Eylül'süz Gel
Ayak sesleri
kısa adımlı
kendinden emin
sirensiz
düdüksüz
postalsız
bir ses
bir güneş penceremde
ya gülüşün olsun
kapının aralığında
ya duruşun dolsun odama
sıcaklığınla
Eylülsüz gel ne olur?
/*/
Ben hep 17 yaşındayım
Demir kapının her açılışında
Her ayak sesinde içime sığmaz yüreğim
Her türlüsünü tattım acının ve ızdırabın
Yalnız seni özlerken kendimi yenemedim
Çünkü; senden gayrısı haram
Şu Metris'in önü bir uzun alan
Bir tek seni sevdim gerisi yalan
Cigara çekmedi canım hiç
Çıkarken havalandırmaya
Olmadı avluda atılmış voltam hiç
Hele masmavi bir denize atılmış oltam
Hiç mi hiç...
İçerde bıraktım dünyayı
Parmaklıklarla bölünmüş olarak
Görmeye alışık gözleri
Ve senin için yazdığım şiirleri, sözleri.
Sana olan aşkımı
Defterlere değil
Metris'in duvarlarına yazdım
Uykusuz geçen geceler akıllara zarar
Kıramazdı beni duruşmada kırılan kalem
Senin görüşlere gelmediğin kadar
Şu Metris'in önü bir uzun alan
Bir tek seni sevdim gerisi yalan
Senin hasretindi hücreme dolan
Yalnız seni sevdim gerisi yalan.
Parmaklıkların elime bulaşan pası
Havalandırmadan gelen hela kokusu
Işık ve ufuksuz hücremde
Gözlerim kuvvet kaybındaydı.
Bir şişin ucundaydı ölüm korkusu
Ve özgürlük kravatlıların avucundaydı
Bir kazaydı gelişin
Ya seni sevişim?
Bir masaldı.
17 yıl 15 gece
Bir ranzaydı yattığım
Bir de oturduğum masaydı
Ben gençliğimin en tutkulu aşkını
Kağıtlara değil
Gönlümün en derin nağralarını
Kalemle değil
Tırnaklarımla
Metris'in duvarlarına yazdım
Ve kanayan ellerime tuz bastım
Çok mektup yazdım sana
Ama hiç yollamadım
Ben sana olan mektuplarımı
Metris'in duvarlarına yazdım
Ve üzerine zarf değil
Mapushane kapılarını kapattım
Şimdi bir şey yok yanımda senden kalan
Şu Metris'in önü bir uzun alan
Benim sevdam gerçek
Senin aşkın yalan
Hücrem değil hasretinle yanarım
Senin için hergün hergün ağlarım
Kanım hep içime akar kanarım
Beni anlamadın ona yanarım...
(Enver Karagöz)
Doğum tarihi: 2 Mayıs 1948 Şavşat
Ölüm tarihi ve yeri: 29 Mart 2007 Almanya
Ecevit O Köye Gitti, Sadece Dinledi… Ağzından Çıkan 4 Kelime Türk Siyasetine Kazındı
Söke ovasında bir sabah.
Toprak var, ama işleyen kimsenin elinde değil. Yıllardır aynı tarlayı süren köylünün üstünde, o tarlanın tapusunu cebinde taşıyan bir ağa var.
Su da öyle. Kanaldan geçiyor, ama kimin bahçesine ne zaman akacağına köylü karar vermiyor.
Göllüce köylüleri bir sabah beklemekten vazgeçti. İş, Ankara'nın koridorlarından çıkıp doğrudan tarlanın ortasına geldi.
O sırada CHP Genel Sekreteri olan Bülent Ecevit köye gitti.
Konuşmadı önce. Dinledi.
Kimin hangi tarlayı kaç yıldır ektiğini dinledi. Suyun kime ne zaman ulaştığını dinledi. Toprağın üstünde kimin alın teri, kimin sadece imzası olduğunu gördü.
Sonra dört kelime söyledi.
"Toprak işleyenin, su kullananın."
Kısacık bir cümle. Ama bir köyün elli yıllık hafızasına yerleşti.
Bu, sadece bir slogan değildi aslında. Ecevit'in kafasındaki toprak reformu, ekonomik adalet, köylü hakkı meselesinin tek satıra sığmış haliydi.
Yıllar sonra "Karaoğlan" olarak milyonların önüne çıkacak adamın siyasi kimliği, işte böyle bir tarlanın kenarında şekilleniyordu.
Devletin en üst makamlarına oturacak bir adam, önce köylünün derdini dinlemeyi öğrenmişti.
Söz bugün hâlâ söyleniyor. Köy değişti, arazi el değiştirdi, çoğu unutuldu.
Ama o dört kelime unutulmadı.
"Toprak işleyenin, su kullananın.
EYLÜL FIRTINASI
12 Eylül 1980/ Acının, gözyaşının, işkencenin 46. yaşı
Eylül sürgünü
Kirpiklerinde damıtıp hüznü
damladı
karanlığı çılgınca delen
begonviller çümbüşte...
melisa türküler söylüyor geceye...
güller halaya durmuş
direnişte ...
sellukanın girdaplarında
kayboldu gece...
bir renk cümbüşü bir telaş selena seslendi tebessümle...
nasıl bu kadar güzelsiniz
nasıl da kardeşçe...
selamladı yakamozlar
dalgalar kumsalı dövdü ...
Eylül güneşi uyanırken güne
birden
kara bulutlar çöktü...
balyozun örsü dövdüğü gibi
gencecik bedenler
tankların, postalların altında
silindir gibi ezildi...
düşlerinden vuruldu
güneşin çocukları...
Direndi
harmanyeri bedenlerden
kalbi yaralı
beyaz güvercin havalandı...
yoruldu cellat
kırık camlı gecekonduda
uzandı yatağına
sırtında binlerce çığlık,
binlerce ah...
ellerinde
Eylül fırtınasının
kalıntıları...
Eylül fırtınasını bu dizelerle anlatmıştım
*
Aşağıdaki sayılar birer rakamdan ibaret değildir. Onlar acıyı yaşayan, birçoğu hayatları yok olan insanları temsil etmektedir.
Darbe Türkiye üzerinde tam anlamıyla bir silindir gibi geçti. Resmi kayıtlara yansıyan birçok insanın işkence gördüğü, kötü muameleye maruz kaldığı. Ancak resmi kayıtlara yansımayan, insanların ruhlarında onarılmaz yaralar açan yaşadıkları acılar. Onlar mı onların ne hesabı tutuldu ne de yazıldı.
Binlerce insan işkence gördü yaralandı idam edildi ve birçok acılar yaşandı.
İşte 12 Eylül askeri darbesi ile yaşananlardan bazıları
12 Eylül 1980 tarihinde Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’in başkanlığında silahlı kuvvetler yönetime el koydu.
Evren ve kuvvet komutanlarından oluşan Milli Güvenlik Konseyi 1983 genel seçimlerine kadar Türkiye’ye ilişkin tüm kritik kararları aldı.
Türkiye Büyük Millet Meclisi lağvedildi. Süleyman Demirel’in Başbakan olduğu hükümet görevden alındı.
1961 Anayasa’sı uygulamadan kaldırıldı.
Bütün siyasi partiler kapatıldı ve mallarına el konuldu.
Parti liderleri gözetim altında tutuldu, yargılandı.
Türk siyasetinin yeniden tasarlandığı ve yaklaşık dokuz yıl süren askeri düzende, 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
İşte 12 Eylül darbesinin kanlı bilançosu
650.000 kişi gözaltına alındı Gözaltına alınanlar:
1.683.000 kişi fişlendi
210.000 dava açıldı.
230.000 kişi sıkıyönetim mahkemelerinde yargılandı
71.500 kişi TCK 141-142-163. maddelerinden yargılandı.
9508 kişi hakkında sivil mahkemelerde dava açıldı. (1980-88 yılları)
98.404 kişi hakkında “örgüt üyesi" olma iddiası ile dava açıldı.: 98.404
21. 764 kişi hakkında Örgüt üyesi oldukları iddiası ile mahkûmiyet kararı verildi.
29.000 kişi hakkında “Yurda dön" çağrısı yapıldı.
14.000 kişi vatandaşlıktan çıkarıldı.
388.000 kişinin pasaportuna el konuldu.
23.700 dernek hakkında “faaliyetten men” kararı alındı.
644 dernek hakkında soruşturma açıldı.
52.000 kişi hükümlü veya tutuklu sıfatıyla cezaevinde kaldı. (1990'da kalanlar)
229 kişi eceliyle öldü
144 kişinin ölümü kuşkulu bulundu.
14 kişi açlık grevinde öldü.
16 kişi kaçarken vuruldu.
74 kişi Çatışmada öldü
73 kişi hakkında doğal ölüm raporu verildi.
43 kişinin "İntihar" ettiğine dair tutanak düzenlendi.
2 kişi hakkında ölüm sebebi belirlenemedi.
171 kişi İşkence sonucu öldürüldü.
9.962 işkence soruşturma davası açıldı. (1982-1988 arası)
544 güvenlik görevlisi hakkında İşkence suçundan dolayı dava açıldı.
1.002 güvenlik görevlisi 1981 yılı Nisan-Mayıs aylarında ödüllendirildi.
1402 Sıkıyönetim yasasına göre 18.525 işlem yapıldı.
7.245 memur hakkında işlem yapıldı.
3.854 öğretmen hakkında işlem yapıldı.
988 güvenlik görevlisi hakkında işlem yapıldı.
