+
Yine bu süreçte, FETÖ gibi farklı yapıların Millî Görüş çizgisindeki bazı kurum ve teşkilatlar üzerinde etkili olmaya çalıştığı yönünde uzun yıllardır dile getirilen değerlendirmeler de oldu. Böyle iddialar karşısında gerekli hassasiyetin her zaman gösterilemediği yönündeki eleştiriler, hareketin kurumsal yapısına olan güveni de sarstı. Halbuki bir medeniyet hareketinin en büyük sermayesi, güvenilirliğidir. Güven zedelendiğinde fikrî etki de zayıflar.
Aynı dönemde siyasetin kendisi de zaman zaman amaç hâline geldi. Milletvekilliği, belediye başkanlığı veya benzeri makamlar, davaya hizmet etmenin araçları olmaktan çıkıp bizzat hedef olarak görülmeye başlandı. Hedefe ulaştıracak yollar da serbest bırakıldı. Millî Görüş kurumlarının bazı insanlar için bir dava mektebinden çok bir kariyer basamağı hâline geldiği yönündeki eleştiriler güç kazandı.
Bütün bunların sonucunda Millî Görüş önce operasyonel kabiliyetini kaybetti. Toplumu harekete geçirebilen, gündem oluşturabilen ve büyük organizasyonlar kurabilen dinamizm giderek zayıfladı. Akabinde fikrî öncülüğünü de kaybetmeye başladı. Yapay zekâdan finans sistemine, jeopolitikten teknolojiye kadar yeni çağın meselelerine güçlü ve sistematik cevaplar üretilemedi.
Belki de en acı sonuçlardan biri kadro meselesidir. Tarih boyunca Millî Görüş çok güçlü insanlar yetiştirdi. Ancak zamanla ehliyet, liyakat ve fikir üretme kapasitesi yerine sadakatin öne çıktığı yönündeki eleştiriler arttı. Bu durum, hem içeride nitelikli insanların geri planda kalmasına hem de dışarıda çok önemli bir birikimin hareketten uzaklaşmasına yol açtı.
Her şeye rağmen, bugün geriye dönüp suçlu aramanın kimseye faydası yoktur. Yapılması gereken, mecrayı yeniden asli yatağına döndürmektir. Merkeze yeniden fikri koymaktır. İstişareyi yeniden hâkim kılmaktır. Nefis terbiyesini yeniden esas almaktır. Menfaati değil emaneti öncelemektir. Partiyi değil davayı büyütmektir. Yeni nesilleri sadece teşkilat mensubu olarak değil, fikir üreten, medeniyet inşa eden kadrolar olarak yetiştirmektir.
Çünkü benim yıllardır değişmeyen kanaatim şudur:
Su temizdir.
Değişen su değil, mecrası oldu.
Prof. Dr. Mete GÜNDOĞAN
3. YAZI
MİLLÎ GÖRÜŞ'ÜN BEKA MESELESİ
Son Muhasebe • Son Çağrı
Erbakan'dan Sonra Millî Görüş Neden Mecrasını Kaybetti?
Bir önceki yazımızda Millî Görüş'ün ne olduğunu, hangi tarihî köklerden beslendiğini ve hangi hedeflere yürüdüğünü ele aldık. Şimdi ise cevaplandırılması gereken daha zor bir soruyla karşı karşıyayız:
Böylesine güçlü bir fikrî harekete ne oldu?
Neden kitlesel teveccüh görmüyor?
Neden toplumun önünü açan, gündem belirleyen ve umut veren bir hareket olmaktan uzaklaştı?
Yıllar önce "Mecrasını Arayan Su" başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Bugün de aynı kanaatteyim. Kaynağından çıkan su tertemizdir. Hayat verir, bereket getirir. Fakat yanlış bir yatağa yönlendirildiğinde bataklığa dönüşebilir. Kimse o zaman "Su bozuldu" demez. Çünkü problem suyun kendisinde değil, aktığı mecradadır. İşte Millî Görüş'ün yaşadığı süreç de budur.
