“ Diriliş, çalışma yoludur, ucuz derleniş toparlanışlar yolu değil. O türlü toplanışlar, aynı kolaylıkla dağılırlar. Ama, Diriliş Toplanışı, aman vermez güçlüklere rağmen, gerçekleştiği gün, alınteri, gözyaşı ve şehit kanıyla hakikat ateşinde pişerek tuğlalaştığı vakit, onu dağıtacak, çözecek, kıracak güç olamaz.
Diriliş Zaferinin horasanı, ruhun, gönlün ve alnın dökeceği terdir. Kırılmaz, koparılmaz horasan ve harç ancak budur.” (Sezai Karakoç, Çağ ve İlham ll, s.187)
@sarseven Bıkıp usanmadan sadece eleştiri yapıyorsunuz bu çocuklar da popüler mezuniyet törenlerinin etkisinde kendilerince bir program yapmışlar Aydın olarak daha düzgün ve daha etkili alternatif mezuniyet töreni ortaya koyduğunuzda çocuklarımız ona uymadı mı
"Bir parti, her şeyden önce, bir ideale, bir fikre, bir sisteme dayanmalıdır.
...
Fikir ve idealden mahrum olunca, siyasi partiler, ya şahıs kavgalarına dönüştürürler faaliyetlerini yahut da doğrudan doğruya kitleyi avlamak için en basit usüllere başvururlar.
Oysa memleketin ihtiyacı, bir fikir sistemi etrafında, bir ideal ve ahlâk sistemi etrafında toplanmış aydın kişilerin milletle bütünleşerek siyasî hayatta söz sahibi olmalarıdır.
...
Mutlak surette bütün fikir cereyanlarının partileri olmalı ve hepsi birbirine karşı saygı ve sevgi ile kendi yollarını açıklamalı, barış içinde, ikna yoluyla, hangi parti kendini kabul ettirebilirse o iktidara gelmelidir." (Sezai Karakoç, Çıkış Yolu III, S. 14-15
GSM operatörleri resmen halkı soyuyor!
Hepsi de birbirinin aynısı,
İktidar buna acilen dur demelidir.
Kendi kullandığım operatör üzerinden örnek vereyim;
Geçen yıl 1000 TL’ye kullandığım aynı paket, yeni sözleşmede 1,600 TL olmuş!
Sözde Yıllık enflasyon %32.61
Peki @Turkcell yüzde kaç zam yapıyor?
Yüzde 50’nin üzerinde?
Mesela 4 yıldır X mavi tik için 150 TL ödüyorum ve 4 yıldır hiç zam yapmadılar.
Evet ABD’de enflasyon bizden çok düşük. Fakat bizim gözü doymaz şirketler bizdeki enflasyona da uymuyor!
Emekliye, işçiye, memura gelince yıllık enflasyon, şirketlere gelince atış serbest!
Ticaret Bakanlığı acilen bu soygun düzenine son vermelidir!
@Turkcell
@NurhaanSultan@netanyahu Netanyahu cevap verirken İranı aşağılamaya yönelik deyimleri neden kullandığınızı anlayamadım Nurhan hanım. Düzeltmeye muhtaç bir paylaşım olmuş. Üzüldüm.
@FUATUGUR Sayın yazar derdiniz üzüm yemek mi bağcıyı dövmek mi. Suçlu olan çocuklar mı yoksa o çocukların önüne konulan öğretim sisteminin yanlışlıkları mı. Cevap belli. Kendi gençliğimizi yetiştirme yolu bulamayanları çocukları suçlama hakkı olabilir mi?
İEL mi, Sömürgeleşmek mi?
İstanbul Erkek Lisesi mezunu değilim. Bu okulun ne koridorlarında yürüdüm ne sıralarında oturdum ne de mezuniyet cübbesini giydim. Fakat bu memleketin çocuklarına “devşirilmiş”, “velet”, “kolonize beyinli”, “mankurt”, “iğdiş edilmiş” gibi kelimelerle saldırıldığını görünce susmayı da kendime yakıştıramam.
Efendi, sıra şimdi memleketin evlatlarına mı geldi?
Bu çocuklar daha dün sınavlara hazırlanırken “Türkiye’nin en başarılı öğrencileri” diye alkışlanıyordu. Devletin okullarına yüksek puanla girdiklerinde ailelerinin, öğretmenlerinin, şehirlerinin gururuydular. Bugün bir siyasi tartışmanın ortasında kaldılar diye bir anda “devşirilmiş velet” mi oldular?