266 din görevlisi hakkında işlem yapıldı.
120 öğretim görevlisi hakkında işlem yapıldı.
35 mülki amir hakkında işlem yapıldı.
47 hâkim savcı hakkında işlem yapıldı.
7.233 kişi çalıştıkları bölge dışına sürgün edildi.
4.891 kişinin görevine son verildi.
Cezaevlerinde tutuklu bulunan gazetecilere toplam 3.315 yıl 3 ay ceza verildi.
300 gün boyunca İstanbul gazeteleri yayın yapmadı.
400 gazeteci hakkında toplam 4.000 yıl hapis cezası talep edildi.
31 gazeteci tutuklandı.
13 gazeteci hakkında gıyabi yakalama kararı çıkarıldı.
3 gazeteci silahlı saldırıda öldürüldü.
1989'da yılında 16 günlük gazeteye hakkında 394 dava açıldı.
211 Tazminat davası açıldı.
Açılan tazminat davalarında 12 milyar 848 milyon TL tazminat talep edildi.
39 ton gazete, dergi, kitap yakılarak yok edildi.
40 ton yayın (kitap dergi gazete) imha edilmek üzere el konularak depo edildi.
151 tane Basın özgürlüğünü kısıtlayan yasa çıkarıldı.
927 yayın hakkında yasaklama kararı alındı.
927 film hakkında yasaklama kararı alındı.
7.000 kişi hakkında idam cezası istendi.
517 kişi hakkında ölüm cezasına hükmedildi.
124 kişi hakkında verilen idam cezası Askeri Yargıtay tarafından onaylandı.
259 kişi hakkında idam cezası meclise gönderildi.
50 kişi hakkında verilen idam cezası infaz edildi. İnfaz edilenlerin 18 kişi sol görüşlü, 8 kişi sağ görüşlü , 1 kişi yabancı uyruklu ( Ermeni ), 23 kişi adi suçtan dolayı idam edildi.
***
"ASMAYALIM DA BESLEYELİM Mİ?"
Darbeden sonra ilk idamlar 9 Ekim 1980 tarihinde gerçekleşmiştir. İlk olarak sol görüşlü Necdet Adalı, ardından ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu idam edilmiştir. 19 Mart 1980 tarihinde idama mahkûm edilen Erdal Eren, idam kararı Yargıtay tarafından iki kere iptal edilmiş olmasına rağmen, Millî Güvenlik Konseyi tarafından onaylanan kararla 13 Aralık 1980'de Ankara Merkez Ulucanlar Cezaevi'nde idam edilmiştir.
Kenan Evren, 3 Ekim 1984'teki Muş gezisi sırasında yaptığı konuşmada Erdal Eren'in idamına ilişkin: "Şimdi ben, bunu yakaladıktan sonra mahkemeye vereceğim ve ondan sonra da idam etmeyeceğim, ömür boyu ona bakacağım. Bu vatan için kanını akıtan bu Mehmetçiklere silah çeken o haini ben senelerce besleyeceğim. Buna siz razı olur musunuz?" şeklinde konuşmuştur.
***
12 Eylül askeri darbesi izi yıllarca silinmeyecek şekilde ülkenin üzerinden bir silindir gibi geçmiş insanların hayatlarında kalıcı hasarlar bırakmıştır. İşkence gören birçok kişi ve ailesi bu olayın izini ve acısını yıllarca taşımıştır.
12 Eylül’ü anlatan birçok roman, makale şiir yazılmış film yapılmıştır. Hangisini dinlerken gözlerimiz buğulanmaz, hangisini izlerken gözlerimizden akan yaşlar genzimizi yakmaz.
***
Şair Muzaffer Yıldırım “12 Eylül Günlüğü “isimli şiirinde şöyle anlatır yasakları.
Ne zaman okuyup öğrenmek için
Elimize bir kitap alsak
Toplayıp yakarlar kitaplarımızı
OKUMAK yasak
Tutsak olmuş bir güvercini
Salsak mavi göklere
Hapsederler kuşlarımızı
ÖZGÜRLÜK yasak
Yürekler sevmek içindir diye
Sevmeye kalksak birbirimizi
Mühürlerler duygularımızı
SEVMEK yasak
Bir başımıza usulcana
Bir şey düşünsek geceleri
Tekmelerler başımızı,
DÜŞÜNMEK yasak
Düşlerimizde kendimizle
Gerçekler üstüne konuşsak
Dağıtırlar uykularımızı,
DÜŞ KURMAK yasak
Avutmak için aç çocuklarımızı
Sade su kaynatsak ocaklarda
Dökerler sudan aşımızı
TOK OLMAK yasak
Velhasılı dostlar
İNSAN OLMAK YASAK. “
**
Şair Hayrettin Horoz “Eylül “ isimli bestelenen şiirinde darbeyi şöyle anlatır.
Beni çoktan aştı bu acı
Düştü yüzümden bin kahır
Oturup düşünüyorum
Darbelerin tozunu
Yaşadım diyorum ya ben sana
Birikiyor umutlarım
Kaldı tortuları
En güzel anıların
Eylül geçmiş kapımızdan
Süpürmüş kalıntılarını ışıkların
O güneş parlıyor hala
Ay yine bizim “
Yine de yaşanan o karartıcı ve acı günlere rağmen umudunu koruyabilmek.
***
Çağan Irmak’ın “Çemberimde Gül Oya” dizinde küçük Kara Balık’la konuşmasında şöyle der:
-Sen kitapları seviyor musun?
-Kitapları da çok seviyorum filmleri de çok seviyorum.
-Büyüyünce ne olacaksın bakalım.
-Bilmem
-Okumaya Devam et. Belki bir gün sende güzel hikayeler anlatırsın insanlara. Bu günleri anlatırsın
-Ama bu çok zor ya unutursam
-Çocukken yaşadıklarını hiçbir zaman unutmazsın çünkü hafızanın en temiz en güçlü olduğu zamanlardır çocukluk. Büyüyünce bu günleri unutma. Kitapların yakıldığı. İnsanların fikirleriyle suçlandığı günleri unutma. Unutma ki anlatabilesin bunları. Türkiye’yi sevmeyi anlat birilerine.
Birileri bunu hep yanlış anladı çünkü.
-Ya beni de yanlış anlarlarsa? Ya beğenmezlerse?
-Olsun sen gene de bir hikâye anlat. Beğenen inanan birileri mutlaka çıkacaktır elbet.
***
Bu ülkeyi sevmeyi anlatmak belki de en önemli konu bu. Ön yargısız birbirimizi anlamak.
Yazımı 12 Eylül’ün 17 yaşında yaşı büyütülerek idam ettiği Erdal Eren ve onun gibi adaletsiz yargılanan birçok insan adına aşağıdaki şiirim ile bitirmek istiyorum.
Büyümeyen büyüyemeyen çocuklara.
Asmayalım da besleyelim mi? demişti bazıları...
Acının yaşı olur mu anne?
Ya darağacına fidan asılır mı?
Acıları koynunda saklayan darağacı
Utanıp yaşından ağlamaz mı?
Oysa bir zamanlar o da fidandı
Bunu hatırlamaz mı?
Kalemi kim kırdı anne?
Oysa kırılan kalbimdi
Kimse farkına varmadı
Ben daha çocuktum
Bir gece büyüdüm ya
İnanma sen anne
Kim bilebilir senden daha iyi
Üzülme
Onlara inat büyümeyeceğim
Hep masum
Hep çocuk kalacağım
***
Darbelere karşı olmak insan olmanın sorumluluğudur.
Güzel günlere umutla.
Semihat Karadağlı/güncelleme 09.09.2026
Yararlanılan Kaynak.
1)- Verilere ait bilgiler TBMM kasım 2012 tarihinde açılan meclis araştırma komisyon raporundan alınmıştır.
https://t.co/rOVwxv9e0g
https://t.co/HNxQlmMJbj kayıtlarından alınmıştır.
2)- Çemberimde Gül Oya/Kanal D Dizi/Çağan Irmak
3)- Muzaffer Yıldırım / https://t.co/Rf0l9wRGL4
4)- Hayrettin Horoz/ https://t.co/sdREWZzryU
Güncelleme : 08.09.2025
Görsel: Mehmet Selçuk
Eylüldür. Yedi dağın ardına acı yürür.
Yağmurlar yağar bakıra çalan göğün altında
Çağın aynalarında yurdumun yüzü durur
Eylüldür. Bir güvercin fırtınası dallarda.
Yalnızlığın koro halinde yaşanmışlığı vardır
Birahanelerde öğrenciler, bin türlü yaralarıyla
Elleri titrek, başları önlerine düşmüştür.
Eylüldür. Mor bir ayışığı akar dışarda.
Geceler nasıl bu kadar uzun sürebilir?
Yastıklara gözyaşıyla bir dünya çizerim
Alnımı duvara yaslayıp oturduğum da olur
Işığı yakmaya korkarım, dikkat çekmemek için.
Eylüldür. Suda, toprakta cemreler ölür
Yurdumdan haber götürür dünyaya kuşlar
Acıdır bize kalan, mutluluk değil
O son insan da bir gün gülünceye kadar...