Millî Görüş fikri kirlenmedi. Hakkı üstün tutma anlayışı değişmedi. "Önce Ahlâk ve Maneviyat" ilkesi eskimedi. Yaşanabilir Türkiye, Yeniden Büyük Türkiye ve Yeni Bir Dünya hedefleri bugün de canlılığını koruyor. Değişen, bu fikrin taşındığı mecra oldu.
İlk yıllarda Millî Görüş'ün merkezinde fikir vardı. Sanayi konuşulurdu. Adil Düzen konuşulurdu. Projeler konuşulurdu. İnsan yetiştirmek konuşulurdu. Hiç kimse makamı davanın önüne koymazdı. Çünkü herkes biliyordu ki kişiler geçicidir, fikir ise kalıcıdır.
Zamanla bu denge bozuldu. Fikir merkezli yapı, kişi merkezli bir yapıya dönüştü. Hareketin gündemini fikirler değil, kişiler belirlemeye başladı. Kim hangi göreve gelecek, kim hangi makamı alacak, kim kimin yanında yer alacak gibi tartışmalar, nasıl bir Türkiye inşa edeceğimiz sorusunun önüne geçti. Böylece dava merkezli bakış yerini parti (genel merkez) merkezli bir bakışa bıraktı.
Bu dönüşümle birlikte istişare kültürü de zayıfladı. Oysa istişare, Millî Görüş'ün en önemli geleneklerinden biriydi. Farklı görüşler zenginlik olarak görülmek yerine tehdit olarak algılanmaya başladı. Bunun sonucunda kibir, hırs ve inat, dava şuurunun önüne geçti. “Başkanın vardır bir bildiği” yaklaşımı, ilke haline getirildi. Nefsini terbiye edemeyen bir kadronun büyük bir medeniyet davasını taşıması da kolay değildir.
Bu zihniyet değişiminin en önemli sonuçlarından biri de önceliklerin değişmesiydi. Bir dönem davanın menfaati her şeyin üzerinde tutulurken, zamanla farklı menfaat alanlarının öne çıktığı yönünde ciddi eleştiriler dillendirilmeye başlandı. Burada sadece şahsî menfaatlerden söz etmiyorum. Bazı yöneticilerin kendi çevrelerini, kurumlarını veya ticari yapılarını öncelediklerine dair yaygın kanaatler oluştu. Siyasetin ve teşkilat görevlerinin, bazı çevrelerde çocuklara, eşe dosta iş bulmanın, iş kurmanın veya çeşitli makamlara ulaşmanın aracı hâline geldiği yönündeki eleştiriler, Millî Görüş'ün alışık olmadığı bir tartışma iklimini beraberinde getirdi. İktidarla arka kapı ilişkileri, ilke ve prensipleri örseledi.
Oysa Millî Görüş'ün çok köklü bir teşkilat ahlâkı vardı. Şu söz sık sık tekrar edilirdi: "İki kişi kalsa bile biri aday olur, diğeri de ona oy verir." Çünkü önemli olan şahıs değil, davanın temsil edilmesiydi. Bugün ise zaman zaman oyların ve desteklerin pazarlık konusu edildiğine dair eleştirilerin yapılması, teşkilat kültürünün ne kadar aşındığını göstermesi bakımından oldukça düşündürücüdür.
Bir başka önemli kırılma da birlik ruhunun zayıflamasıdır. Millî Görüş tarihine baktığımızda ayrışmaları önlemek için büyük fedakârlıklar yapıldığını görürüz. Buna rağmen sonraki yıllarda hareket içinde yeni ayrışmaların ortaya çıkması engellenmedi. Bu durum, fikrî enerjinin önemli bir bölümünün iç tartışmalara harcanmasına yol açtı. Oysa Millî Görüş'ün ihtiyacı yeni bölünmeler değil, aynı fikrin farklı birikimlerini yeniden ortak bir hedef etrafında buluşturabilmekti.
