100. Gazi Koşusu’nu, “Bay Nalçakan” jokeyi Halis Karataş ile kazandı. İktidarın yok saydığı Gazi Koşusu’nu izlemek için 70 bin kişi hipodroma gitti. Bugün 6’lı ganyanda dağıtılacak ikramiye ise 83 milyon TL.
AKP’lileri deli eden bir komedyenin gösterisi, paylaşılan kesitleriyle birlikte birkaç günde on milyonlarca kişiye ulaştı.
Saray danışmanlarının ateş püskürdüğü Kanye West, Olimpiyat Stadı’nda 118 bin kişiyi toplayarak alanında bir rekora imza attı.
Çeyrek asırlık bir zihniyet, mahkeme müzekkerelerinden başka bir şeye hâkim olamadığını gördükçe daha da kuduruyor, iyice çileden çıkıyor.
Bir şehirden diğerine yürürken gördük ki...
Yol, cümleden uludur.
Yol, yolcudan da uludur.
Önemli olan doğru yolda olmaktır.
Bugün Diyarbakır’da vatandaşlarımızla bir olduk. Yolda, çarşıda, tarlada buluştuk.
Bizim bu mücadelede, milletimizden başka sığınacak kimsemiz yoktur.
Millete sığınıyoruz, millete güveniyoruz.
📌 Malatya'da CHP Gençlik Kolları üyeleri, polis engeline rağmen İl Başkanlığı binasına girdi
Kemal Kılıçdaroğlu fotoğrafının üzerinde 'Hain' yazan dev poster Malatya il binasına asıldı
Bugün, 3 yıldır devam eden Salacak Sahili’nde uğradığım saldırıyla ilgili davanın duruşması vardı.
Duruşmaya fiziken katılma talebim uygun görülmedi ve cezaevinden SEGBİS aracılığıyla katılmamın yeterli olduğuna karar verildi. Hiçbir sanığın katılmadığı duruşmaya, Marmara Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’ndan SEGBİS üzerinden katıldım.
Bir kamu görevlisinin görevini yapmasını engellemek amacıyla saldıran, yaralayan ve linç etmeye çalışan kişiler bugün özgürce hayatlarına devam ediyor, kamu alanlarında ticaretlerini sürdürüyor. Ben ise kamu görevimi yaptığım için tutukluyum.
Sonucun ne olduğunu merak edenler olacaktır. Dosya için Aralık ayına yeni bir duruşma günü verildi. Böylece dava dördüncü yılına doğru ilerliyor.
Eylül ayında Olağan kurultay takvimini başlatıyoruz demek,2027 den önce Kurultay yok demektir.
Öyleyse yeni yol bulma zamanı gelmiş ve hak doğmuştur.
Özgür Özel liderliğinde “YÜRÜYÜŞ” başlasın.
HAYDİ TÜRKİYE.
Hep birlikte YÜRÜYELİM ARKADAŞLAR.
“Bugün bu mahrumiyetin içinde elimden gelen tek şey, kızıma 2 masal kitabı hediye etmek oldu. Biz, birlikte yaşayamadığımız anıları unutulmasın diye masallara dönüştürmek zorunda kaldık.”
https://t.co/HNTVuIO3sl
BABAMA...
“14 yaşında düştüm yola, gurbete, köyde anne yok, baba yok ne yapacaktım? Köyden Zara'ya yürüdük" der, anlatırdı babam.
"Kulaksız Çöpçüler Koğuşu’nun orada 20 kişi bir evde kalırdık. Gündüzcüler kalkar, gececiler yatardı ama yataklar hiç boş kalmazdı. Araba falan nerede, koşarak giderdik işe… Sonra, Maksim'de bulaşıkçılık yaptım, taksicilik yaptım, sonra askere gittim" derdi.
Askerlik anıları hem babam için hem Türkiye siyasi tarihi için bir tanıklıktı. Şöyle anlatırdı: “Deniz'i, Yusuf'u, Hüseyin'i idam eden mahkeme hakiminin şoförüydüm. Komutanı bırakır kapı arasından dinlerdim duruşmaları. Gelir giderken Deniz'i izlerdim. Koç yiğitti, boylu posluydu, aslan gibiydi. Annesiyle babası gelir tel örgülerin orada otururdu, izler üzülürdüm. Bir gün yanlarına gittim gizlice, ellerini öptüm, ‘Ben hakimin şoförüyüm’ dedim. Ana, 'Hakim ne diyor evladım bizim çocuklar için?' diye sordu. Ben de, ‘Bir şey der mi bana anacığım’ dedim ve boynum bükük ayrıldım yanlarından’ der, titreyen sesiyle anlatırdı o günleri.