Ahmet Erhan
12 Eylül Faşist Darbesi Üzerine
Prof.Dr.Halil Çivi
11.09.2021
12 EYLÜL 1980 FAŞİST DARBESİ ÜZERİNE KISA NOTLAR.
Bundan tam 41 yıl önce yapılmış olan 12 Eylül 1980 faşist darbesi yapıldığı zaman evli, üç çocuk babası, doktoralı, doçentlik tezi hazırlamakta olan 36 yaşında bir akademisyendim. Bu darbenin yarattığı basķı ve zulümleri iliklerime kadar duyumsayarak, siyasi açıdan da en ağır suçlarla suçlanarak ve Devlet Güvenlik Mahkemelerinde yargılanarak yaşadım. Benim yaşamak zorunda kaldığım bu baskı ve zulümler yüzbinlerce aydınımızın kaderi oldu. Bu aydınların sağcı-solcu denilmeden, bir kısmı korkunç işkencelerden geçti ve boş yere hapis yattı. Bazıları idam edildi ya da gözaltında kayboldu. Bir kısmı işinden ve aşından yoksun bırakılarak açlığa tutsak edildi. Yaklaşık 70.000 civarında aydın ve sanatçımız ise, canını kurtarmak için, başta Almanya olmak üzere Batı ülkelerine kaçmak zorunda kaldı...
Peki 12 Eylül 1980 faşist darbesine nasıl gelindi?
Konuyu, biri dışarda ve biri de içeride olmak üzere iki ana nedene ayırmak gerekir.
A - Dış Nedenler.
İkinci Dünya Savaşından sonra, istisnalar hariç, dünya Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile o zamanki Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) arasında bir rejim ve güç savaşı alanına döndü. ABD, her ne pahasına olursa olsun, SSCB 'ni geriletmek kapitalist- emperyalist serbes piyasa sistemini koruyup genişletmek, yeni mevzi ve müttefikler kazanmak istiyordu. SSCB ise o dönemin kendi rejimi olab pre- komünist- sosyalist, üretim mallarında özel mülkiyeti yasaklayan, Marksist, kurgusal Merkezi Planlı okonomik sistemini ve siyasi rejimini yaymak ve ideolojisini dünyaya kabul ettirmek niyetindeydi...
Bu iki birbine zıt, farklı kutuplardaki devletler arasında başlayan " Soğuk Savaş" stratejileri başka ülkeri de etkilemeye başladı. Her iki tarafın temel silahları ise yeraltı, örtülü ajanlık faaliyetler, askeri, siyasi, ekonomik, kültürel, sanatsal...alanlardaki çok geniş yelpazeli propaganda ( beyin yıkama) faaliyetleriydi. Her iki tarafın temel amacı da aynıydı; başka ülkelerdeki kamu oyunu kendi lehine çevirmek ve siyasi iktidarı kendi tarafına çekmek...dünyaya egemen olmak.
B - İç Nedenler.
Türkiye de bu iki süper güç arasındaki küresel yıkıcı rekabet ve gelişmelerden oldukça geniş boyutlarda etkilendi. Büyük ve giderilmesi olanaksız acılar ve katlanılması devasa boyutlarda olan ekonomik, sosyal, kültürel, ailesel ve bireysel sorunlar yaşadı. İhtilalden önce, siyasiler, sendikalar, üniversiteler, basın, sivil toplum örgütleri, halk sağcı ve solcu olarak iki ana kampa ayrıldı. Karşılıklı olarak kurtarılmış(!) bölgeler, şehirler, mahalleler ve kurtarılmış(!) kamu kurumları oluştu. Yine karşılıklı düşmanlaşma, vuruşma ve öldürmeler yaygınlaştı.Halkın can ve mal güvenliği yok oldu. Günlük olarak ortalama cinayet sayısı 25- 30 kişiye ulaştı. Siyasiler cephelere ayrıldı ve kendilerince taraf oldular.
Türkiye'deki rejim NATO VE Avrupa Birliği bağlantıları nedeniyle Batı ve ABD yanlısıydı.
ABD açısından Türkiye, SSCB ne karşı yaşamsal önemde stratejik bir ülkeydi. Batı kampındakı ülkelerin yaşamsal güvencesi olarak, mutlaka ABD ve Batı yanlısı kalması gerekiyordu. Bu nedenle SSCB ne karşı kominizm karşıtlığı beyin yıkama faaliyetleri çok önemliydi.
Komünistler dine karşıydı öyleyse dinciliğin en geniş boyutlarda desteklenmesi gerekiyordu. koministler ırkçılık ve milliyetçiliğe karşıydı. Öyleyse ırkçılık ve milliyetçilik de körüklenmeliydi. Komünizm aile yapsına karşıydı(!) ve serbes cinselliğı(!) Savunuyordu. Bu durum aile ve ahlak yapımızın yıkımı(!) demekti.
Hatta halk arasındaki düşmanlığı korükleyebilmek için, bu dinci ve milliyetçi iki ideoloji birleştirilerek "Türk- İslam Sentezi" oluşturuldu. Dinci ve milliyetçi partiler desteklenerek antikomünist cephe genişletildi. Bu arada Atatürkçü aydınlar da sol gruba dahil edildi ve SSCB yanlısı olarak yaftalandı...herkes aşırı uçlara savruldu. Artık dış destekli fitneler yeterince mayalanmış ve kıvam kazanmıştı.
Sonuçta ihtilal vaktinin geldiği kanısına varılarak 12 Eylül 1980 günü Kenan Evren başkanlığındaki ABD destekli askeri cunta anayasal düzeni askıya alarak yönetime el koydu. Ancak 13 Eylül 1980 günü yani ihtilalden bir gün sonra, ülkedeki her türlü terörist ve karşılıklı vuruşma faaliyetleri bıçak gibi kesildi. Onun yerine uzun soluklu sayılacak bir basķı, zülüm, işkence ve kıyım furyası başladı....
Peki sonra neler mi oldu?
-Anayasal düzen askıya alındı. Cunta bildirileri anayasal hüküm yerine geçti
- Tüm siyasi partiler kapatıldı. Siyasî parti başkanları tutuklandı.
- Tüm sendikalar, dernekler, her türlü sivil toplum örgütleri kapatıldı. Çoğu sendika lideri tutuklandı. Sendika mallarına el konuldu.
- Üniversitelerde ihbarlar ve sürek avı başlatıldı. Yüzlerce akademisyenin görevine son verildi. Bir kısmı tutuklandı ve yargılandı.
- Türkiye'nin karma ekonomik sistemi yerini serbes pazar ekonomisine bıraktı..
- Siyasi sistemdeki laiklik rotası aşındırıldı. Yeni anayasaya zorunlu din dersleri konuldu.
- Anayasadaki sosyal devlet politikası kağıt üzerinde kaldı...
-.........
Kıssadan hisse:
Bu kısa ancak acı 12 Eylül 1980 ihtilal geçmişimizi belli yaşta olanlara anımsatmak, yeni nesillere ise bilgi vermek ve üzerinde düşünmelerini sağlamak için yazdım.
Siyasi, ekonomik, dinsel, etnik, kültürel, sanatsal ve bölgesel her türlü ayrışma, bölünme, yarılma ve düşmanlaştırmalara varan politikalar devlete ve ulusal birliğimize zarar ve hatta ihanet olarak algılanmalıdır. Yurttaşların eşitliğine, hukukun üstünlüğüne, çoğulcu ve doğru içselleştirilmiş parlamenter demokrasiye, tüm bunların güvencesi olarak da yine gerçek rotasından saptırılmayan laiklik ilkesine sımsıkı sarılmak, ortak aklı, ortak çıkarları ve ortak sorunları, kamu yararına, akılcı ve bilimsel yöntemlerle çözmek gerekiyor . Ayrıştırıcı, ötekileştirici ve düşmanlaştırıcı yaklaşımlardan uzak durmak lazımdır.
Askeri, sivil, dinsel...her türlü darbelere karşı olmak, birlikte, dostça, sevgi barış, huzur ve adalet içinde kalmak en doğru yoldur. Umudumuz gerçek aydınlarımızın ve halkımızın sağ duyulu ve aydınlanmış bilincidir. Demokrasilerde çareler ve umutlar tükenmez. Yeterki demokrasi tükenmesin.
12 Eylül bitmedi.
Üniformasını çıkardı, kurumlara yerleşti.Yasalara yerleşti.
Çalışma hayatına, üniversitelere, siyasete ve insanların zihnine yerleşti.
Aradan 46 yıl geçti. Darbeciler öldü, fakat kurdukları düzenin izleri yaşamaya devam ediyor.
12 Eylül’ün hesabı da bu düzenle hesaplaşılmadan kapanmayacak.
Sol tarihten belgeler, fotoğraflar-141
SAKALLI CELAL
Türkiye’nin ilk sosyalistleri genellikle eğitimli asker ailelerinden çıkmıştır. Örnek olarak Mustafa Suphi’nin babası vali, Nazım Hikmet’in dedesi paşadır. İsteseler devlet bürokrasisinde rahat bir hayatı tercih edebilecekken o dönem illegal olan sosyalist-komünist olmayı seçerek zor bir yola girmişlerdir.
1886 doğumlu olan Sakallı Celal’in babası da paşadır. Hem de ‘Denizcilik Bakanı’ ( Bahriye Nazırı) olacak kadar etkili bir paşadır.
Paşa’nın Galatasaray Lisesi’nde okuyan iki büyük oğlu, padişaha muhalif olarak Jön Türklere katılmış, büyük oğul idam cezasından babasının konumu nedeniyle kurtulup sürgüne gönderilmiştir.
Küçük yaşlarda evde ağabeylerinin kitaplarından okuma yazma öğrenen Celal, Fransızcayı da daha Galatasaray Lisesine başlamadan öğrenmiştir.
