@SabriAmca1453 Yalan söylediklerini biliyorlar. Biz, yalan söylediklerini biliyoruz. Onlar da bizim gerçeği bildiğimizi biliyor. Biz de onların bunu bildiğini biliyoruz. Ama bütün bunlara rağmen yalan söylemeye devam ediyorlar. Çünkü amaçları gerçeği anlatmak değil, algıyı yönetmek
Yerlilikten ve millilikten söz edenlerin, konu Türk iş insanlarına ve yerli yatırımcılara geldiğinde engeller çıkarması; buna karşılık yabancı yatırımcıların aynı projelerinin alkışlanması büyük bir çelişkidir.
Türk iş insanının önünü kapatıp yabancı yatırımcıyı destekleyen bu anlayışı kabul etmiyorum. Böyle bir yaklaşımı alkışlayanların millilik söylemlerinin samimiyetini ciddi şekilde sorgularım. Bu tabloyu doğru bulanların sağduyusunu ve muhakeme yeteneğini de sorgulamak herkesin hakkıdır.
Bu ülkenin kaynakları ve fırsatları öncelikle Türk iş insanına, Türk mühendisine ve Türk girişimcisine açılmalıdır. Millilik, sözle değil; kendi insanına sahip çıkmakla gösterilir
Ben Atatürkçüyüm. Atatürk benim kırmızı çizgimdir.
Bu vatan, işgal ordularının Polatlı’ya kadar dayandığı günlerde Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde verilen mücadele sayesinde kurtulmuş, düşman İzmir’de denize dökülmüştür.
Bugün bu topraklarda özgürce yaşıyorsak, bunu başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tüm şehit ve gazilerimize borçluyuz. Bu nedenle Atatürk’e yapılan saygısızlığı hiçbir şekilde kabul etmem.
Atatürk’e hakaret eden, onu hedef alan ya da onun değerlerini küçümseyen herkes, bu milletin ortak değerlerine ve tarihine saygısızlık etmektedir.
Seçim zamanı bir partinin rozetiyle oy isteyip, seçildikten sonra başka bir partiye geçmek seçmene karşı büyük bir saygısızlıktır.
Milletvekilliği de belediye başkanlığı da kişisel bir makam değil, seçmenin emanetidir. İnsanlar oylarını kişilere olduğu kadar temsil ettikleri siyasi görüşe ve partiye de verir.
Fikirleriniz değişebilir, görüş ayrılığı yaşayabilirsiniz. O zaman yapılması gereken nettir: Görevinize bağımsız olarak devam eder ya da milletin hakemliğine yeniden başvurursunuz. Ancak seçmenin verdiği yetkiyi başka bir siyasi yapıya taşımak, demokratik ahlak açısından ciddi bir tartışma konusudur.
Siyasette en çok ihtiyaç duyulan şey; ilke, tutarlılık ve seçmen iradesine saygıdır.
Ya siz ne yiyorsunuz, ne içiyorsunuz? Hiç insanların halini görmüyor musunuz? İnsanlar geçim derdinde, açlıkla mücadele ediyor. Bunun “senin partin, benim partim” meselesi yok.
Biraz kişilik, biraz edep gerekir. İktidarda kim varsa ve insanlar sıkıntı içindeyse, eleştirilecek olan da odur. Bunun CHP’si, AK Parti’si olmaz. Mesele parti değil, insanların yaşadığı sorunlardır.
Ama siz sürekli insanları ayrıştırıyor, kutuplaştırıyorsunuz. Her konuyu parti meselesine çeviriyorsunuz. Sanki tek işiniz bu. Eleştiriye de tahammülünüz yok. Oysa eleştiri, demokrasinin ve sağlıklı bir toplumun gereğidir.
Yazık gerçekten, çok yazık.
İnsan olmak, sadece nüfus cüzdanında “insan” yazmasıyla olmaz. Gerçek insanlık; hakka, hukuka ve adalete sahip çıkabilmektir.
