“Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol” buyurulmuş...
Çağımız ise olmadan görünmenin, olmadan görünenlerin çağı.
Bir yerlerde, görünmeden, edebiyle olanlar da var ki asıl mevzu işte bu.
neden bir ömür bir arada kalabilmek için büyük salonlara ve kusursuz pozlara ihtiyacımız olduğuna inandık ki biz?
sevmek için değil de "sevildiğimizi ispatlamak" için evleniyoruz sanki.
sevmeye gücümüz yetmiyor ama kusursuz bir çiftmiş gibi görünmeye yetmek zorunda gibi yani. bize bir sürpriz yapıldı ama story atmadıysak, sanki o an hiç yaşanmamış aşkımız eksik kalmış gibi.
evlilik bir yol arkadaşlığı falan olmaktan çıktı kanıt dosyası gibi oldu. boşanma oranları da tam bu yüzden, o gösterişli dosyaların içi bomboş çıkınca patlıyor galiba.
buğday tarlasındaki o dış çekim, kahve fincanlarının yanındaki tektaş, gün batımına karşı birbirine kenetlenmiş eller...
hepsi birer delil.
neyin delili?
"ben de seçildim"in. "benim de imrenilecek bir masalım var"ın.
bir arada kalabildiğimize inanmak için başkalarının gözüne muhtacız. görülmedikçe, beğenilmedikçe, "ne harika bir çiftsiniz" denmedikçe o ilişkinin içinde kendimizi tam hissedemiyoruz sanki. sanki evliliğimiz, izleyicisi olmadan oynanmayan, perde kapanıp da eve dönünce anında bitirilen bir oyun gibi.
o insanın yanındayken ne hissettiğimizden çok, o insanın yanındayken bizi izleyenlere ne hissettirdiğimizle meşgulüz. "mutluyum" demek yetmiyor; o mutluluğun görülmesi, onaylanması, kıskanılması falan gerekiyor.
işin özü biz yani modern çağın teşhirci köleleri, sahte mutluluk kodesimizin hem gönüllü gardiyanı hem de alkış bekleyen mahkûmu olduk.
yoldaş olmayı "seyredilmek" zilletine indirgedik.
eşref-i mahlukat olma şerefini, "sonsuza dek evet" nidalarıyla cebimizdeki cam parçasına bozdurduk. kalbe girmeyi, "göze girmeye" tercih ettiğimiz o günden beri, hiçbir hakimin kararı temizleyemez üzerimize sinen bu naylon kokusunu.
ilişkimizi kaydetmekten birbirimizi gerçekten sevmeye vakit bulamadığımız bu plastik düzende bir yuvayı yaşatmak; ancak o kayıt tuşuna basmayı reddedip, hayatın ve zorlukların önünde çırılçıplak, maskesiz ve "ispat edilmemiş" bir yoldaşlık kurabilme cesareti göstermekle mümkün.
buna cesaret edemezsek içimizdeki boşluğu dolduracak yeni imzalar, sonra da o imzaları silecek mahkeme salonları arar dururuz.
ezgi akgül
31 ağustos 2026 / ankara
@ahmetsafak_tc Budur! Yusuf Has Hacip 11. yüzyılda “Kutadgu Bilig” eserinde zamanın ve düzenin bozukluğundan bahsediyordu. Kötü de hep var, iyi de hep var. Mesele senin nerde durduğun?!
@onderseren İlahi adaleti dünyanın geçici olması sebebiyle tam anlamıyla göremeyebilirsin. Ara sıra tecelli ettiğine şahit olursun. Tam anlamıyla göreceğin yer ebedi alemdir.
Birilerinin yediğini yiyorsunuz, birilerinin içtiğini içiyorsunuz, birilerinin giydiğini giyiyorsunuz, birilerinin gezdiği yerleri geziyorsunuz vb. bir sürü şey ve adına “özgür irade” diyorsunuz. Kekleniyorsunuz canım kekleniyorsunuz! Özgürlük dayatılanı “istemiyorum”demektir!
Geleceğin bazı tuhaflıklarını önceden hayal etmek imkansızdır. Bir gün insanın, bir "kredi kartı" ve bir "cep telefonu"nun, bu iki "aracı tanrı"nın emrine gireceğini kim aklına getirebilirdi. Ve aslında bu bir distopya.
Sayın @SerdalAdali_x bu mhk başkanı olan zat bu gücü nereden buluyor? Sayın cumhurbaşkanı @RTErdogan ile görüştükten sonra ya da öncesinde lütfen Sayın @dbdevletbahceli ile de görüşünüz.
Sayın bakanım @abakingurlek Türk futbolunda yaşanan hadiseler ülke olarak Avrupa’da yaşadığımız başarısızlıkların temel nedenidir. Dün Alanyaspor-Beşiktaş maçında ve bütün maçlarda yaşanan şaibelerin incelenmesi hususunda gereğini arz ederim. @adalet_bakanlik