Bir insanın iç güzelliğini görmek dikkat ve zaman ister, sabır ve güven ister. Ona dair talep ve korkularımızı bir kenara bırakıp sadece sezginin gözüyle bakmamız gerekir. Kalp gözüyle.
DAĞI AŞAN YOL
Kimse acının denizlerinde bile isteye yüzmek istemez. Travma, acı ve keder evlerden ırak olsun isteriz. Yine de geldiklerinde, biz ruhumuzu bu yeni misafirlere açabilirsek eğer, bize bir şeyler öğretirler. Hayat hakkında oluşturduğumuz yerleşik kanaatler dünya değiştiğinde bir işe yaramaz. Hayatın değiştiği yerde bize yeni görme biçimleri gerekebilir. Ruhsal örselenmeden büyüyerek, gelişerek, tekâmül ederek çıkabilmek ancak hayattan öğrenmeye açık olmakla mümkün. Buna travma sonrası büyüme deniyor.
Hayat bize önce şunu öğretir: Servet ve kudret sahibi olmak bize bütün dizginleri elimizde tutma imkânı vermez, ne olursak olalım geleceği matematik bir kesinlikle yordama imkânımız yok. Hayat üzerinde mutlak bir kontrolümüzün olamayacağını idrak ve kendi acziyetimizi fark edebilmek dahi büyük bir derstir. Acı bizim başımıza gelen olaydır, ıstırap ise başımıza gelen olaya atfettiğimiz anlamın, bizde yarattığı olumsuz sonuç.
Çoğu zaman bizi mutsuz eden şey yaşadığımız olay değil bizim ona verdiğimiz anlam, ona bakış açımızdır. ‘Yüreğine acılar dokuyan bir tezgah’ olarak insan, ‘acıyı bal eylemeyi’ de bilir. Bir travmayı yaşamış olmak hayat felsefemizde önden kestirilemeyecek kertede zenginleştirici bir etki bırakabilir. Bu deneyimin ruhumuza kattığı derin mana ile kişisel hayatımıza ilişkin daha zengin bir hikâye tahakkuk edebilir.
Aman yanlış anlaşılmasın, hayatı toz pembe görmekten, kör iyimserlikten söz etmiyorum. Travma sonrası büyüme, olumsuz bir olayın olumlu bir çerçevede ele alınması demek değil. Travmatik olayın dehşet ve kötülüğünü teslim ederken, beri yandan o yaşanmasaydı belki hiç gerçekleşmeyecek olan tekâmülün de hakkını vermektir büyümek. ‘Dalga yükseldiğinde, sandal da yükselir’ diyor Çin atasözü. Zorluklar büyüdüğünde onu alt eden ruh da büyür. Hayatın dalgaları sandalımızı parçalamadıysa öğreniriz ki inişli çıkışlı ve sonludur hayat. Takdir etmeyi, şükran duymayı, merhameti, değerleri için yaşamayı ve nihayet, başka ruhlar için de var olmayı öğreniriz.
‘Dünya çok karanlık’ diyor bana. ‘Sen karanlıkta görenlerden ol’ diyorum ona. Dağı aşan bir yol hep vardır.
‘Çöl büyür, vay haline içinde çöl saklayanın!’ demişti Nietzsche. Çöl nihilizmdir, bütün değerlerin değersizleştirilmesidir. İnsan hayatının kutsallıktan arındırılmasıdır. Varlığın kıymetten düşürülmesidir. Ruhun yalnızlığı ve kimsesizliğidir.
Çöl büyüyor.
“Uğruna bir şeyler yaptığınıza pişman ettirmeyecek insanlar için çabalayın. Sizin verdiğiniz bütün emekleri görmezden gelen insanlar için değil. Çünkü bir şeye boşuna emek verdiğinin farkına varmak kadar kırıcı bir şey yok hayatta.”
Dünya birbirini arayan ruhlarla dolu. İki satır konuşabileceğimiz, gülüşün ve hüznün kıvrımlarında birlikte kaybolacağımız sahici insana susamış durumdayız. Göğe aynı aşkla bakabileceğimiz, etten ve kemikten olduğu kadar acıdan ve gerçekten yapılma soylu ruh arkadaşları. Onunla yürürken ve ona yürürken kaybolmaktan korkmadığımız, kalplerini kendimize pusula bellediğimiz, maceramızı yüzlerinde seyrettiğimiz, hayatlarını birbirimize tanık kıldığımız dostlar. Şu kalabalık dünyada ancak birbirimize iltica etmekle serinlediğimiz yol ehli.
Kalbini dosta açan, mucizelere de açar.
Manipülatif biri ile beraber olursanız günden güne öfkeli ve hiçbir şeyden keyif almayan birisine dönüşürsünüz. Çünkü hep aynı döngüde bişeyler anlatırsınız sonuç ise hiç değişmez; suçlanırsınız, eksik hissettirilip yok sayılırsınız…