şehit ahfadı olan aziz milletimizin nazarında cennet vatanımızın her karış toprağı Conkbayırı’dır, Gelibolu’dur, Çanakkale’dir ve dost düşman iyi bilir ki Çanakkale geçilmez…
@EmreBordoMaviTs@ogzhn_uyg Bire birde f35 çok üstün birbirleriyle haberleşen çeşitli saldırı yada savunma sistemlerin varsa f35 sadece bir av
örnek görüş ötesi vuruş yapan kızılelma önemli olan görünmeden görmek
Hangisi daha tehlikeli:
Hıristiyan dünyası ile Şii İran arasındaki mukayeseyi bir dönem Yavuz Sultan Selim Han da yapmıştı.
O Edirne'deki bir divan toplantısında şu çarpıcı ifadelerle konuyu özetlemişti:
“Trabzon tahtında iken onlara yakın olup durumlarını biliyordum. Zaman el verip devletleri yardımcı olursa, yeryüzünden İslam’ın tarz ve usulünü kaldırıp, doğru inananları saf dışı ederler. Hazreti Muhammed’in apaçık dinini bırakırlar, küfürden daha kötü bir yola giderler.
Kâfirlerin sapık dinleri bellidir. Kâfirin günahı sırf şirk (eş koşma), bunların maksatları ise temiz dinin saf suyunu kirletmektir.
Kâfirin en büyük günahları Âlemlerin Efendisi’nin peygamberliğini inkar, bunların sonu sapıklık olan niyetleri Server-i Kainat’ın mağara dostu, dert ortağı arkadaşıyla beraber büyük sahabelerine kin ve düşmanlıklarını ortaya atmalarıdır.
Kâfirin suçu Kur’ân-ı Azîm’e muhalefet, bunların maksadı mutluluk sıfatlı apaçık dine muhalefettir.
Kâfirin en derin arzusu İncil’in hükümlerini yaymak, bunların en büyük gayretleri Kur’ân’ın prensiplerini bozmaktır.
Kâfirlerin ümitleri haç tertibini gözetmek, bunların arzuları sevgili Peygamberimizin dinini bozup küçümsemektir.
Mademki bu topluluk doğru yola girip tevbe etmiyorlar. Anadolu’da karışıklık ve fitne çıkarmaya devam ediyorlar, öyleyse onların üzerine yürümemiz gerekir.”
Bkz. Celal-zâde Mustafa, Selim-name'den naklen, Kayı III, Haremeyn Hizmetinde, s.160.
Türkiye olarak bu mübarek günlerde bölgemizde ve İslam dünyasında huzur, barış ve istikrar ortamının hâkim olması için çalışırken Netanyahu’nun kışkırtmalarıyla komşumuz İran’a yönelik başlayan Amerika-İsrail saldırılarından derin üzüntü ve endişe duyuyoruz.
Sayın Trump ve Sayın Pezeşkiyan’la telefonda görüşmeler yaptım.
Bölgemizdeki başka ülkeler de aynı şekilde ellerinden geleni yaptı.
Ancak hem taraflar arasındaki güven bunalımı aşılamadığı hem de İsrail’in süreci zehirleme çabaları devam ettiği için istenen netice alınamadı.
İran’ın egemenliğini açıkça ihlal etme yanında dost ve kardeş İran halkının huzuruna kasteden sabahki saldırıları esefle karşılıyoruz.
Aynı şekilde, her ne sebeple olursa olsun Körfez’deki kardeş ülkelerimize yönelik İran’ın füze ve dron saldırılarını da kabul edilemez buluyoruz.
Sağduyu ve aklıselim hâkim olmaz, diplomasiye alan açılmazsa bölgemiz bir ateş çemberine sürüklenme riskiyle karşı karşıyadır.
Buna izin verilmemelidir.
Savaşın daha da büyümemesi, daha fazla kanın akmaması, Allah korusun bölgemizin daha büyük acılar yaşamaması için başta İslam dünyası olmak üzere tüm aktörlerin acilen harekete geçmesi gerekiyor.
Biz Türkiye olarak ilk günden beri olduğu gibi sorunların suhuletle çözümü noktasında üzerimize ne düşüyorsa yapıyoruz ve yapacağız.
Bu sabahtan itibaren gerek Dışişleri Bakanımız gerek MİT Başkanımız gerekse tüm ilgili arkadaşlarımız muhataplarıyla yoğun temas halindeler.
Biz de gelişmeleri anbean takip ediyoruz.
Hudut güvenliğimiz ve hava sahamız açısından zaten bir sorunumuz yok.
Askerimiz, jandarmamız, polisimiz ve istihbaratımız her türlü tedbiri en üst seviyede alıyor.
Ülkemizin ve milletimizin güvenliğini önceleyen bir politikayla inşallah bu hassas süreci başarıyla yöneteceğiz.
Eş zamanlı olarak önce ateşkesin tesisi, ardından da müzakere masasına dönülmesi için diplomatik çabalarımızı hızlandıracağız.
Bu zor günleri aşana kadar devlet ve millet olarak bölgedeki tüm kardeş halkların yanında olmaya devam edeceğiz.
Öyle kibirli bir zihniyete sahipler ki…
Canını kurtarmak için ülkemize sığınan mazlumlara düşmanlar, Türkiye’nin gönül elçileri olacak misafir öğrencilere düşmanlar, vatan hasretiyle yüreği yanan gurbetçi kardeşlerimize düşmanlar…
Muhalefet; milletvekiliyle, medyasıyla, besledikleri trol ordularıyla Avrupalı Türkleri hedef almaktan utanmıyor.
Burnunun ucunu dahi görmekten aciz tipler çıkıyor, affedersiniz, “zirzop” gibi çirkin ifadelerle Avrupalı Türklere edepsizce saldırıyor.
Yılın 11 ayı çalışan, ter döken, dişinden tırnağından artırdığıyla yazın memleketine koşan kardeşlerimize hakaret ediyorlar.
Gurbetçilerimize bunları yaparken yabancılardan “5 dakika” dilenmekte, sadece “5 dakika” muhatap alınabilmek için izzetinefislerini ayaklar altına almakta hiçbir beis görmüyorlar.
Mücadeleleriyle, fedakârlıklarıyla, çoğu zaman içlerine akıttıkları gözyaşlarıyla gurbeti sılaya çeviren kardeşlerime ünvanı, sıfatı ne olursa olsun kimse hürmetsizlik edemez.
Tertemiz emekleriyle, tertemiz niyetleriyle Türkiye Yüzyılı yürüyüşümüze eşlik eden Avrupa Türk toplumunu kimseye ezdirmeyiz.