Ortada açık bir hukuksuzluk ve adaletsizlik varken bundan çıkar sağlamaya çalışmak, bunu marifetmiş gibi anlatmak ve övgüyle karşılamak vicdan sahibi insanların yapacağı bir şey değildir.
Bugün başkasının hakkının çiğnenmesini alkışlayanlar, yarın aynı adaletsizlik kendi kapılarını çaldığında en çok adalet isteyenler olacaktır. Çünkü hak, hukuk ve adalet bir kesime değil, herkese lazımdır.
Haksızlığı savunanları, adaletsizlikten beslenenleri ve çıkarı uğruna sessiz kalanları örnek alınacak insanlar olarak görmüyorum. Zira karakter, güçlüden yana durmak değil; doğru olanın yanında durabilmektir.
Asıl rahatsız olduğunuz şey gazetecilik değil, yıllardır alıştığınız sorgusuz sualsiz gazatecilik yapmak . Çünkü gerçek gazetecilik; makamına, mevkiine, partisine veya gücüne bakmadan soru sormaktır.
Daha düne kadar bu bay Kemal hakkında dünya kadar laf söylüyordunuz , bugün ne oldu da savunuculuğuna soyundu? Bu kadar kısa sürede fikir değiştiren nedir?
Ayrıca bir kişi çıkıp “Ben rüşvet verdim” diyor. Bu iddia neden araştırılmıyor? İddiayı ortaya atan kişinin beyanı sorgulanmayacak da, hakkında iddia ortaya atılan kişi kendini aklamak için parçalanırcasına mücadele etmek zorunda mı kalacak?
İnsan sormadan edemiyor: Madem böyle bir iddia var, neden önce bu iddiayı ortaya atan kişi ve söyledikleri araştırılmıyor?
Gazeteciler işlerini yapınca neden bu kadar rahatsız oluyorsunuz? Asıl sorgulanması gereken, yıllardır birçok konuda gazetecilik yapılmaması değil mi?
Bugün yapılan çalışma, gerçek gazeteciliğin ne olduğunu ortaya koymuştur. Sorgulayan, araştıran ve gerçeğin peşinden giden gazetecilik toplumun ihtiyacıdır.
Toplum olarak temizlik konusunda maalesef sınıfta kalıyoruz. Konuşmaya gelince çevre bilincinden, medeniyetten ve sorumluluktan bahsediyoruz; ancak uygulamaya gelince manzara içler acısı.
Bir yere çöp atmamak, sigara izmaritini yere değil çöp kutusuna atmak bu kadar mı zor? Bunun için illa ceza mı kesilmesi gerekiyor? İnsanların biraz duyarlı olması, yaşadığı çevreye saygı göstermesi gerekmiyor mu?
Şehirlerimizin sokakları, parkları, yol kenarları ve otoyolların çevresi maalesef çöplerle dolu. Temiz bir çevrede yaşamak istiyorsak önce kendi davranışlarımızı değiştirmeliyiz. Çünkü çevreyi kirleten de biziz, temiz tutacak olan da yine biziz.
Aylar önce “Turpun büyüğü daha heybede” denilmişti. Bu söz uzun süre siyasetin gündeminden düşmedi. Herkes merakla bekledi; heybede saklanan o büyük turpun kim olduğu üzerine sayısız değerlendirme yapıldı.
Aradan aylar geçti. Beklentiler büyüdü, iddialar ortaya atıldı. Ancak bugün gelinen noktada görünen o ki, heybede saklanan turpun en büyüğü Bay Kemal’miş. Bir dönem geniş kitlelerin desteğini alan, iktidar alternatifi olarak gösterilen ve umut bağlanan Bay Kemal, yaşanan gelişmelerin ardından siyasi tartışmaların ve eleştirilerin merkezindeki isim hâline geldi.
Aylarca merak edilen “turpun büyüğü”nün kim olduğu sorusuna verilen cevap artık çok nettir: Heybedeki en büyük turp Bay Kemal’dir.
Sürekli Müslümanlıktan, kul hakkından, adaletten ve vicdandan bahseden bazı insanların, ortada kesinleşmiş bir mahkeme kararı olmadan insanları suçlu ilan etmelerini ibretle izliyorum.