Askerden gelip, Beyoğlu Belediyesi'nde şoför olarak işe girmiş babam. Çöp kamyonu kullanır, sokak sokak gezermiş Beyoğlu'nda. Her gün gittiği sokaklardan birinde çöpünü aldıkları evlerden birinde bir kız görmüş, sevmiş ve böyle evlenmişler annemle...
Üç kardeştik, çocuktuk, babamız evde olmazdı çoğunlukla, sabah 5'te kalkar belediye işine gider, öğleden sonra 3’te taksiye çıkar, gece 12’de eve gelir yatardı. Yatmadan teybe bir kaset koyar; ya Papur, ya Aşık Gülabi dinler, öyle yatardı. Belki de tek keyfiydi o.
Sadece Pazar günleri görürdük babamı. Öyle yoğun çalıştı yıllarca, ekmek aslanın ağzında derdi.
Ablam, abim, ben okuyalım diye her fedakarlığı yapardı, yemez yedirir, giymez giydirir derler ya, o fedakarlıkla, 'Yeter ki okusun çocuklar' derdi. Belki de yaşamadığı çocukluğunu, görmediği mevkileri, çalışarak geçen gençliğinin, yitip giden yıllarının, ezilmişliğinin bedeli olarak çocukları, bizler, güzel yerlerde olalım, okuyalım istiyordu.
Babam; artık büyüdük, evlendik, gelinlerin, damadın oldu, 7 torunun oldu.
Oğlun, o çöp kamyonunun direksiyonunda ter döktüğün, sokaklarını arşınladığın, Beyoğlu'na başkan oldu sayende. Her işçiye baktığımda sen aklıma geldin, seni gördüm gözlerinde, evlidirler, evlerinde onlar da evlat sahibidirler, belki de geleceğin başkanlarını yetiştiriyorlar diye düşünür, sana duyduğum saygıyı, sevgiyi gösterirdim tüm işçi kardeşlerime.
Senden öğrendim ben, “Emek en yüce değerdir” demeyi.
Başkan oldum, çok çalıştım baba, şimdi yolum düştü mahpusa. Cezaevine girdiğimde dimdik ayaktaydın, arabanı kullanır, Örnektepe’ye kahveye giderdin. Ama ilk açık görüşümde tekerlekli sandalyeyle getirdiler ya seni, o an dünya başıma yıkıldı. Sen bizim dağımızdın, kaç yaşında olursak olalım, mevkimiz ne olursa olsun gölgene sığındığımız çınardın.
O an sen beni mahpus, ben seni hasta görünce ağladık, sarıldık ya gitmiyor aklımdan. Erkekler ağlamaz derler, oysa bal gibi ağlarmış işte...
Bu Babalar Günü kapını çalamayacağım, elini öpüp sarılamayacağım ama biliyorum ki yol arkadaşlarım, dostlarım, eşim ve kızlarım çalacak kapını, onlarca İnan Güney öpecek elini.
Üzülme dayan babam, elbet bu günler geçecek ve ben kapını çalıp elini öpeceğim, gölgene sığınacak, sarılacağım ve mutluluk gözyaşları dökeceğiz.
O güne kadar, özgür günlerde kucaklaşana kadar kal sağlıcakla babam. Hani bir türkü dinlerdin ya hep; "Ben yanarım yavrum sana, yavrum yanar yavrusuna" derdi; biliyorum sen bana, ben yavrularıma yanarım hücrede.
Bu Babalar Günü sen evladından, ben evlatlarımdan ayrıyım baba…
Ne sana ne bana kutlu olmayacak ama kutlayacağımız, güleceğimiz, sarılacağımız daha nice Babalar Günü’ne olan inancım tam. Ellerinden öpüyorum, elbet bugünler geçer, zulüm son bulur, yeter ki sen sağlıklı ol, var ol babam.
Sağlıcakla kal… Oğlun İnan Güney Silivri Zindanı
“Rakibinden korkan” yine dayanamamış 7 yıllık yönetimimizi eleştirmiş.
İstanbul’u yağma, rant ve talan düzeninden kurtarmamız onun için kâbus olmuş.
Bize hapisteyken bile laf yetiştiriyor.
Ulaşım demişken;
yıllardır yatırım planına almadığınız için yapamadığımız Sefaköy - Beylikdüzü Metrosu’nu ve diğerlerini hızlıca imzalayın da işimize taş koymayın.
Tutuklu İBB İmar Müdürü Ramazan Gülten maddi açıdan zor durumda. Kredi ile alınmış evi ve arabası vardı. Borcu ödeyemeyince arabasını satmış. Bu arada bebekleri dünyaya gelmiş. Hiç gelirleri yok. Bir çocuk kitabı yazmış eşi resimlerini çizmiş. Adı Müjde Kuşu. Alalım, aldıralım👇
Bir yandan “yargı bağımsız değildir” diyor, diğer yandan aynı yargının CHP’li belediye başkanları, parti yöneticileri ve seçilmiş temsilcileri hakkında yürüttüğü soruşturmaları peşinen doğru kabul ediyor.