+
+
Millî olmak; kendi milletini merkeze almak, kendi tarihinden güç almak, kendi medeniyetinden ilham almak ve kendi problemlerine kendi aklıyla çözüm üretebilmektir.
Taklit eden değil, üreten olmaktır.
Bağımlı değil, bağımsız olmaktır.
Sığıntı değil sığınak olmaktır.
Geçmişte yaşamak değil, geleceği inşa etmektir.
Başkasının reçetesini uygulayan değil, kendi reçetesini yazabilen bir millet olmaktır.
Bunun hemen ardından Adil Düzen gelir.
Adil Düzen, bir medeniyet düzenidir. Ekonomisiyle, hukukuyla, siyasetiyle, eğitimiyle, ahlâkıyla ve üretim anlayışıyla bir bütündür.
Bugün “Milli Görüşçüler”e ve “Görüşü Milli Olanlar”a düşen görev, bu büyük mirası sadece korumak değil; onu çağın ihtiyaçlarına göre yeniden üretmek, geliştirmek ve geleceğe taşımaktır.
Çünkü önümüzdeki mesele yalnızca bir partinin geleceği değildir. Asıl mesele, ülkenin beka meselesidir. Millî Görüş'ün yeniden bağımsız ve öncü bir medeniyet hareketi olarak yeniden yapılandırılıp tarih sahnesindeki yerini alıp alamayacağı meselesidir.
Ve inanıyorum ki, Türkiye'nin de, bölgemizin de, insanlığın da buna her zamankinden daha fazla ihtiyacı vardır.
İşte biz bu yazı dizisinin geri kalanında, bu büyük fikrin bugün nasıl yeniden ayağa kalkabileceğini ve bunun için nelerin yapılması gerektiğini birlikte konuşacağız.
Prof. Dr. Mete GÜNDOĞAN
2. YAZI
MİLLÎ GÖRÜŞ'ÜN BEKA MESELESİ
Son Muhasebe • Son Çağrı
Millî Görüş Bir Parti Değil,
Bir Medeniyet Tasavvurudur.
Bir önceki yazıda, bu yazı dizisini neden kaleme aldığımı anlatmaya çalıştım. Maksadımın herhangi bir kişiyi veya herhangi bir partiyi hedef almak olmadığını ifade ettim. Çünkü bugün mesele kişiler değildir; mesele makamlar değildir; mesele partiler de değildir.
Bugün mesele, Millî Görüş fikrinin geleceğidir.
Ancak geleceği konuşabilmek için önce aynı kavramdan söz ettiğimizden emin olmamız gerekir. Bugün "Millî Görüş" denildiğinde herkes aynı şeyi mi anlıyor?
Sanmıyorum.
Kimi onu sadece bir siyasi parti olarak görüyor. Kimi yalnızca Erbakan Hocamızın kurduğu partilerin ortak adı olarak biliyor. Kimi ise onu geçmişte kalmış bir siyaset anlayışı olarak değerlendiriyor. Milli görüşçüleriz, diyerek geçmişte yaşıyor!
Oysa bunların hiçbiri Millî Görüş'ü tam olarak tarif etmeye yetmez.
Millî Görüş, ne bir partinin adıdır ne de yalnızca bir seçim hareketidir.
Millî Görüş; millî ve manevî değerlere dayanan, Yaşanabilir Bir Türkiye, Yeniden Büyük Türkiye ve Yeni Bir Dünya hedeflerini esas alan; kendi medeniyet paradigmasından özgün çözümler üreten; Adil Düzeni kurmayı amaçlayan; reaksiyoner değil aksiyoner bir medeniyet ve diriliş hareketidir.
Merhum Erbakan Hocamızın da ömrünü adadığı mücadele, bir parti kurma mücadelesi değil; bir medeniyet kurma mücadelesiydi. Partiler bunun araçlarından sadece biriydi. Araçlar zamanla değişebilir, fakat fikir değişmez.
Millî Görüş, bu milletin tarih boyunca ürettiği medeniyet birikiminin bugünkü adıdır. Onun için Millî Görüş, belli bir zümrenin değil; bu coğrafyanın ortak hafızasının ve ortak vicdanının adıdır. Kendi tarihimizden, kendi medeniyetimizden ve kendi insanımızdan doğmuştur.