Başladığı lisede ‘hak bildiğin yolda gerekirse yalnız gideceksin’ diyen Tevfik Fikret yöneticidir ve Sakallı Celal’i ömür boyu etkileyecektir.
Okul sonrası yurt dışına siyasal bilgiler eğitimi için gönderilmiş, makine mühendisi olmak istediği için okulu bitirmeden geri dönmüştür.
Çeşitli liselerde Fransızca öğretmenliği yaparken, çağdaş düşünceleri nedeniyle sürekli baskı görmüş, sürgünler yaşamıştır.
Yöneticilik yaptığı Ankara’daki liseye ilk kez bir kadın öğretmeni kabul etmiş ve bu nedenle de baskı görmüştür.
Bir amiralin oğlu olarak gemilerde çımacı ve çarkçı başı olarak çalışmaktan çekinmemiştir.
‘Türkiye durmaksızın doğuya giden bir gemidir, bazıları bu geminin güvertesinde batıya doğru koşarak batıya gittiklerini sanırlar’ sözünü belki de o günlerde söylemiştir.
Okumuş ‘cahillere’ karşı söylediği ‘bir insan ancak okuyarak bu kadar cahil olabilir’ sözleri atasözüne dönüşmüştür.
Cumhuriyetin kuruluşunu, ulusal kurtuluş savaşını desteklemiş ama yanlış gördüğü uygulamalarda Mustafa Kemal’i eleştirmekten çekinmemiştir.
Aydın’da incir fabrikasında çalışırken işçilere desteği ve hak arama bilincini öğrettiği için baskıya uğramış, komünist olarak anılmaya başlanmıştır. O baskılar üzerine bir daha hiç kesmemek üzere sakal bırakmıştır. Marks’a benzeyen sakalıyla ülkenin ‘Sakallı Celal’i olmuştur.
Komünist bir delege olarak Sovyetler Birliği’ndeki toplantılara katılmıştır. Ülkede ateizmi ilk dillendiren kişiler arasında olmuştur.
Tanzimat’ın, meşrutiyetin, cumhuriyetin işe yaramadığını görünce unutulmaz cümlesini kurmuştur:
‘Tanzimat ilan ettik olmadı. Meşrutiyet ilan ettik olmadı. Cumhuriyet ilan ettik olmadı. Biraz da ciddiyet ilan etsek!’
Tevfik Fikret’ten Nazım Hikmet’e, Haldun Taner’den Nurullah Ataç’a, Orhan Veli’den Melih Cevdet’e, Ahmet Haşim’den Hıfzı Veldet’e kadar dönemin aydınlarıyla dostluk etmiştir. Ahmet İsvan ve Rasih Nuri İleri’nin hem dostu hem akrabasıdır.
Böyle geniş bir çevresi olmasına ve paşa çocuğu olmasına rağmen hayatı ekonomik zorluklarla geçmiştir. Hiç bir arakadaşının yardım önerisini bu durumda bile kabul etmemiştir. Hatta bir öğrencisinin onun adına açtığı ve sürekli para gönderdiği hesabına hiç dokunmadığı ölümünden sonra anlaşılmıştır.
Mezar taşında ‘bağban, bir gül için bin hare hizmetkar olur’ yazan Sakallı Celal 1962 yılında yaşamını yitirdi.
Aykırı bir filozof olarak hiç bir yazılı eser bırakmadı.
Çok sevdiği öğretmeni Tevfik Fikret’le birlikte Aşiyan Mezarlığı’nda yatıyor.
( Yazıdaki bilgilerin bir kısmı Evrensel Gazetesi ve Denizcilik Dergisi’nden alınmıştır.)
Fotoğraf : Sakallı Celal ( Yalınız)
Çok ilginç değil mi?
Amerika Irak'ı işgal ederken Irak ordusu hiç ortada görünmedi.
Irak ordusunun savaş uçakları hiç kalkmadı.
Tek bir tankı sokağa çıkmadı.
Amerika pikniğe gider gibi elini kolunu sallaya sallaya Irak'a girdi ve ele geçirdi.
Tüm dünya buna şaşırdı.
Peki, neden Amerika bir direnişle karşılaşmadı?
Saddam Hüseyin direnmeden Irak'ı Amerika'ya teslim mi etmişti?
İşgalden sonra ne Amerika ne de CIA bu durum hakkında tek açıklama yapmadı.
Yıllarca bu konu ve soru insanların zihinlerini meşgul etti.
Bu sorunun cevabını bilmek için 1950'de ABD tarafından CIA desteği ile Irak'ta büyütülen "Kesnizani Tarikatını" bilmeniz gerekir.
CIA desteği ile Irak'ta büyütülen bu tarikat Avrupa Amerka ve Orta Asya'ya kadar yayıldı.
Saddam darbe devrim ile Irak'ı ele geçirdiğinde Saddam'a tamamen itaat ettiler.
Saddam da onlara bir şey yapmadı.
Fakat Kesnizani Tarikatı ordu bürokrasi emniyet istihbarata kadar her yere adamlarını sokup ülkeyi içeriden ele geçirdi.
Genelkurmaybaşkanından istihbarat başkanına iç işleri bakanından emniyet amirlerine kadar çoğu kişi Kesnizani Tarikatına bağlıydı.
Tamamen CIA ve MOSSAD kontrolüne girmişlerdi.
Üstelik Saddam'ın eşi ve akrabaları da Kesnizani Tarikatına bağlanmıştı.
Ve Irak Amerika tarafından artık işgal edilebilirdi.
Kimse direnmeyecekti.
Ve Saddam.
Her şeyi anladığında vakit çok geç olmuştu.
Biz çocukken, annelerimiz,
Boyun buğday tanesi kadar uzar deyip,
Arefe günleri mutlaka yıkardı bizi..
Boylarımız çok da uzamadı belki ama,
Yüreklerimiz büyük oldu bizim..
O günlerin güzelliğinden mi,
samimiyetinden mi,
doğallığından mı bilmem ama,
Başka sevdik biz..
Başka inandık..
Başka yaşadık..
Başka çocuklardık, başka ..!
Mutlululuk Peşinizi Bırakmasın
Keyifli Mutlu Akşamlar
Sizlerle Olsun CAN DOSTLARIM
❤️❤️❤️❤️
Uykunuz Kaçsın Diye Söylendi
Ferhan Şensoy o cümlede aslında çok acı bir teşhisi tek bir şakaya sığdırmış.
Uyumak tek başınayken güzeldir, dinlendirir, masumdur. Ama bir toplum kitle halinde uyumaya başladığında o artık uyku değildir; gaflettir, körlüktür, teslimiyettir.
Şensoy şunu demek istiyor: Bir kişi uyursa sadece kendini kaçırır dünyadan. Ama bir millet uyursa; adalet kaçırılır, vicdan kaçırılır, memleket kaçırılır. Herkesin aynı anda "aman bana dokunmayan yılan bin yaşasın" dediği, görüp de görmemezlikten geldiği, sustuğu o kalabalık uykusu, en tehlikeli uykudur.
Çünkü kitle halinde uyumak; yanlışa alkış tutmaktır, celladına aşık olmaktır, kendi mezarını kazarken yorulup kenarda uyuklamaktır.
O yüzden bu söz bir uyku övgüsü değil, bir uyanma çağrısıdır.
KADİR MISIROĞLU'NU, MHP MİLLETVEKİLİ YÜCEL BULUT'TAN DİNLEYELİM!
Ölenin ardından konuşmak, bizim örfümüze pek uygun değil..
..Ama rahmetsiz olsun, bir çok ölen hakkında çok şey söylemiş, çoğu iftira olan yakıştırmalar yapmayı adet edinmişti.
Pek vicdan sahibi değildi.
O zamanlar Ortadoğu Gazetesi'nde köşe yazarlığı yapıyordum.
Birgün elime bu şahsın gençliğinde yaptıklarına ilişkin belgeler ulaştığı gibi, olayın canlı şahitlerinden de dinleme fırsatı bulmuştum.
"Hocaların Hocası" namıyla bilinen merhum İlahiyatçı Mehmet Müftüoğlu'yla yaptığı ortaklık içinde, hacca gitmek için başvuran hacılarımızın parasını nasıl buharlaştırıp zimmetine geçirdiğini " uzun uzun dinledim.
O günlerde bir de Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy'a "pezevenk" demiş ve fakat daha sonra, "Ben öyle birşey demedim." diyerek ortalara düşmüştü.
Oturdum bunun bütün geçmişini kaleme aldım.
Hayatı boyunca yaptığı rezaletleri birbir yazdım.
Ve tabi Mehmet Akif Ersoy'a yaptığı hakaretleri de gündeme getirdim.
Üstelik İNGİLİZ vatandaşlığına geçtiğini de anlattım.
Yazı çok ilgi gördü ve ulusal basının tamamında yer aldı.
Kadir Mısıroğlu çıktı bana ağır mı ağır bir cevap verdi. Ve dedi ki ;
__"Yazıda yer alan herşey iftiradır, dava açıp kendisiyle hesaplaşacağım."
__"Buyur Aç..." dedim.
Sanıyorum elimde hiç bir şey olmadığını düşünüyordu.
Şahsıma 10.000 TL tutarında bir tazminat davası açtı ve kendisine iftira ettiğimi, söylenenlerin hepsinin yalan olduğunu ileri sürdü.
Mahkeme huzurunda tek tek ne kadar iddiam varsa ispatladım.