İnancımıza göre iftira da kul hakkı da büyük günahtır. Hukuka göre ise bir insan, suçu mahkeme kararıyla kesinleşene kadar masumdur. Ancak konu siyaset olunca bazıları savunduğu bütün değerleri bir anda unutabiliyor.
Bir kişiyi desteklemek de eleştirmek de haktır. Ama şu soruyu sormak gerekir: Eğer bugün Ekrem İmamoğlu taraf değiştirip iktidarın yanında olsaydı, aynı kişiler yine aynı suçlamaları yapacak mıydı, yoksa alkışlayacak mıydı?
Adalet, sadece kendi tarafımızdakiler için değil, herkes için savunulduğunda anlam taşır. Peşin hüküm vermek ne hukuka ne de vicdana sığar.
Ben konunun biraz daha farklı değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. İbadetin özü kadar, yapıldığı ortamın temizliği ve uygunluğu da önemlidir. Sonuçta insanlar gün içerisinde lavabo ve tuvalet gibi alanları kullandıktan sonra aynı ayakkabılarla otobüse binip iniyor, çeşitli zeminlerde yürüyor ve bu şekilde ortak kullanım alanlarına giriyorlar. Bu nedenle sadece bir seccade serilmesi, her zaman ortamın ibadet için gerekli temizlik ve uygunluk şartlarını sağladığı anlamına gelmeyebilir.
Ayrıca çalışma hayatında öncelikle görev ve sorumlulukların yerine getirilmesi, ardından uygun ve elverişli bir ortamda ibadetin eda edilmesi de mümkündür. Bu nedenle konunun, gösterişten uzak bir şekilde, ibadetin manevi anlamı ve gerekli şartları dikkate alınarak değerlendirilmesinin daha doğru olacağını düşünüyorum.
Neden acaba, sizin gibi yetersiz ve başarısız yönetim anlayışına sahip kişilerin görevde olduğu dönemlerde parti sürekli oy kaybetti, siz görevden ayrıldıktan sonra ise birinci parti konumuna geldi? Bu durumun bazı çevreler tarafından kabullenilemediği görülüyor.
Daha sonra mahkeme kararıyla yeniden göreve dönmeniz sağlandı. Elbette bu hukuki bir süreçtir ve herkesin buna saygı duyması gerekir. Ancak şahsen ben olsaydım, ortaya çıkan siyasi tablo ve kamuoyundaki değerlendirmeleri dikkate alarak böyle bir görevi yeniden üstlenmeyi doğru bulmazdım.
Birincisi, eğer o koltuklarda oturuyorlarsa bu hizmetleri yapmak zaten onların görevidir; bunu babalarının parasıyla yapmıyorlar.
İkincisi, bir hastanenin büyük olması sağlık hizmetlerinin kaliteli olduğu anlamına gelmez. Hatta hastane ne kadar büyük olursa, hasta insanların bir yerden bir yere ulaşması o kadar zorlaşabilir. Burada önemli olan gösteriş değil, verimlilik ve işlevselliktir.
Asıl sorulması gereken soru şudur: Sağlığı yerinde olmayan, hareket etmekte zorlanan bir hasta o uzun koridorlarda nasıl dolaşacak? Bu konu gerçekten düşünüldü mü? Çünkü sağlık yatırımlarında önemli olan bina büyüklüğü değil, hastaların ihtiyaçlarına ne kadar uygun çözümler üretildiğidir. Şovla değil, gerçeklerle ilgilenmek gerekir.
İnsan ol insan… İnsan olmak hem kolaydır hem de zordur. İnsan olmak; kimseye zarar vermemek, empati kurabilmek, başkalarının hakkına ve hukukuna saygı göstermek demektir. Yapılan bir iyiliği unutmamak, vefalı olmak ve vicdanıyla hareket etmektir. Çünkü gerçek insanlık, sadece kendini düşünmekte değil; başkalarını da anlayabilmekte ve onların haklarını gözetebilmekte saklıdır