Bir yandan “bu iddianamelerin tamamını okumadım” diyor, diğer yandan okumadığını söylediği dosyalardan kesin hükümler çıkarıyor.
Bir yandan “ben hukukçu değilim” diyor, diğer yandan yargı süreci devam eden dosyalarda mahkeme kararı varmış gibi konuşuyor.
Bir yandan “karşı dava açılsın” diyor, diğer yandan iftirayı, etkin pişmanlık baskısını, çıplak aramayı, ailelerle tehdidi ve siyasi operasyon düzenini görmezden geliyor.
Büyük bir çelişki olmasını geçtim, masumiyet karinesini de açıkça yok sayıyor.
Masumiyet karinesi, soyut bir hukuk ilkesi değildir. Hukuk devletinin, adil yargılanma hakkının ve tüm yurttaşların hukuk güvenliğinin temelidir. Bir kişi hakkında kesinleşmiş mahkeme kararı yoksa, hele ki o kişi siyasallaşmış bir yargı düzeninin hedefindeyse, “rüşvetçi”, “kirli”, “arınması gereken unsur” gibi ifadeler kullanmak hukukla da vicdanla da bağdaşmaz.
Bugün Sözcü TV yayınında CHP’li belediye başkanları ve parti yöneticileri hakkında iktidar yargısının iddiaları esas alınarak konuşulmuştur. Oysa aynı yargının Can Atalay, Selahattin Demirtaş, Osman Kavala kararlarında siyasi saikle hareket edildiği kabul edilmektedir. Aynı yargı, diploma iptalinde siyasaldır; aynı yargı, Gezi’de siyasaldır; ama sıra CHP’li belediye başkanlarına gelince birden “itirafçı beyanı”, “banka hareketi”, “dava açılmadıysa kabuldür” denilerek dosyalar meşrulaştırılmaktadır.
En vahim cümlelerinden biri, “Bunlar siyasi dava değil” sözüdür. Türkiye’de yargı bağımsız değilse, iktidar yargı eliyle muhalefeti dizayn etmeye çalışıyorsa, yalnızca CHP’li belediyelere operasyon yapılıyorsa, belediye başkanları tutuklu yargılanıyorsa, insanlar etkin pişmanlığa zorlanıyorsa, aileleriyle tehdit ediliyorsa, bu davalara “siyasi değil” demek iktidarın kurduğu hukuksuz zemini kabullenmektir.
“Dava açmıyorsa kabuldür” sözü de hukuken kabul edilemez. Ceza hukukunda ispat yükü suçlanan kişide değildir. Hiç kimse masumiyetini kanıtlamak zorunda bırakılamaz. Suç isnadında bulunan iddiasını kanıtlamak zorundadır. Hele ki itirafçı beyanlarının, baskı altında alınan ifadelerin, duyuma dayalı anlatımların ve siyasi operasyon dosyalarının tartışıldığı bir zeminde, “dava açmadıysa kabul etmiştir” demek hukuk devleti mantığını tersine çevirmektir.
Bu anlayışa göre, iktidar bir kişiye iftira atacak, yargı dosyası açacak, medya eliyle itibarsızlaştıracak, sonra da o kişiye “kendini akla” denilecek. Bu, masumiyet karinesi değil, siyasi linç düzenidir.
Kurultay sürecine ilişkin açıklamalar da aynı çelişkiyi taşımaktadır. “Ben bu davanın tarafı değilim” denilirken mahkeme kararının siyasi sonucu kabullenilmektedir. “Davayı ben açmadım” deniliyor, ama davanın yarattığı sonuç meşru görülüyor.
Hem bilmiyorum diyeceksiniz, hem dosyanın tarafı değilim diyeceksiniz, hem de CHP’nin seçilmiş yönetimini şaibe, kirlilik ve arınma kavramlarıyla hedef alacaksınız. Bunun adı tutarlılık değildir.
“Ben dokunulmazlığımın kaldırılmasını isterdim” sözü de Türkiye’nin yakın siyasi hafızası açısından son derece ağırdır. Bu yaklaşımın ne sonuçlar doğurduğunu Türkiye geçmişte yaşamıştır. Siyasallaşmış yargı düzeninde dokunulmazlıkların kaldırılması, hukuk önünde aklanma zemini yaratmaz, muhalefetin yargı eliyle tasfiye edilmesinin kapısını açar. Bugün aynı hatayı yeniden savunmak, siyasal basiretsizlikten öte bir meseledir.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin ahlaki üstünlüğü, iktidarın iddianamelerine yaslanarak kendi yol arkadaşlarını suçlamakla korunmaz. Ahlaki üstünlük, masumiyet karinesini savunarak korunur. Ahlaki üstünlük, seçilmiş belediye başkanlarına, yöneticilere ve örgüte sahip çıkarak korunur.