Bilirkişiler, ses kayıtları üzerine inceleme yaptı ve Kadir Mısıroğlu'nun Mehmet Akif Ersoy'a "pezevenk" dediğini tespit ederek, mahkemeye bu yönde rapor sundular.
Hacıları dolandırdığına ilişkin iddialarım da mahkeme huzurunda ispatlanmış oldu.
* Ayriyetten burada yazmak istemezdim ama, Kadir Mısıroğlu'nun annesi Beyoğlu'nda randevu evinde çalışıyormuş. Bu olay resmi vesikalarda mevcut.
İngiliz vatandaşlığına geçmeyi bile savundu;
__"Çok kibar davrandılar, ülkemde görmediğim nezaketi İngilizlerden gördüm."
gibi saçma sapan şeyler söylemeyi tercih etti.
Uzatmayayım.
Davayı ben kazandım, Kadir Mısıroğlu kaybetti.
Ağzına geleni saydı. Bir hayli kin kustu. Muhatap olmadım. "Tarihçilik" adı altında zehir kusan bu şahsın gerçek kimliğini gözler önüne serdim.
Kimseyle derdim yok...
Ama gençlerimizi kendi ecdadına, kendi mazisine, kendi devlet büyüklerine ve tarihine kim düşman ediyorsa; mazisi mutlaka bir çamur deryasıdır.
Bunu göstermek istedim.
__"Kul Hakkıyla gelmeyin" diyen Yüce Allah'ın huzuruna yüzlerce kişinin hakkıyla gidiyor.
Bir tanesi de benim."
Allah bu milleti, gönlü güzel insanlarla doldursun, Millet olarak rehberimiz, müfteriler değil, gönül kapısını herkese açan Mevlana karakterli önderler olsun."
MHP TOKAT MİLLETVEKİLİ YÜCEL BULUT
Gerçek Coni sayfasından alınmıştır.
Türk olmayanlar gitse keşke diyorum kendi kendime..
Önce Ermeniler beğenmiyorlarsa terketsinler ama Balyan Ailesi’ni ve yaptıkları Çırağan Sarayı, Dolmabahçe Sarayı, Kuleli Askeri Mektebi, Selimiye Kışlası, Gümüşsuyu Askeri Hastanesi, Malta Köşkü ve Bezmiálem Valide Sultan Camii, Ortaköy Camii, Hamidiye Camii, Pertevniyal Valide Sultan Camii ve daha nice dünyanın hayranlıkla izlediği mimarilerini de alsınlar giderken…
Ve Ermeniler giderken kesinlikle Adile Naşit’i götürsünler istiyorum…Onno Tunç’u, usta Ara Güler’i, Ayhan Işık’ı da alsınlar. Cem Karaca da şarkılarını alıp gitmeli ki tam olsun. BİZ den başkası kalmasın…Tiyatronun kurucusu Agop Vartiyan’ı (Güllü Agop) ve ilk opera topluluğunu kuran, ilk operetimiz Dikran Çuhacıyan’ı vs vs vs unutmasınlar. Ermeniler hepsini alıp gitseler keşke diyorum.
Bizim bir tanemiz dünyaya bedeldir.. sadece BİZ ler kalalım.
Rumlar da gitsin istiyorum. Giderken mutlaka o güzel cumbalı ahşap evleri, hayranlıkla izlediğimiz, hiçbirimizin estetikden anlayabilip köyümüzde falan yapmayı bile denemediği, şehirlilerin ise “Ah bir tane satın alabilsek” diye hayal ettiği Rum taş evlerini ve arnavut kaldırımlarını da götürsünler istiyorum. Koca Mimar Sinan’ı .. Ve Selanik türküsünü, o güzel Rum meyhanelerini ve hep içtiğimiz rakıyı da alıp gitmeliler. Kim neyi varsa alsın da gitsin.
Kürtler Yaşar Kemal’i, Ahmed Arif’i, İsmet İnönü’yü, Bülent Ecevit’i, halayları, halk oyunlarını, ağıtlarını, şarkılarını… Deniz Gezmiş’i, Yılmaz Güney’i, Ahmet Kaya’yı, Erol Taş’ı ve Teoman’ı…Ne bileyim işte bütün profesörlerini, öğretmenlerini, kara cahilini vs. alıp da gitmeli.
Araplar Battal Gazi’yi, kebaplarını ve tavlalarını..
Bulgarlar şarkılarını türkülerini, “Ayletme beni”yi, “Arda boyları”nı, damat halayını, şarkıcı Ciguli’yi:) ve akıtmalarını, börek çöreklerini, tatlı bozalarını…taklitleri yapılan komik aksanlarını, Naim Süleymanoğlu’nu ve Sabahattin Ali’yi…alıp da gitmeli.
Çerkesler de terketmeli burayı…Ama terkederken Yeşilçam’dan Türkan Şoray’ı, Türk edebiyatının içinden ise Ömer Seyfettin’i çekip alsınlar istiyorum. Nazım Hikmet Ran ve isterlerse Çerkes Etem’i de götürsünler giderken…
Lazlar fıkralarını, takalarını, horonu, hamsiyi, muhlamayı ve Topal Osman’ı hatta Kazım Koyuncu’yu…Süryaniler ise kaburga dolmalarını, içli köftelerini, şaraplarını, Coskun Sabah’ı ve Anılar şarkısını da alabilmeli giderken mesela…
Romanlar çingeneler toplasın sazlarını, çadırlarını, Neşet Ertaş’ı ve türkülerini de götürsünler istiyorum giderken.
Aynı ırkımız, dilimiz ve dinimizle bir tek BİZ kalalım istiyorum.
Sonra birbirimize bakalım uzuun uzun…
Ve soralım istiyorum.
BİZ kimiz? diye.
V. Doğan Kayıkçı
■Araplar Puta taparken, Türkler Araplardan bin yıl önce Tanrı'yı biliyordu!
■Ne kadar sade ve kalpten bir dua
■Arapların putlara, Perslerin ateşe taptıkları dönemden 800 sene önce, bir ve tek olan Tanrı’ya inanan Türk Hun Hükümdarları şu duayı okurlardı:
■“Ulu Tanrı. Her şeyi yaratan Tanrı. Yenilmez, yıkılmaz, ölmez, bitmez, yitmez, yok olmaz Tanrı. Suyu donduran, buzu eriten, buzdan su yürüten, sudan ırmak coşturan, ırmaktan göl dolduran, gölde balık gezdiren Tanrı.
■Kuru derelere pınar koşturan, ota ağaca can yürüten, ottan ağaçtan çiçek çıkartan, çiçeklerden oğul veren, arıya bal yaptıran Tanrı.
■Günümüzü aydınlatan, gecemizi yıldızlarla süsleyen Tanrı.
■Bize yeni bir yıl veren Tanrı. Bu yıl bize bol ver, bolluk ver! Otumuz otlağımız bol ver. Kulunlarımız kuzularımız bol ver.
■Yapağımız yünümüz, yağımız sütümüz, peynirimiz, kımızımız bol ver.
■Yağmurumuz suyumuz, Avlağımız avımız bol ver.
Urısı, kızı oğulumuz bol ver.
■Anamızı balamızı, oğulumuzu kızımızı, gencimizi yaşlımızı, bu Kara Yer üzerinde hepimizi kara çorlardan sakla, işizlikten bizi esirge Yüce Tanrı.
■Yayımız yaman, okumuz şaşmaz, kılıcımız keskin kıl. Yağının başını munsuz, bileklerimizi güçsüz, yüreklerimizi umutsuz koma.
■Bahar geçsin yaz gelsin, yaz geçip güz gelsin, güz buduna yeğni gelsin.
■Kuzumuz, kulunumuz, oğulumuz çok olsun.
■TÜRK çoğalsın Acun üzre bey olsun.
■Aç, çıplak kalmasın, acun düzen dirlik bulsun.
■Yer ve gök ülüşü için, atalarımız tini için sunduğumuz iduklarımızı una.
Yüce Tanrı.
■TÜRK Budun ilsiz kılma, TÜRK Budun başsız kılma,
■TÜRK Budun töresiz kılma, Hun Budun yüzün yere vurma, TÜRK Budun tutsak kılma, hatun olacak kızlarımızı kun, bey olacak oğullarımızı kul kılma. TÜRK budununu koru.”..
Kaynak : Ronald Cohn Jesse Russell, Tengriism, bookwika, VSD (1 Jan. 2012)
#TürkTarihi, #Türkler, #Türk, #Turk, #𐱅𐰇𐰼𐰰 ,#𐱅𐰇𐰼𐰚#, #Türük
Cezaevinden iznli çıkıp cinayet işleyen sanığa müebbet hapis
#ERZURUM’da hükümlü bulunduğu cezaevinden izinli çıkıp kuzeninin eşi Erdem Özengiz'i (45) boğazını keserek öldüren Nuri Öğmen (45), ‘kasten öldürme’ suçundan müebbet hapis cezasına çarptırıldı.
