“bunca gürültünün, arbedenin, çatışmanın içerisinde varlığının ruhuma kattığı dingin sükûnete ve engebeli tüm yollarda dayanağım olan o güzelim ellerine teşekkür ederim.”
İyi ki doğmuşsun, canım sevgilim🧡
@Volkannars
şule gürbüz diyor ya, ‘her şeye yaklaşmak, her şeyi bilmek ve herkesle hemhâl olmak zorunda değiliz. bazı şeylerin uzakta ve kendi renginde kalması, hem onlara hem de bize hürmettir.’ çünkü sınır, ruhun zırhıdır. herkesi içeri alan, en çok da kendi içindeki evi talan eder.
Anneliğin neden bir başarı hikayesi olduğu o "büyüttün" kelimesinin önünde görünmeyen "nasıl" kısmında gizli. Hayatı dümdüz üreme, büyüme ve ölme olarak ele alıp, insana dair geri kalan tüm özellikleri yok sayarsanız başarı aramaya gerek olmaz elbette. Tamam annelik kutsaldır diyip boş yapmayalım, anne olmama tercihini de normalleştirelim; ama bir canlıya hayatını adayıp, ilmek ilmek işlemeyi de küçük görmeyelim. Kendi aileme beni vicdanlı, merhametli ve saygılı yetistirdikleri icin teşekkür ederim. Onlar benden ne kadar memnun bilemem; ama bence bu bir başarı hikayesi. Ben de kendi çocuklarım ayni şekilde büyüsün diye kıçımı yırtıyorum. Ne kadar başarılı olacağım, bunu zaman gösterecek. Hayatin doğal akışı... Kusura bakmayın da, bir insan yetiştirmeyi yumurtadan çıkan larvanın kozaya girip sineğe dönüşmesiyle bir tutamazsınız. Bir fikri savunurken uçlarda gezinmeyi bırakın artik.
Arkadaşlar size bir sır vereyim. Yalnız takılmak için sağlam bir mentale ihtiyacınız yok. Asıl kalabalık için mentaliniz sağlam olmalı. Bunu da size kimse söylemez.
nietzsche ağladığında kitabında "yirmi yaşımdan beri kırkımı yaşıyorum" diye bir söz geçiyordu, her yaşın acemisi olmayı beceremeyecek kadar ustalaştıran hayata da biraz kırgınız..
Çocukken hastalanıp okula gidemediğim gün arkadaşlarımın beni çok özleyip günü zor bitirdiğini düşünürdüm, ertesi gün akışta hiçbir problem olmadığını görünce o kadar da matah biri değilmişim hissi oluşurdu. Çünkü bir çocuktum ve hayatımın benmerkezci dönemindeydim. Sonra büyüdüm.
Tüm bu koca akışta milyarlarca insan arasında iki ayakkabı büyüklüğünde yer kapladığımı, sevdiğim insanların kalbinde de 40 günlük yas miktarı kadar yer kapladığımı fark ettim. Ve bunun rahatlatıcı bir yanı var. Değerliyiz ama boşluğu doldurulamaz değiliz. O halde önemli olan yaşadığımız sürece hayat. Burada kalmak ve tebessümle hoş bir koku bırakmak. Büyük anlamlar aramaya gerek yok.
Epstein konusu bir avuç kapitalistin, aşırı zenginleşmesinden dolayı "insan"a aşırı yabancılaşarak, insanlıktan çıkmış fantezilerinin ifşası. Birazcık kitap okuyan biri yani soyut düşünmeyi geliştirmiş biri, böyle vakaların her dönemde, her yerde olmuş ve bundan sonra da olabileceğini bilir. Çünkü böyle bir şey ancak sınıflı bir toplumda olabilir. Yani insanın insan üzerindeki egemenliği.
Bir avuç ultra zengin, servetleri sayesinde insanlıktan o kadar kopuyor ki, insanları eşya gibi görüyor. Bu yabancılaşma, aşırı zenginliğin doğal sonucu. Para o kadar çok ki, artık hiçbir sınır, hiçbir ahlak, hiçbir empati kalmıyor. Yasalar, adalet, vicdan hepsi satın alınabilir hale geliyor. Tarihe bakınca aynı şey hep var. Sınıflı toplumlarda egemen sınıf, ezilenler üzerinde her türlü hakkı kendinde görüyor. Roma'da patrisyenlerin kölelerle yaptığı, feodal lordların serflerle yaptığı, sömürgeci beylerin yerlilerle yaptığı. Bugün Epstein'ın yaptığı da aynı mantık. Servet = dokunulmazlık = insan üzerinde sınırsız egemenlik hakkı. Bu sapkınlık bireysel bir sapma değil, sistemin ürettiği bir sonuç. Eşitsizlik ne kadar derinleşirse, bu tür iğrençlikler o kadar normalleşir. Sınıfsız, eşitlikçi bir toplum olmadıkça, güç ve para birikimi insanı insan olmaktan çıkardıkça, bu tür vakalar bitmeyecek. Sadece şekil değiştirerek devam edecek.
İnsanların normalleşmeye, sıradan şeyler yapmaya, küçük mutluluklara, biraz umuda ve yaşadıklarını hissetmeye ihtiyacı var. Haksız bir dünya düzeninde, normal ve dürüst bir insan olarak kalma savaşı veren herkese selam olsun. Bu, artık en zor iş.