Bu nasıl dildir? Bu nasıl bir siyasal iştah, nasıl bir kin terbiyesidir?
Memleketin her ilinde o ili temsil eden koca çınar liseler vardı. İstanbul Erkek, Galatasaray, Kabataş, Vefa, Cağaloğlu, Ankara Fen, İzmir Atatürk, Konya Lisesi, Erzurum Lisesi, Bursa Erkek, Trabzon Lisesi ve daha niceleri… Her biri yalnızca bina değildi; şehir hafızasıydı, Cumhuriyet’in eğitim iddiasıydı, yoksul ama zeki çocuklara açılan kapıydı, Anadolu’nun en parlak evlatlarının ortak sofrasıydı.
Şimdi sorulması gereken soru şudur: Bu liseler nerede? Bu liselerin ruhunu kim korudu? Kim bu okulları geleneği, liyakati, disiplini, estetiği, bilim iddiası ve memleket meselesiyle birlikte yaşatabildi?
Meseleyi öğrencilerin üzerine yıkmak marifet midir?
Eğer bu ülkenin çocukları kendi kültürüne yabancılaşıyorsa, eğer bu ülkenin en parlak gençleri geleceklerini Almanya’da, Amerika’da, İngiltere’de arıyorsa, eğer “bu memleket için kalmak” artık bir ideal değil de bir fedakârlık gibi görülüyorsa, bunun suçlusu on yedi yaşındaki çocuklar değildir.
Suçlu biziz.
Bu çocuklara kendi medeniyetimizin özgüvenini aktaramayan biziz. Bilimi, ahlakı, dili, musikiyi, edebiyatı, şehir terbiyesini, devlet fikrini, adalet duygusunu, vatan sevgisini aynı potada eritemeyen biziz. Gençlere ya kuru hamaset ya da köksüz kozmopolitlik dayatan biziz. Bir tarafta ezber sloganlar, diğer tarafta ithal hayranlıklar arasında çocukların aklını da kalbini de sahipsiz bırakan biziz.
Kendi eğitim sistemini yapboz tahtasına çeviren de biziz. Her bakan değiştiğinde müfredatı, sınavı, okul türünü, katsayıyı, yerleştirme sistemini, öğretmen politikasını, dil eğitimini yeniden bozan biziz. Bir nesil LGS’ye, bir nesil SBS’ye, bir nesil TEOG’a, bir nesil başka bir şeye hazırlanırken çocukların omurgasını sınav cambazlığına mahkûm eden de biziz.
Sonra dönüp “Bu çocuklar niye köksüz?” diye soruyoruz.
Köksüzlük çocukların suçu değildir; kökleri kurutanların suçudur.
Evet, bu ülkede sömürgeleşme problemi vardır. Evet, bu ülkede kendi aklını, kendi tarihini, kendi dilini, kendi devlet ciddiyetini küçümseyip Batı’dan gelen her şeyi mutlak hakikat sayan bir zihinsel vesayet damarı vardır. Evet, Düyûn-ı Umûmiye yalnızca bir bina, yalnızca bir borç idaresi, yalnızca Osmanlı maliyesinin çöküş sembolü değildir; bu milletin kendi emeği, kendi vergisi, kendi alın teri üzerinde yabancı denetiminin ne demek olduğunu gösteren tarihî bir yaradır.
İstanbul Erkek Lisesi’nin Cağaloğlu’ndaki tarihî binasının hafızası da bu tartışmadan bağımsız değildir. Bir milletin borçla, kapitülasyonla, dış denetimle, kültürel nüfuzla nasıl kuşatıldığını bilen herkes, eğitim alanındaki yabancı etki meselesini ciddiye almak zorundadır.
Fakat sömürgeleşme eleştirisi yapmak başka şeydir; bu ülkenin çocuklarına bühtan etmek başka şeydir.