Millî Görüş'ün değişmeyen temel ilkeleri vardır. Bunlar; önce ahlak ve maneviyatçı olmak, hakkı üstün tutmak ve nefis terbiyesini esas almaktır. Çünkü Millî Görüş önce insanı inşa etmek ister. Kendini yönetemeyen insanın devleti yönetemeyeceğini bilir.
İşte bunlar Millî Görüş'ün özüdür; dışarıdan bakınca hemen görülmeyen fakat onu Millî Görüş yapan temel vasıflardır. Millî Görüş'ün dışarıdan görülen vasıfları da vardır. Onlar hidayet, feraset ve dirayettir. Millî Görüş, işte bu vasıfları taşıyan insanların omuzlarında yükselir.
Bir fikri anlamanın son aşaması, onun hangi hedef için var olduğuna bakmaktır. Hakkın üstün tutulduğu, sömürünün sona erdiği ve insanlığın adalet içinde yaşayabildiği yeni bir milli ve milletlerarası düzen. İşte Millî Görüş, bu hedefe ulaşmak için verilen mücadelenin adıdır.
Millî Görüş, sadece "Millî Görüşçü" olduğunu söyleyen insanların hareketi değil bu milletin ortak vicdanından doğmuş bir fikirdir. Bu fikirleri savunan velakin farklı partilerde bulunan, farklı kurumlarda görev yapan on milyonlarca insan bu büyük yürüyüşün tabiî paydaşlarıdır.
Bugün Neye İhtiyacımız Var?
Dünya yeni bir güç mücadelesinin içindedir. Jeopolitik yeniden şekilleniyor. Ekonomi yeniden tanımlanıyor. Teknoloji başlı başına bir güç unsuruna dönüşüyor. Finans sistemi insanlığı yeni bağımlılıklara sürüklüyor.
Böyle bir dönemde Millî Görüş, sadece geçmiş başarıları anlatan bir nostalji hareketi olamaz. Olmamalıdır.
Kendi tarihinden aldığı ruhu, günümüzün jeopolitiğiyle, ekonomipolitiğiyle, teknopolitiğiyle, finanspolitiğiyle ve teopolitiğiyle yeniden buluşturmak zorundadır.
Çünkü Millî Görüş, reaksiyoner bir hareket değildir. Aksiyoner bir harekettir.
Başkalarının ürettiği çözümlere tepki veren değil; kendi medeniyet kodlarından hareketle yeni çözümler üreten bir diriliş hareketidir.
Millî olmak, başka milletlere karşı olmak değildir.
Millî olmak; ...
+
1. YAZI
Bugünden itibaren
"Millî Görüş'ün Beka Meselesi"
başlığı altında yedi bölümden oluşan bir yazı dizisi yayımlayacağım.
Bu yazılarda,
Millî Görüş'ün bugün karşı karşıya bulunduğu tarihî eşiği,
yaşanan kırılmaları,
yapılması gereken muhasebeyi ve
yeniden nasıl ayağa kalkabileceğini değerlendirmeye çalışacağım.
Ülkemizde, bölgemizde ve dünyada gelişmeler son derece hızlı ilerliyor;
jeopolitik, ekonomik ve siyasî kırılmalar her geçen gün daha belirgin hâle geliyor.
Böyle bir dönemde susmanın değil, sorumluluk alarak düşüncelerimizi paylaşmanın gerekli olduğuna inanıyorum.
Maksadım kimseyi suçlamak değil;
merhum Erbakan Hocamızdan bize emanet kalan bu büyük fikrin geleceği adına samimi bir muhasebe yapmak ve bir çağrıda bulunmaktır.
Bu ilk yazıda ise neden böyle bir yazı dizisine ihtiyaç duyduğumu ve bu sorumluluğu niçin hissettiğimi anlatıyorum.
Merak eden takipçilerime bu yazıları okumalarını ve okutmalarını tavsiye ederim.