Olay, 20 Mart günü saat 23.30 sıralarında Yakutiye ilçesi Rabiana Mahallesi 2’nci Park Sokak'ta meydana geldi. Yerde hareketsiz yatan kişiyi görenlerin ihbarı üzerine olay yerine polis ve sağlık ekipleri sevk edildi. Boğazı kesilerek öldürüldüğü anlaşılan kişinin Erdem Özengiz olduğu belirlendi. Olay yerinde yapılan incelemenin ardından Özengiz'in cansız bedeni, otopsi için morga kaldırıldı. Asayiş Şube Müdürlüğü Cinayet ve Gasp Büro Amirliği ekipleri, cinayet şüphelisinin Özgeniz'in eşinin kuzeni Nuri Öğmen olduğunu tespit etti. Cinayet şüphelisi olay yerinin yaklaşık 100 metre uzağındaki evde yakalandı. Emniyetteki ifadesinde cinayeti itiraf eden Öğmen, işlemlerinin ardından sekv edildiği adliyede çıkarıldığı mahkemede tutuklandı.
CEZAEVİNDEN İZİNLİ ÇIKMIŞ
Çeşitli suçlardan 20 yıl kesinleşmiş hapis cezası bulunan Nuri Öğmen’in 11 yıldır cezaevinde olduğu belirlendi. Bayram için 11 günlük izin alarak çıkan Nuri Öğmen’in, ifadesinde dayısının kızının kocası Erdem Özengiz’i namus yüzünden öldürdüğünü söylediği öne sürüldü.
İLK CELSEDE SAVUNMA YAPMIŞTI
Yürütülen soruşturmanın ardından hazırlanan iddianameyle Nuri Öğmen hakkında Erzurum 1'inci Ağır Ceza Mahkemesi'nde dava açıldı.
Nuri Öğmen, ağustos ayında yapılan ilk duruşmadaki savunmasında özetle, "Olaydan bir gün önce maktulün evine iftara gittim. Erdem birden cezaevine girenler hakkında küfretti. Ben de neden öyle söyledin dedim. Bana 'kaç yıldır cezaevindesin çocukların ve ailen ne durumda' gibi sözler söyledi. Evden o gün çıktım. Ertesi gün Erdem beni aradı. Buluşup bir şeyler içelim dedi. Özür dileyeceğini düşünerek tamam dedim. Ben de gidip alkol aldım, birlikte içtik. Çok sinirliydi. Benim tanıdığım eniştem o değildi. Arabaya bindik, gezdik. Telefonda sürekli biriyle görüşüyordu. Borç muhabbeti vardı. Arkadaşını da aradı onunla da küfürleşti. Ben buna tefecilerle ne işin var dedim. Bana 'sen kimsin ki bana bu lafları söylüyorsun, yıllardır cezaevindesin' dedi. Ben onu sakinleştirmeye çalıştıkça bana da küfretti. Gerginlik oluştu, olay 5 dakika içinde gerçekleşti. Elindeki bıçağı alırken ben de elimden yaralandım. Ortam karanlıktı. Elindeki bıçağı alarak ben de savurdum. Eniştemi severdim. Çok pişmanım. Eniştem, o eniştem değildi. Kahvede kumarda kaybetmiş, durmadan tefecilerle görüşüyordu. Her gün acılar içinde kıvranıyorum. Çok pişmanım" dedi.
Davanın bugün ikinci duruşması görüldü. Duruşmaya ölen Erdem Özengiz'in yakınları ile taraf avukatları katıldı. Sanık Nuri Öğmen ise tutuklu bulunduğu Espiye L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’ndan Ses ve Görüntülü Bilişim Sistemleri (SEGBİS) ile salona bağlandı.
‘CANAVARCA HİSLE ÖLDÜRMÜŞTÜR’
Duruşmada Erdem Özengiz'in ailesinin avukatı, yaptıkları araştırmaya göre olay yerinden kaçarak uzaklaşan ikinci bir kişi olduğunu, olay yeri yakınındaki binaların kameralarının toplanıp incelenmesini talep ettiklerini, ikinci bir kişinin kaçarak uzaklaşmasının şüphe arz ettiğini belirtti. Ayrıca yapılan otopsi raporunda 3 tane bıçak darbesinin tek başına öldürmeye elverişli olduğu halde onlar dışında maktulün bedeninde 17 tane daha yarası bulunduğunu ifade ederek cinayetin canavarca hisle işlendiğinin değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. Sanığın 10 yılı aşkındır cezaevinde bulunduğunu, izne çıkar çıkmaz cinayet işlediğini belirten avukat, hiçbir indirim uygulanmayarak adaletin tesis edilmesini talep etti.
‘SANIĞA AĞIR KÜFÜRLER ETMİŞ’
Söz verilen sanık avukatı, "Bu olayın meydana geliş aşamasında canavarca hisle işlendiğini düşünmüyorum. Maktulün akrabalarının beyanlarından da anlaşılacağı üzere genelde küfürlü konuştuğu, olay günü sanığa ağır küfürler ettiği beyanları mevcut. Müvekkilimin beraatini talep ediyorum" diye konuştu.
CEZA ALMASINI İSTEDİLER
Maktul Erdem Özengiz'in eşi S.Ö., kardeşleri A.Ö. ve K.Ö., sanıktan şikayetçi olduklarını ve ceza almasını istediklerini beyan etti.
‘ÇOK PİŞMANIM’
Mahkeme başkanının son sözlerini sorduğu sanık Nuri Öğmen, "Ben çok pişmanım, keşke böyle bir şey yaşanmasaydı" dedi.
MÜEBBET HAPİS CEZASI VERİLDİ
Kararını açıklayan mahkeme, sanığı kasten öldürme suçundan müebbet hapis cezasına çarptırdı. (DHA)
12 yaşındaki Fevzi, alevlerin arasında can dostunu bırakmadı… 🥹🐐❤️
Antalya’nın Serik ilçesinde çıkan orman yangını sırasında yaşanan bir görüntü, Türkiye’nin yüreğine dokundu.
Ailesiyle hayvancılık yapan 12 yaşındaki Fevzi Fırat Aksay, yoğun duman ve alevlerin arasında fenalaşarak yürümekte güçlük çeken “Sarı Kız” isimli oğlağını geride bırakmadı.
Kuzeni Furkan Aslan’ın da yardımıyla, kendisine yakın ağırlıktaki hayvanı sırtına alan Fevzi, metrelerce taşıyarak güvenli bölgeye ulaştırdı.
Yangından kurtardıktan sonra Sarı Kız’ı suyla serinleten ve onunla yakından ilgilenen küçük Fevzi’nin bu davranışı cep telefonu kamerasına yansıdı.
Görüntüler sosyal medyada kısa sürede büyük ilgi gördü. ❤️
Bazen kahramanlık büyük sözlerle değil, en zor anda bir canı geride bırakmamayı seçmekle ortaya çıkıyor.
12 yaşındaki Fevzi’nin Sarı Kız’a olan sevgisi, vicdanın ve dostluğun yaşının olmadığını bir kez daha gösterdi. 🙏
#FevziFıratAksay #Serik #OrmanYangını #CanDostlarımız
BUGÜN;
11 Eylül 1973'te,
sağcı general Augusto Pinochet,
Salvador Allende'nin seçilmiş solcu hükümeti karşı bir darbe başlattı. Pinochet, Allende tarafından önceki ay askerî kuvvetlerinin başkanı olarak atandı ve bu pozisyonu kullanarak darbeyi organize etti.
(İçerik notu: bu gönderi, şiddet ve cinsel şiddetin grafik açıklamaları içerir)
İlk gün, yeni hükümet, milli stadyumda binlerce insanı - çoğunlukla çalışan sınıf aktivistleri ve solcu - topladı ve birçokını öldürdü.
Batılı güçler, ABD ve İngiltere gibi batılı güçler tarafından desteklenen, neoliberal Chicago Boys'ın şiddetli sağcı ekonomik ideolojisini uyguladı.
Dünya çapında gözlemciler, sonuç veren "ekonomik mucize"yi kutladı, ancak gerçeklik, nüfusun büyük çoğunluğu için yaşam standartları düştü, ücretler düşerken ve sağlık, eğitim ve barınma için harcamalar kesildi.
Daha fazla çalışan, direniş etmeye çalışanlar, katledilme, işkence, hapse atılmış veya "görünmez" hale getirilmişler.
Bir rejim tarafından, sistemik olarak tecavüz edilen ve kadınların, özellikle kadınların, köpekler, fareler ve örümcekler tarafından cinsel istismar edilen ve yasadışı olarak hapse atılan 3.000'den fazla insan.
Sonraki 17 yıl boyunca, rejim tarafından 3.000'den fazla insan öldürüldü, 37.000'den fazla kişi yasadışı olarak hapse atıldı veya taciz edildi. Kadınlar, erkekler ve kadınlar, bu katledilenlerin çocukları, onların ebeveynleri öldüğünü bilmeden, patronlar tarafından cinsel istismar edildiler.
Darbelerin Adı Değişir, Zihniyeti Değişmez!
80’ler nostaljisi sürerken: Türkiye’de 80’ler aslında nasıl yaşandı?
Devrimci ve sosyalist fikirlerin bu toprakların her karışına yayıldığı, işçi sınıfı mücadelesinin yükseldiği bir dönemde sermaye ve devlet, büyüyen toplumsal muhalefete karşı 12 Eylül 1980 faşist askeri diktatörlüğünü kurdu.
Binlerce insan gözaltına alındı, tutuklandı ve işkenceden geçirildi; siyasi partiler, sendikalar ve dernekler kapatıldı. Erdal Eren gibi yoldaşlarımız ve Devrimcilere idam sehpalarına gönderildi.
Bugün o karanlık zihniyet farklı bir isimle, farklı bir suretle karşımızda. Dün Kenan Evren’in yaptığı neyse, bugün Erdoğan’ın yaptıkları da odur:
Halkın iradesini gasp etmek, özgürlükleri boğmak, ülkeyi tek adam rejimine mahkum etmek!