Bir okulun yabancı dil programı, diploma denkliği, Almanya ile kurduğu akademik hat, öğrencilerin mezuniyet sonrası hangi ülkeye gittiği elbette tartışılır. Devletin imkânlarıyla yetişen nitelikli insan gücünün başka ülkelere akması da elbette millî bir meseledir. Hatta yalnız İEL değil, Boğaziçi’nden ODTÜ’ye, Bilkent’ten Koç’a, tıp fakültelerinden mühendisliklere kadar bu ülkenin yetişmiş insanını kaybetmesi başlı başına bir beka meselesidir.
(Devam edecek)
II. ƁÖLÜM
Ama bu meseleyi konuşmanın yolu çocuklara “devşirilmiş” demek değildir.
Devlet, kendi yetiştirdiği gencini Almanya’ya, Amerika’ya, İngiltere’ye kaptırmak istemiyorsa önce bu gence burada kalmaya değer bir ülke, çalışmaya değer bir akademi, güvenmeye değer bir hukuk, liyakatle yükselebileceği bir kamu düzeni, nefes alabileceği bir fikir iklimi sunmalıdır.
Sadece “Gitmeyin” demek yetmez.
“Niçin kalalım?” sorusuna cevap vermek gerekir.
İstanbul Erkek Lisesi’nden mezun olup bu ülkeye hizmet etmiş, bürokraside, akademide, tıpta, mühendislikte, sanatta, siyasette, diplomaside, ekonomide önemli yerlerde bulunmuş sayısız insan vardır. Bu okuldan çıkan herkesi “yabancı aklın aparatı” gibi göstermek hem cehalettir hem haksızlıktır hem de memleketin kendi birikimine saygısızlıktır.
Bir okulda yabancı etkiyi tartışacaksak tartışalım. Abitur’un kapsamını, devlet okulu bünyesindeki statüsünü, bu programın Türkiye’nin insan kaynağına etkisini, Almanya’nın eğitim diplomasisiyle ne amaçladığını masaya yatıralım. Hatta daha sert soralım: Bir başka devletin yükseköğretim sistemine doğrudan insan kaynağı hazırlayan mekanizma, Türkiye’nin millî eğitim stratejisiyle nasıl uyumlandırılacaktır?
Bunlar meşru sorulardır.
Ama bu soruları sormak için çocuklara hakaret etmeye gerek yoktur. Bir milleti ayakta tutan şey, kendi evlatlarını azarlama iştahı değil, kendi kusurunu görme ahlakıdır.
Dahası, bu tartışmayı yapanların önce aynaya bakması gerekir.
Yıllardır imam hatipler büyük bir politik yatırım alanı olarak görülmedi mi? Binalar yapıldı, kontenjanlar açıldı, kaynaklar aktarıldı, kadrolar genişledi. Peki arzulanan akademik, ahlaki, entelektüel, estetik ve ilmî seviye yakalanabildi mi? İmam hatipler bu ülkenin en parlak çocuklarının dünyayı ve dini birlikte okuyabildiği, Arapçayı, İngilizceyi, felsefeyi, matematiği, musikiyi, kelamı, fiziği, edebiyatı aynı ciddiyetle öğrenebildiği okullar hâline getirilebildi mi?
Eğer getirilemediyse bunun hesabını kim verecek?
İstanbul Erkek Lisesi’ndeki çocuklara söverek imam hatiplerin arzu edilen seviyeye niçin gelemediği açıklanamaz. Yabancı okullar eleştirilerek millî eğitim kurulmuş olmaz. Bir okulun Almanca eğitimini hedef göstererek Türkçenin, tarihin, felsefenin, bilimin, sanatın ve ahlakın niçin güçlü öğretilemediği sorusu ortadan kalkmaz.
Devlet ciddiyeti, çocukları hizaya sokmakla değil, eğitim sistemini ciddiye almakla başlar.
Bugün durum o kadar vahimdir ki yalnız iktidar değil, iktidar namzetleri de aynı zihinsel zaafın başka yüzlerini sergilemektedir. Bir Alman siyasetçi karşısında fazla mahcup, fazla minnettar, fazla eğik duran muhalefet dili de bu ülkenin özgüven meselesinin parçasıdır. İktidarıyla muhalefetiyle Türkiye’nin temel problemi şudur: Kendi insanına sert, yabancıya mahcup; kendi çocuğuna buyurgan, dışarıya mütereddit bir siyasal karakter.
Bu karakterle ne millî eğitim kurulur ne bağımsız ülke inşa edilir.