@netanyahu Today, you are leading a government that has massacred more than 71,000 people in Gaza, turning a city into a vast mass grave. The burden of every child you have killed, every baby you have left breathless, and every soul you have abandoned under the rubble will remain upon you.
Even the partial closure of the throat of Hormuz alone will almost destroy the global imperialist system.
Think about it! If Muslims unite and use other means at their disposal... Oil, Gas, Water, Food.
There is no imperialism left or Zionism. And war needs bile.
#israilterrorist
- Even the partial closure of the throat of Hormuz alone will almost destroy the global imperialist system.
- Think about it! If Muslims unite and use other means at their disposal... Oil, Gas, Water, Food...
There is no imperialism left or Zionism. And war needs bile.
İsrail/ABD–İran çatışması
enerji altyapılarını çökertiyor!
Enerji arz güvenliği açısından hazırlıklı olmak zorundayız.
Türkiye’nin elinde temel olarak üç kritik dayanak var:
Hidroelektrik Santraller (HES)
Termik Santraller (TES)
Nükleer Santral (NES)
Doğalgaz ve ithal enerji altyapısı
HES tarafında yapılabileceklerin büyük kısmı zaten yapılmış durumda. NES’in ise yapımı devam ediyor.
Lakin son gelişmeler
termik santralleri yeniden stratejik hale getirmektedir.
Bu nedenle yapılması gerekenler açıktır:
Mevcut termik santraller, hızlı bir şekilde bakım-onarımdan geçirilmelidir.
Kapasite kullanım oranları artırılmalıdır.
Bunlarla birlikte,
tedarik zinciri de gözden geçirilmelidir.
Kömür üretimi,
Yedek parça tedariği,
Bakım onarım ekipmanları,
Teknik personel hazır ve nazır hale getirilmelidir.
Ayrıca kritik bir nokta daha vardır:
Termik santraller için gerekli olan yedek parçalar,
bakım ekipmanları ve
teknik malzemeler küresel kriz dönemlerinde kolay temin edilemez.
Bu nedenle:
Şimdiden stoklama ve tedarik planlaması yapılmalıdır. Kritik ekipmanlar için yerli üretim kapasitesi artırılmalıdır
Sonuç olarak:
Enerji meselesi artık sadece ekonomik değil, milli güvenlik meselesidir.
Ancak mesele sadece üretim tarafı değildir. Tüketim tarafı da yönetilmelidir.
Bu çerçevede elektrik talebini artıran unsurlar dikkatle ele alınmalıdır.
Özellikle elektrikli araçlar, normal şartlarda çevreci bir dönüşümün parçasıdır. Ancak kriz dönemlerinde kontrolsüz yaygınlaşmaları, elektrik talebini hızla artırarak sistem üzerinde ek yük oluşturabilir.
Bununla birlikte toplum genelinde elektrik tasarrufu da artık bir tercih değil, zorunluluktur.
Unutmayın!
Bugün alınacak tedbirler,
yarın yaşanacak krizin şiddetini belirleyecektir.
Bizim Mehmet'i biliyorsunuz.
Teravih namazı sonrası, caminin dibindeki küçük çay ocağına oturduk. Plastik sandalyeler, ince belli bardaklar…
Çaycı iki çay getirdi. Mehmet bir süre sustu. Sonra bana döndü.
“Hocam,” dedi, “ben bir şey soracağım ama yanlış bir şey sorarsam kusura bakma.”
“Buyur Mehmet,” dedim.
“Şu faiz meselesini herkes konuşuyor ya… Faiz arttı, faiz düştü, Merkez Bankası şöyle yaptı… Ben pek anlamıyorum. Ama bir yerde de duydum. Diyorlar ki şirketler bankaya ödediği faizi masrafa yazıyormuş. Bu ne demek hocam? Bu bizi etkiler mi gerçekten?”
“Biz zaten kredi çekmiyoruz. Faizi patron ödüyor. Bize ne zararı var?”
