Dan Brown’ın "Da Vinci Şifresi" romanında, müze müdürü Jacques Saunière ölmeden hemen önce yere görünmez kalemle bir dizi şifre ve "P.S. Robert Langdon'ı bul" notunu yazar. Fransız polis yüzbaşısı Bezu Fache, bu mesajı gördüğünde maktulün katilini işaret ettiğini varsayarak Langdon’ın suçlu olduğuna kesin bir şekilde kanaat getirir. O andan itibaren soruşturmayı gerçeği bulmak için değil, sadece zihnindeki bu yargıyı kanıtlamak için yürütür. Langdon’ı müzeye davet edip notun o son kısmını ondan gizleyerek bir tuzak kurar; Langdon’ın olay yerindeki en doğal şaşkınlıklarını veya tereddütlerini bile soğukkanlı bir katilin rol yapması olarak okur. Peşin hükmüne o kadar bağlıdır ki, elindeki bütün kanıtları kendi çizdiği bu suçluluk senaryosuna uydurur.
İnsan bir konu hakkında en baştan kesin bir hükme vardığında, gerçeği arama yeteneğini büyük ölçüde kaybeder. Zihin, sadece o ilk inancı doğrulayacak detayları cımbızlamaya, bunun dışındaki her şeyi yok saymaya başlar. Başlangıçta aceleyle kurulan kurgu, zamanla kişinin kendi mutlak gerçeğine dönüşür ve aksi yöndeki en mantıklı açıklamalar bile bu katı inancın duvarından geri döner. Çoğu zaman insanı gerçeğe ulaşmaktan alıkoyan şey bilgisizlik veya kanıt eksikliği değil kendi ulaştığı ilk sonuca duyduğu kör edici güvendir.
Binbir Gece Masalları’ndaki "Balıkçı ve Cin" hikâyesinde, denize atılan bir küpe hapsedilen cin, ilk yüz yıl boyunca kendisini kurtaracak kişiyi dünyanın en zengini yapmaya yemin eder. İkinci yüz yılda yeryüzünün tüm hazinelerini açacağına, üçüncü yüz yılda ise onu kurtaranın üç dileğini yerine getireceğine söz verir. Dört yüz yılın sonunda cinin umutsuzluğu derin bir nefrete dönüşür ve yeni bir yemin eder: "Bundan sonra beni kim kurtarırsa, onu hemen öldüreceğim." Ancak asırlar geçer ve kimse gelmez. Sonunda yoksul bir balıkçı onu denizden çıkarıp özgürlüğüne kavuşturduğunda, cin ona teşekkür etmek yerine gerçekten de canını almak ister.
İnsan ruhu da uzun süren bekleyişlerde benzer bir çürümeyi yaşar. Çok istenen bir sevgi, bir destek veya bir adalet zamanında gelmediğinde; umut önce hayal kırıklığına, ardından da derin bir öfkeye dönüşür. Bekleyiş haddinden fazla uzadığında, kişinin içindeki heves tamamen tükenir ve en nihayetinde gelen o müdahale hiçbir anlam ifade etmez. Vaktinde uzatılmayan bir el, sadece değerini yitirmekle kalmaz; çok geç geldiği için kişide minnetten ziyade sadece tahammülsüzlük ve öfke uyandırır. İhtiyaç duyulan o an esirgenen her şey, iş işten geçtikten sonra sunulduğunda bir armağan değil sadece bir yüktür.
Dostoyevski’nin "Kumarbaz" romanında, mirasını bekleyen akrabalarına inat aniden çıkagelen büyükanne Antonida Vasilevna, kumar oynadıkları için çevresindeki herkesi eleştirir. Kendi iradesine duyduğu güvenle, sadece oyunun nasıl bir şey olduğunu görmek için rulet masasına oturur. Ancak küçümsediği dinamiğin içine dâhil olduğunda, yılların getirdiği otorite art arda kumarhaneye dönüşlerle geçen birkaç gün içinde yerle bir olur. Çevresindekileri zaaflarından dolayı kınayan bu kadın, masanın başından kalkamaz ve ardı ardına oynayarak bir serveti kaybeder.
İnsan, başkalarının yenik düştüğü zaaflara uzaktan bakarken genellikle kendi iradesinin daha güçlü olduğuna inanır. Kınadığı bir hataya düşmeyeceğini, prensiplerinin onu koruyacağını düşünme eğilimindedir. Oysa hiç kimse sınanmadığı günahın masumu değildir. Kişi, sınırlarını çoğu zaman karakterinin gücüyle değil, henüz içine düşmediği durumlarla belirler. Başkalarının zayıflığına karşı beslenen kibir, aynı şartlarla yüzleşildiği an dağılıp gidebilir. Çünkü uzaktan bakıldığında irade zannedilen şey, bazen sadece o sınavla henüz karşılaşmamış olmanın getirdiği bir yanılgı olabilir.
Mutluluk bir iç durum değildir, bireysel bir beceri de değildir. Mutluluk, karşılaşmaların örgütlenmesidir, yani bir habitat meselesidir. Bu iddia kulağa yeni geliyorsa, unutkanlığımızdandır. https://t.co/AZgfSNgH9w
Az önce podcastte çok güzel bir söze denk geldim. Diyordu ki: Aslında seni arasa ömrü yetmez bulmaya; ama tesadüfen bulduğu için sıradan sanıyor. Anlam yüklediğimiz onlarca şeyin özetidir.
Karar verememek, aslında bir yas tutamama halidir; çünkü her seçim, diğer tüm ihtimallerin ve o yollardaki "muhtemel benliklerin" sembolik ölümüdür. Karar felci, bu kayıptan kaçma çabasıdır. Özne, seçim yapmayarak tüm kapıları hayali bir düzlemde açık tutmaya çalışırken, gerçek +