Atatürk’ün eğitim anlayışı da yabancı düşmanlığı değildi; tam tersine, yabancının bilgisini alıp kendi milletinin aklıyla yoğurma iradesiydi. Tevhid-i Tedrisat’ın ruhu, eğitimi parçalı sadakatlerden kurtarıp devletin ortak aklına bağlamaktı. Yabancı dil bilen ama kendi dilini hor görmeyen, Batı’yı tanıyan ama Batı karşısında ezilmeyen, dünyaya açık ama kendi milletine yabancılaşmayan nesiller yetiştirmekti.
Bugün ihtiyacımız olan şey de budur.
İstanbul Erkek Lisesi meselesi bize şunu gösteriyor: Türkiye hâlâ kendi seçkin eğitim kurumlarını nasıl yöneteceğine karar verememiştir. Bir yanda yabancı diploma üzerinden kurulan cazibe, diğer yanda bunu yalnız hamasetle bastıracağını sanan siyasal refleks vardır. Bir yanda Batı’ya gitmeyi kurtuluş gören gençler, diğer yanda o gençlere kızıp kendi sorumluluğunu unutan yetişkinler vardır.
Hayır.
Çocuklara bühtan etmeyeceğiz.
Çocukların onurunu politik kavganın mezesi yaptırmayacağız.
Bu memleketin en parlak evlatlarına “velet”, “mankurt”, “devşirme” dedirtmeyeceğiz.
III. BÖLÜM
Ama aynı anda şunu da söyleyeceğiz:
Bu ülke kendi eğitim egemenliğini ciddiye almak zorundadır. Devlet okullarında yürütülen yabancı diploma programları şeffaf, denetlenebilir, millî insan kaynağı stratejisiyle uyumlu ve kamu yararına uygun olmak zorundadır. Almanca, İngilizce, Fransızca öğrenmek kıymetlidir; fakat bir milletin çocukları kendi ülkesine yabancılaşarak değil, dünyayı kendi ülkesi adına okuyarak büyümelidir.
Bizim ihtiyacımız Almanya’ya kızan ama Almanca bilmeyen nesiller değildir.
Bizim ihtiyacımız Almanca bilen, Almanya’yı bilen, dünyayı bilen; ama Türkiye’ye tepeden bakmayan nesillerdir.
Bizim ihtiyacımız Batı’yı reddeden cehalet de değildir, Batı karşısında diz çöken hayranlık da değildir.
Bizim ihtiyacımız, kendi evlatlarını suçlamadan kendi kusurunu görebilen bir devlet aklıdır.
Sıtkımız sıyrıldı artık şu hallerinizden.
Çocuklara söverek vatansever olunmaz.
Okulları çürüterek millî eğitim kurulmaz.
Gençlerin önüne gelecek koymadan beyin göçü engellenmez.
Kendi kültürünü derinlikli öğretemeyenlerin, çocukları kültürsüzlükle suçlamaya hakkı yoktur.
İstanbul Erkek Lisesi’ni tartışacaksak tartışalım.
Abitur’u tartışacaksak tartışalım.
Alman etkisini, eğitim diplomasisini, Düyûn-ı Umûmiye’den bugüne uzanan zihinsel bağımlılık hatlarını tartışacaksak sonuna kadar tartışalım.
Ama memleketin çocuklarını harcamadan tartışalım.
Çünkü bu ülkenin asıl meselesi, çocukların sırtını kime döndüğü değil; yetişkinlerin kendi sorumluluğuna ne zamandır sırtını döndüğüdür.
BATININ DEĞİŞMEYEN AMACI TÜM İSLAM ÜLKESİNİ İSTİLA VE İŞGAL ETMEKTİR
İstanbul, 5 Mart 2026
İran’a yapılan saldırı sadece bu ülkeye yönelik değil, esasta İslam’a karşı bir saldırıdır. Ve bu saldırı, her zaman olduğu gibi, yalnız Batı’nın değil, Kuzey ve Doğu’nundur da.
Bu saldırının anlamı şudur: Batı (Amerika ve Avrupa), nükleer silâh sahibi olabilir, Rusya olabilir, Çin ve Hindistan olabilir, fakat herhangi bir İslâm ülkesi nükleer silâh sahibi olamaz.