Bugün 80’ler çoğu zaman kasetler, renkli televizyonlar ve popüler kültürle hatırlanıyor. Oysa aynı yıllarda Türkiye’nin dört bir yanında işkencehaneler, cezaevleri ve darağaçları vardı.
Bügünde BİZ , sokaklara, meydanlardan darbelere ve halkımızın düşmanlarına karşı mücadelemizi büyütmeye devam edeceğiz!
Faşizme karşı direndik, direneceğiz
CIA güdümlü
12 Eylül 1980
Askeri Faşist Darbesi'nin
zulmünü de unutma,
Bu baskı ve sömürü rejimini yıkacağız, kazanacağız.
Faşizme ölüm halka hürriyet
KAHROLSUN 12 EYLÜL FAŞİST DARBESİ !
ERGÜN KÖKNAR,
23 NİSAN 1934, İSTANBUL,
11 EYLÜL 2000, İSTANBUL,
26. ÖLÜM GÜNÜ
YIL DÖNÜMÜNDE SAYGI,
SEVGİ VE ÖZLEMLE ANIYORUZ...
Ergun Köknar,
23 Nisan 1934, İstanbul,
11 Eylül 2000, İstanbul,
Türk tiyatro, sinema, dizi oyuncusu, tiyatro yönetmeni ve gazeteci.
Ergun Köknar,
Doğum,
23 Nisan 1934,
İstanbul, Türkiye,
Ölüm,
11 Eylül 2000, (66 yaşında)
İstanbul, Türkiye,
Ölüm sebebi
Karaciğer kanseri
Defin yeri
Merkezefendi Mezarlığı, İstanbul
Vatandaşlık
Türkiye
Meslek
Oyuncu, gazeteci
Etkin yıllar
1940-2000
Evlilik
Suna Pekuysal
(e. 1964; ö. 2000)
Çocuk(lar)
Sait Ali Köknar
Ebeveyn(ler)
Sait Köknar
Hayatı
Ergun Köknar, gençlik yıllarında tiyatroya ilgi duyarak amatör topluluklardan Genç Oyuncular içinde yer aldı. Daha sonra Arena Tiyatrosu kurucularından olan sanatçı, Suna Pekuysal ile evlenerek Sait Ali adını koydukları bir çocuk sahibi oldu.
İstanbul Şehir Tiyatroları'nda oyunlar sahneye koydu, dekor ve kostüm ile oyunculuk yaptı.
1964'te Ordu Belediyesi Karadeniz Tiyatrosu'nun kurucusu olmuştur. 1973'te Hürriyet'te başladığı gazetecilik mesleğini, Günaydın, Yeni Günaydın, Bizim Gazete, Dünya gazetesi gibi kuruluşlarda çalışarak deneyimli ve renkli bir "kalem" hâline geldi. Üç filmin senaryosunu yazıp bir filmde de yapım koordinatörü olan Ergun Köknar, ayrıca birçok sinema ve dizi filmde de rol aldı.
Ergun Köknar'ın eşi Suna Pekuysal ve babası Sait Köknar ile birlikte Merkezefendi Mezarlığı'nda bulunan kabri, İstanbul
Özellikle, Şener Şen'in başrolünü oynadığı Milyarder filminde can verdiği "Dombili" karakteriyle tüm halk tarafından tanındı. 2000 yılında Karaciğer kanserinden ölen Ergun Köknar, Merkezefendi Mezarlığı'na defnedildi.
Ergun Köknar, kendisi gibi oyuncu olan Sait Köknar'ın oğludur.
Tiyatro oyunları
Rol aldığı oyunlardan bazıları
Sade Vatandaş Şvayk Hitler'e Karşı - Bertolt Brecht - 1983 - Şan Tiyatrosu, Egemen Bostancı
Sahneye koyduğu oyunlardan bazıları
Gülnihâl - Namık Kemal, İstanbul Şehir Tiyatroları
1963: Dövme Gül - Tennessee Williams, İstanbul Şehir Tiyatroları
1964: Kurt - Sedat Veyis Örnek, İstanbul Şehir Tiyatroları
1964: Topuzlu - Hidayet Sayın, İstanbul Şehir Tiyatroları
1965: Çatıdaki Çatlak - Adalet Ağaoğlu, İstanbul Şehir Tiyatroları
1967: Othello - William Shakespeare, İstanbul Şehir Tiyatroları
1967: Kendini Bulmak (Trovarsı) - Luigi Pirandello, İstanbul Şehir Tiyatroları
1968: Romeo ve Juliet - William Shakespeare, İstanbul Şehir Tiyatroları
Dekorlarını tasarladığı oyunlardan bazıları
İsyancılar - Recep Bilginer
1963: Yedinci Köpek - Çetin Altan
1965: Çatıdaki Çatlak - Adalet Ağaoğlu
1978: Scapin'in Dolapları - Moliére - (Kostüm tasarımı da Köknar'a ait)
Filmografisi
1940: Şehvet Kurbanı
1965: Kan Gövdeyi Götürdü
1965: Bitmeyen Kavga
1965: Kahreden Kurşun
1966: Baybora'nın Oğlu
1966: Çalıkuşu
1966: Çirkin Kral
1966: Akşam Güneşi
1966: Gariban
1967: Karım Beni Aldatırsa
1967: Killing Uçan Adam'a Karşı
1967: Sözde Kızlar
1967: Tapılacak Kadın
1968: İncili Çavuş
1968: Anjelik Ve Deli İbrahim
1968: Bozkırlar Şahini Targan
1968: Habis Ruhlar
1968: Hapishane Gelini
1968: Kadın Değil Baş Belası
1969: Sen Bir Meleksin
1969: Seninle Düştüm Dile
1970: Arım, Balım, Peteğim
1970: Bülbül Yuvası
1970: Kezban Roma'da
1970: Küçük Hanımın Şoförü
1970: Seven Ne Yapmaz
1971: Afacan Küçük Serseri
1971: Altın Prens Devler Ülkesinde
1971: Aşk Uğruna
1971: Cafer Bey İyi, Fakir Ve Kibar
1971: Kezban Paris'te
1971: Üç Kızgın Cengaver
1971: Yumurcağın Tatlı Rüyaları
1971: Zagor Kara Bela
1971: Elmacı Kadın
1971: Hasret
1971: Kurşunla Selamlarım
1971: Şahinler Diyarı
1971: Yalnız Değiliz
1972: Keloğlan'la Can Kız
1972: Merhaba Tatlım
1972: Sarı Öküz Parası
1973: Dertli
1984: Çare Sende Allahım
1984: Ortadirek Şaban
1984: Beş Kafadar
1984: Geçim Otobüsü
1985: Acımak
1986: Ayrılamam
1986: Milyarder
1986: Şalvar Bank
1986: Bebek Davası
1986: Küskünüm
1987: Babamız Eğleniyor
1987: Bütün Kuşlar Vefasız
1987: Damga
1987: Talihsizler
1988: Evcilik Oyunu
1989: Afacan
1989: Gülom
1990: Afacan Ateş Parçası
1991: Şen Dullar
1993: Merhamet
1995: Avrenos'un Müşterileri
1999: Ah Bir Zengin Olsam
1999: Karate Can
LÜTFİYE AYDIN
2 Temmuz 1993’te yaşanan Madımak vahşetinde, yanmaktan kurtulmak için kendisini otelin boşluğuna atan ve ağır yaralanan edebiyat öğretmeni ve yazar Lütfiye Aydın’ın trajik hikâyesi…
Madımak Oteli’nin 109 ve 110 numaralı odalarının pencerelerinden karşı binaya geçiş vardı. Bu yoldan kaçan 31 kişi kurtulmuştu.
Lütfiye Aydın ise eşi, avukat Cafer Can Aydın ile birlikte yangından kurtulabilmek için kendisini otelin apartman boşluğuna bıraktı.
Alevler giderek yükseliyordu.
Herkes çığlık çığlığa can derdindeydi.
Dumandan göz gözü görmüyordu. Bağırıyorlar, yardım istiyorlardı. Güçleri tükeniyor, dumandan zehirlenip bayılıyorlardı.
İtfaiye araçları otele ulaşmaya çalışıyordu. Ancak göstericiler, araçların önüne yatarak itfaiyenin müdahalesini engellemeye çalışıyordu.
Polis havaya ateş açtı.
Nihayet yangını söndürme çalışmaları başlayabildi.
İtfaiye yangına müdahale ederken otel boşluğunun üzerindeki camlar patladı. Kızgın cam parçaları, aşağıda baygın halde yatan Lütfiye Aydın’ın üzerine yağmur gibi yağıyordu.
Gece saat 01.00’de yangın tamamen söndürüldü.
Otelden 35 kişinin cansız bedeni çıkarıldı.
Duvar dibinde olduğu için cam parçalarının fazla isabet etmediği Cafer Can Aydın, kendine gelir gibi oldu. Güçlükle dışarı çıktı.
Onu gören bir polis şaşkınlıkla:
— Başka yaşayanlar var mı?
diye sordu.
Cafer Can, güçlükle eşinin adını söyledi:
— Lütfiye…
Ardından yeniden bayıldı.
Otel hâlâ tütüyordu.
Ve otelden en son Lütfiye Aydın çıkarıldı.
LÜTFİYE AYDIN MORGDA
Polisler, Lütfiye Aydın’ın öldüğünü düşünüyordu. Bir kamyonetin arkasına konularak hastane morguna götürüldü.