“Mehmet,” dedim, “senin zannettiğinden daha çok etkiliyor.”
“Nasıl yani hocam?” dedi.
“Faizi patron ödüyor. Ben neden etkileneyim?”
“Şimdi bak,” dedim.
“Basit bir örnek verelim. Diyelim ki bir fabrika var. Makine almak için bankadan 1 milyon lira kredi çekti. Banka da dedi ki: Tamam ama bunun faizi var. Yıl sonunda 200 bin lira faiz ödeyeceksin.”
Mehmet hemen başını salladı.
“Normal hocam. Borç alan öder.”
“Evet. Ama sonra muhasebe kısmı başlıyor."
"Devlet diyor ki: Sen bankaya ödediğin bu 200 bin lira faizi gider yazabilirsin.”
Mehmet kaşlarını kaldırdı.
“Hocam o kısmı anlamadım. Gider yazmak ne demek?”
“Şu demek. Diyelim ki şirket yıl sonunda 500 bin lira kâr etti. Ama bankaya ödediği 200 bin lira faizi gider sayıyor. O zaman devlete diyor ki: Ben aslında 500 değil, 300 bin lira kazanmışım.”
Mehmet hemen hesapladı.
“Yani vergi de 300 bin üzerinden ödeniyor.”
“Evet.”
“Şirket daha az vergi veriyor.”
“Aynen öyle”
Mehmet çayından bir yudum daha aldı.
“Hocam açık konuşayım mı?” dedi.
“Bana mantıklı geldi.”
“Nasıl?”
“Adam zaten bankaya faiz ödemiş. Bir de devlete fazla vergi mi ödesin.”
“İlk bakışta öyle görünüyor,” dedim.
“Ama hikâye orada bitmiyor.”
Mehmet meraklandı.
“Nasıl bitmiyor hocam?”
“Çünkü şirket bankaya ödediği faizi genelde kendi cebinde tutmaz. O yük bir yerlere gider.”
“Nereye gider?”
“Üç yere gider Mehmet.”
“Üç yere mi?”
“Evet, üç yere."
"Birincisi müşteriye gider.”
“Nasıl yani?”
“Şirket der ki: Ben bankaya faiz ödedim. O halde ürünün fiyatını biraz artırmam lazım.”
Mehmet hemen araya girdi.
“Yani mala zam yapıyor.”
“Aynen öyle.”
“Mesela masa üretiyorsa masayı pahalı satıyor.”
“Evet.”
Mehmet düşünmeye başladı.
“Hocam o zaman marketteki fiyatların içinde de faiz olabilir mi?”
“Olabilir değil, çoğu zaman vardır.”
“Demek ki patronun bankaya ödediği faiz bazen bizim aldığımız mala giriyor.”
“Tam olarak öyle.”
Mehmet başını salladı.
“Anladım hocam. Peki ikinci yer neresi?”
“İkinci yer devlet.”
“Devlet mi?”
“Evet. Şirket faizi gider yazdığı için daha az vergi öder.”
“Evet onu anladım.”
“Devletin kasasına daha az vergi girer.”
Mehmet çayı karıştırırken sordu.
“Devlet o açığı nasıl kapatır hocam?”
“Yeni vergiler koyabilir. KDV’yi artırabilir. ÖTV’yi artırabilir. Başka gelirler bulabilir.”
Mehmet gülümsedi.
“Yani dolanıp yine millete geldi.”
“Evet Mehmet.”
Mehmet biraz düşündü.
“Peki üçüncü yer?”
“Çalışanlar.”
“Biz mi?”
“Evet. Patron şöyle diyebilir: Benim finansman maliyetim çok arttı. Maaşlara fazla zam yapamam.”
Mehmet uzun bir “hmm” dedi.
“Hocam şimdi kafamda oturdu.”
“Nasıl?”
“Şirket bankaya faiz ödüyor ama sonra o yük biraz müşteriye, biraz devlete, biraz da çalışana dağılıyor.”
“Çok doğru.”
Mehmet çayını bitirdi.