Bugün bize düşen görev, iktidarın yargı operasyonlarına meşruiyet kazandırmak değildir. Görev, millet iradesine sahip çıkmak, seçilmişleri savunmak, hukuku ve demokrasiyi ayakta tutmaktır.
O günleri Anayasa Komisyonu üyesi bir milletvekili olarak tam göbeğinde yaşadım.
2015 seçimleri malum. “Seni başkan yaptırmayacağız’ diyen kişi Selahattin Demirtaş.
Nisan 2016, dokunulmazlıkları kaldıran Anayasa değişikliği meclise geldi. “Anayasaya aykırı ama Evet diyeceğiz” diyen kişi Kemal Kılıçdaroğlu.
Kasım 2016, Selahattin Demirtaş ve arkadaşları tutuklandı.
Aralık 2016, tek adam rejimini içeren Anayasa değişikliği geldi.
16 Nisan 2017 referandumu ile Anayasa geçti.
Ben referandum için çok yerde çalıştım ama Muş örneğini özellikle vermek isterim. Oy oranlarını ve saha gözlemlerimi birleştirip “Hayır” çıkacağına emin olmuştum. Muş’ta HDP’nin oyu seçimlerde; 7 Haziran’da yüzde 80 ve 1 Kasım’da yüzde 70’ti. Sahada evet diyecek kimseyle karşılaşmamıştım ve fakat o günkü valinin köy köy dolaşıp imamları ve muhtarları tehdit ettiğini “köyünüzden Evet çıkmazsa sizi terörist diye tutuklar kayyum atarım” dediğini anlatmışlardı. Referandum sonrası oy oranına bakmış ve yüzde 54 Evet çıktığını görmüştüm. Ben bunları TBMM’de bir konuşmamda dile getirmiştim. Bunları şundan anlatıyorum.
Tek adam rejimi bir düşman yaratılarak, algı operasyonları ile, tehditler ve baskı ile ülkemize karabasan gibi getirilmiştir.
Beş ay öncesinde Selahattin Demirtaş tutuklanmamış olsaydı Tek Adam Rejimi anayasası referandumdan geçemezdi.
Şimdi ise benzer bir süreç yaşıyoruz. Cumhuriyetin son kalıntılarını da demokrasi aleyhine yıkacak bir “Monarşi” düzenine geçmek istedikleri hepimizin malumudur.
Bu sefer yaratılan düşman Özgür Özel liderliğindeki CHP’dir. Erdoğan’ı yenen Ekrem İmamoğlu zaten operasyon ile tutuklanmıştır. CHP halen birincidir bir operasyona daha ihtiyaç duyulmuş işbirlikçilerle beraber CHP işgal edilmiştir.
Bütün bunlara rağmen halen liderliğini sürdüren genel başkanımız ve ekibi hakkında dokunulmazlıkların kaldırılması gündeme gelecektir.
Çünkü Anayasayı geçirmek için 2016’daki gibi engelleri tutsak etmek gerekmektedir.
Ülkemizin bütün demokratları birleşmek zorundadır, her partinin içindeki işbirlikçiler teşhir edilmek zorundadır. Kurtuluşumuz hep beraberdir.
Emperyalistlerle, diktatörlerle, otokratlarla ülkemize demokrasi gelmez, barış gelmez. Demokrasiyi bizler getireceğiz.
Eyy Butlancılar!
2017 Referandumu iptali için açtığım davada dedi ki Ankara 33. As Hk. Mhk.
"Anayasanın, Yasama bölümünün "Seçimlerin genel yönetim ve denetimi" başlıklı 79. maddesinde; Yüksek Seçim Kurulunun kararları aleyhine başka bir mercie başvurulamaz.".
Hadi bakalım!
Ankara’dan İstanbul’a dönüş yolundayım, İl Başkanlığımıza geçiyorum.
Haksızlığa boyun eğmemizi kimse beklemesin.
İstanbul’un iradesini sonuna kadar savunacağız.
Örgütümüzü ve partimizi savunacağız.
Halkımız için, ülkemiz için, Cumhuriyet için,
Görevimizin başındayız.
Ne sizin tertemiz oylarınıza leke sürecek bir yanlışım oldu, ne de baba ocağımız Cumhuriyet Halk Partisi’nin değerleriyle bağdaşmayacak bir davranışım!
Özgür Özel, fezlekeler meclise gelirse dokunulmazlık kalkarsa endişeniz var mı sorusuna:
“Biz korksak bu yola hiç çıkmazdık. İktidar böyle değişecekti, böyle değişiyor. Bu saldırılar varsa demek ki doğru yoldayız.”