Cafer Can, eşinin öldüğüne inanmak istemiyordu. Sabaha karşı, güçlükle morga gitti.
Doktordan eşine son kez bakabilmek için izin istedi.
Doktor:
— Sivri bir şey var mı?
diye sordu.
Cafer Can kalemini verdi.
Kalem, Lütfiye Aydın’ın ayağına batırıldı.
Bir tepki geldi.
Yaşıyordu!
Aradan birkaç saniye geçti.
Lütfiye Aydın sayıklamaya başladı:
— Ce… ce…
Eşi tamamladı:
— Ceren… Ceren…
Ceren, kızlarının adıydı.
Cafer Can bir yandan kızının adını, “Ceren, Ceren…” diye tekrarlıyor, bir yandan da haykıra haykıra ağlıyordu.
Lütfiye Aydın kurtulmuştu.
Ama bu kurtuluş hiç de kolay olmayacaktı.
GATA YANIK MERKEZİ
Lütfiye Aydın’ın vücudu ağır derecede yanmıştı.
Önce Sivas’ta tedavi gördü. Daha sonra Ankara’daki GATA Yanık Merkezi’ne sevk edildi.
Olaydan üç gün sonra, 5 Temmuz’da, GATA Yanık Merkezi’nde gözlerini açtı.
Ne acı bir tesadüftü…
5 Temmuz, kızı Ceren’in doğum günüydü. Ceren o gün 17 yaşına giriyordu.
Doktorlar, o günden itibaren 35 gün sürecek zorlu bir tedavi sürecine başladılar.
Ölü derileri tek tek soyuldu. Yatağı adeta bir küvete dönüştü.
Konuşmakta zorlanıyordu.
En yakınlarını bile tanıyamıyordu.
Lütfiye Aydın’ın Cumhuriyet Pazar bulmacasını çözme alışkanlığı vardı. Hastanedeyken sürekli:
— Bana bulmacamı getirin.
diyordu.
Nedense bulmaca bir türlü getirilmiyordu.
Sonunda bir gün getirdiler.
Dünyalar onun olmuştu.
Kalemi eline aldı.
Fakat öylece kalakaldı.
Harfler birbirine giriyordu.
Zorluyor, tekrar bakıyor, ama bir türlü okuyamıyordu.
Gazeteyi neden daha önce getirmediklerini o zaman anladı.
Okuyamıyordu.
ODASINDAN ÇIKMIYORDU
Aylar sonra hastaneden taburcu oldu.
Eve gelir gelmez odasının perdelerini kapattırdı.
Günlerce odasından çıkmadan, karanlıkta tek başına yaşadı.
Eşi ve kızı, büyük bir sabır ve mücadeleyle onu hayata döndürmeye çalıştı.
Günler, haftalar geçti.
Lütfiye Aydın yeniden okumayı ve yazmayı öğrenmeye başladı.
Zamanla odasından, ardından evinden çıkmaya başladı.
Sokakta, hâline bakıp ne olduğunu soranlara:
— Trafik kazası geçirdim.
diyordu.
Aslında yalan söylemiyordu.
Çünkü gerçekten de öyle biliyordu.
Ne Sivas’ı, ne Madımak Oteli’ni, ne de yangını hatırlıyordu.
Ta ki bir gün…
Odasından katıla katıla ağlama sesi geldi.
Hatırlamıştı.
Tüm olup biteni anımsamıştı.
Hemen bir daktilo istedi.
Yazmak istiyordu.
Belki yazarsa arkadaşlarını, o gencecik insanları geri getirebileceğini düşünüyordu.
Oturdu ve yazmaya başladı.
Sekiz saat boyunca yazdı.
Yarım sayfa ancak yazabildi.
Ama pes etmedi.
Yazmayı bırakmadı.
Lütfiye Aydın bugün hâlâ zor yazıyor, güçlükle konuşuyor.
Onun için Madımak yangını hâlâ sürüyor.
Ya sizin için?
•
Soner Yalçın ✍️✍️
STRATİ KORAKAS’A MEKTUP
Uzun bir geceden geçiyoruz, karanlık bir geceden
Acımasızlığın gecesinden geçiyoruz.
Dün senin yurdunun hapisteydi en güzel çocukları
Şimdi sıra yine benim ülkemde
Güneş hapsedilebilir mi Strati
Bulut hapsedilebilir mi
Hapsediliyor işte...
Selam Strati
Yasu kardeş...
Orada, Atina’da, alçakgönüllü evinde senin
Siesta yapmıştık bir öğle sonrası;
Kanepede oturmuşken yan yana
Ayaklarımız sandalyelere dayalı
Uyuyakalmıştık öyle...
Atina’nın o öğle sonrası sıcağını
Ve o kardeşçe uykuyu unutamıyorum nedense...
Ve akşamüstü, karın, –Flaman asıllı
Ve ikizlerinin anası–
Gitarla bir şarkı söylemişti terasta
–Yitirilmiş bir anneden söz eden–
Ve baban
–Midillili köylü ve göçmen işçi–
Bütün emekçileri gibi halklarımızın
Saygılı, vakur
İçten
Dinlemişti o şarkıyı bizimle birlikte...
Unutamıyorum o şarkıyı
O akşamüstünü de...
Selam Strati
Yasu kardeş
Denize gitmiştik bir başka gün.
Kentin ortasındaki hapishanenin yakınından geçerken
Arabada yanımda oturan ipek bakışlı bir kız
“Albaylar cuntasının döküntüleri
Bu hapishanede yatıyor” demişti
“Dün biz hapisteydik
Bugün onlar
Ve biz denize gidiyoruz, ne tuhaf, değil mi?”
Gülüşmüştük...
Albaylar cuntasının döküntüleri
Yatmaktalar hâlâ o hapishanede
Ve benim yurdumda
İpek bakışlı kızlarımız yatıyor hapiste şimdi
Ve kara gözlü oğullarımız...
Gençliklerini tadamadan daha
Güneşe doyasıya bakamadan
Demir parmaklıklar arkasına kapatılan...
Selam Strati
Yasu kardeş
Unutmak elde mi o güneşi
Yurdunda senin
Binlerce yıl öncesinin beyaz taşlarını aydınlatan
Acılı yurdunu unutmak elde mi senin
O insanca bir yaşamı çoktan hak etmiş olan
Şairler vardır
Ülkelerinin güneşi tutuşur şiirlerinde
Denizleri nefes alır...
Şairler vardır
Şiirleri bayrak gibi yükselir alanlarda
Ve halklarına
Ekmek ve su ve sevinç gibi gerekli...
Ah, o şairler gibi olabilsem ben de
Yetse sesim
Anlatmaya
Yaşadığımız bütün bu şeyleri...
Selam Strati
Yasu kardeş
Bir gece ışıklı bir denizin kıyısında
Şiirlerimi okumuştum sana
“Unuttum nasıldı annemin yüzü...”
Ve sen
“Unutmadım
Demek istiyorsun, değil mi?”
Demiştin
Beni hayran bırakan bir incelikle...
Unutmadım kardeş
Unutmadım
Unutmadım hiçbir şeyi...
Bir türlü baharı getirmeyen bu mayıs ayının
Yağmurlu bir öğle sonrasında
Hapishane ranzasında
Uzanmış yazarken bu şiiri...
Radyoda
Senin ülkenin
O yüreğe işleyen şarkılarından biri
Ve karşıda, koğuşların açıldığı alanda
Şair yüzlü bir asker
Dalmış hayal ederken serbest kalacağı günleri...
Selam Strati
Yasu kardeş
Uzun bir geceden geçiyoruz, karanlık bir geceden
Ama geleceğiz
Geleceğiz üstesinden
Bu acıların da...
Ülkenin ve ülkemin
Bütün yiğit şairleri adına
Yemin ederim
.Aydınlık bir şafağa
Ulaşana kadar
Dövüşeceğime...
Ballı incirlerimiz, nazlı üzümlerimiz
Göklerimiz, denizlerimiz
İpek bakışlı kızlarımız, kara gözlü oğullarımız
Üstüne yemin ederim...
Ve bizi aydınlatan
Bu ortak güneş üstüne...
Maltepe Askeri Cezaevi, Mayıs 1982
(Ataol Behramoğlu)
11 Eylül 1906
Mahatma Gandhi,
11 Eylül 1906'da, bir avukat, düşünücü, aktivist ve Hint politikacısı olan Mohandas Karamchand Gandhi, "Mahatma" ("alma grande" in Hindi) olarak daha iyi bilinen, 11 Eylül 1906'da,
11. Non-Violence Movement'u başlattı.
Mahatma Gandhi,
02 Ekim 1869'da doğdu ve Hint bağımsızlık hareketi ile ilgili Britanya İmparatorluğu'nun koloniyet rejimine karşı en öne çıkan figürlerden biriydi.
Zengin bir aileden gelen biri olduğu için, Londra Üniversitesi Koleji'nde hukuk öğrenme imkanı bulabildi ve İngiltere'deki yasal boşluklardaki uzman oldu.
20 yıl boyunca Güney Afrika'da Hint bir şirket için çalıştı, bu deneyim beyaz nüfuzun "de color" (Afrikalı ve Hintli) yönündeki ırksal ayrımcılığa dair gözlerini açtı.
Bu nedenle, 1906'da sözde "Black Law" uygulandı ve onun aktivizm ve direniş hareketinin 11. Non-Violence ile başlangıcını işaret etti.