“Yani faiz banka ile şirket arasında kalmıyor.”
“Hayır. Ekonominin içine yayılıyor.”
Mehmet biraz daha meraklandı.
“Hocam peki devlet niye buna izin veriyor?”
“Çünkü sistemde faiz, iş yapmanın finansman gideri sayılıyor. Elektrik gibi, kira gibi.”
“Anladım.”
“Ama bunun başka bir etkisi daha var.”
“Daha ne etkisi be hocam?”
“Bu sistem şirketlere bazen şu mesajı verir: Kendi paranla yatırım yapacağına bankadan borç al. Çünkü borcun faizi vergi avantajı sağlar.”
Mehmet gözlerini açtı.
“Yani borç almak bazen daha avantajlı oluyor.”
“Evet.”
“Bu da kredi işini büyütüyor.”
“Evet.”
“Daha çok kredi…”
“Daha çok faiz.”
“Daha çok maliyet.”
“Ve daha pahalı hayat.”
Mehmet gülümsedi.
“Hocam bizim hayat pahalılığının sebeplerinden biri bu desene.”
“Bir kısmı öyle.”
Mehmet bir süre sessiz kaldı.
Sonra yavaşça sordu.
“Hocam diyelim ki devlet dedi ki: Faizi artık masrafa yazamazsın.”
“Evet?”
“Ne olur o zaman?”
“Şirketler daha az borçlanmaya çalışabilir. Öz sermaye bulmaya çalışır. Faiz ekonominin içine bu kadar yayılmayabilir.”
Mehmet başını salladı.
“İyi gibi duruyor.”
Sonra Mehmet sandalyesine yaslandı.
“Hocam ben şimdi bir şeyi fark ettim.”
“Neyi?”
“Biz genelde sadece maaşa bakıyoruz.”
“Evet.”
“40 bin lira kazanıyorum diyorum.”
“Evet.”
“Ama o maaşın etrafında nasıl bir sistem var, pek bilmiyoruz.”
Gülümsedim.
“Doğru.”
Mehmet çay bardağını masaya bıraktı.
Sonra bana baktı.
“Hocam,” dedi.
“Eğer faiz böyle ekonominin her tarafına yayılıyorsa…”
“Evet?”
“Bundan gerçekten kurtulmanın yolu var mı?”
"Var", dedim.
Hey Memet!
Sen biliyor musun, faizden kurtulmanın yolunu?”
Adil bir dünya hayalini bizlere miras bırakan, gençliğe yeni ufuklar açan, Kıbrıs Fatihi, savunan adam Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamızı rahmet, minnet ve özlemle yad ediyoruz.
Mekanı cennet, makamı ali olsun. Peygamberimize(sav) komşu olsun.
#NecmettinErbakan
"Gergef gergef çile, çile yumağı,
yalnız allah'a sığınan adam
çileyle yoğrulmuş bizler... hepimiz,
seni seviyoruz, savunan adam!"
Muhterem Hocamız,
Prof. Dr. Necmettin Erbakan...
Bugün ülkemizde hangi hayırlı adım atılıyorsa, hangi genç yüreğinde yeniden diriliş heyecanı taşıyorsa, orada Hocamızın emeği var.
Bizler, Hocamızın bıraktığı izde yürümeyi, emanetine sahip çıkmayı, bu aziz milletin ve Ümmetin umudu olmayı kendimize bir vazife biliyoruz.
Yalan nın ve sistemin itibarı 6 milyon
Hakikatin ise takibi 68 bin
Üstüne algoritma görünürlüğü engelliyor
Ana akım TV ler üç maymunu oynuyor
BU sistemi kapalı devre eleştirmek ile çıkış BULUNMAZ
HAKİKATI BULUN VE YAYIN DERİM
@mtgundogan
1-1500 de Hristiyanlara kabül ettirilen riba nın meşrulaştırılması 500 sene sonra İslam dünyasında kurgulandı.
(Yaratan ve resulü ile savaş) Kim kazanır sizce
Ehliyet ve liyakatli olana sarılın @mtgundogan