Oysa, İnsanlık için büyük tehlike, Batı, Doğu ve Kuzey’dedir. Merkezde olan İslâm, Dünya Barışı için insanlığın tek garantisi, tek şansıdır. İslâm Dünyası uyanıp, bir an önce bir araya gelip, ABD, AB, Rusya ve Çin gibi büyük bir devlet veya Birlik kurmazlar ve nükleer silâh üretecek bir güce erişmezlerse, yakın bir zamanda, Doğu ile Batı arasında çıkacak büyük ve Topyekûn Savaş yüzünden İnsanlık, yok olma, Medeniyet de, taş devrine geri dönme durumuna düşecektir.
Kendilerinde, insanlığı yok edecek korkunç silahların sahibi olmaya hak görenler, sırf caydırıcı amaçla bu silâha sahip olmak isteme hakkını müslümanların ellerinden alamazlar. Hiçbir güç, müslümanlara, ikinci sınıf insan muamelesi yapamaz.
“Bölgemizde nükleer silâh istemiyoruz” diyen hayalperestler daldıkları hülyadan uyanıp, gerçekleri görsünler: bölgemizi ve hatta her tarafımızı, Batılılar, çevremizi de Doğulular ve Kuzeyliler nükleer silâhla doldurmuş ve donatmışlardır.
Batının amacı İslam dünyasına yönelik nihai işgali yapmak ve son darbeyi vurmaktır. Öyle bir işgal ki, bir daha İslam’ın dirilişi vaki olmasın, İslam haritadan silinsin. Tehdit hatta tehditten de öte içinde yaşadığımız gerçek budur.
Bugünün dünyasında büyük Osmanlı Devleti sonrası ortaya çıkan irili ufaklı devletçiklerin büyük devletler karşısında bir başına ayakta duracağını düşünmek ütopyadır. İslam ülkelerinin Batı’ya, Çin’e ya da Rusya’ya dayanarak onlarla sözde iyi ilişkiler kurarak, tavizler vererek varlıklarını sürdürmesi mümkün değildir.
Müslümanların geçmişteki gibi ayrılmalarının ve birbirleri ile kavgalarının mazeretleri yoktur. İslam Âlemi’nin yeniden işgalinden tümüyle bütün Müslümanlar sorumludur. İslam Âlemi ya topyekûn birleşecek ya da topyekûn esarete düşecektir.
Rahmetli Genel Başkanımız Üstad Sezai Karakoç’un Ramazan münasebeti ile 15 Mayıs 2021 de yayınladığı basın bildirisinde ifade ettiği somut öneriler bugün de geçerliliğini korumaktadır:
•“Müslümanlar uyanmalı, ortak değerlerde buluşmalı, Osmanlı Devleti’nin yıkılışından sonra yeri boş kalan Büyük İslâm Devleti’ni kurmalıdır.
•Bu mümkün olmazsa, İslâm Devletleri Birliği’ni kurup etkili bir şekilde karşı koymalıdır.
•İslâm İşbirliği Teşkilatı’nı BM’nin karşısında İslâm Milleti’nin kalesi yapmak lâzımdır.
•ECO gibi geçmişi olan bir kuruluşun da BM Güvenlik Konseyi’nin karşısında İslâm’ın gücünü ve yaptırım kudretini temsil etmesi gerekir.
•ECO’da Türkiye, İran, Pâkistan gibi önemli islâm devletleri yanında türkî cumhuriyetler vardır, arap kesimi zayıftır. Mısır ve Suudi Arabistan’ı da ECO’ya katabilmek mümkün olsa İslâm Güvenlik Kuruluşu gerçekleşir.
•Bunu daha önceleri 5 İslâm devletinin Merkezî İslâm Federasyonu’nu kurması, arkasından da Endonezya, Malezya, Bengaldeş gibi devletlerle Doğu İslâm Federasyonu’nu, Fas, Cezayir, Nijerya, Tunus gibi afrika İslâm ülkeleri ve Arnavutluk, Bosna, Kosova gibi balkan ülkeleri ile Batı İslâm Federasyonu ve tümüyle de İslâm Konfederasyonu kurulmasını çok kez yazdık.
•Şimdi federasyon yerine birlik kurulması önceliklidir. Tek kurtuluş yolu budur.
•En gerekli, en güncel, en hayatî olan budur. Bunun dışındakiler ikinci plandadır. Bir aylık orucun lisan-ı hâl ile söylediği sanırım budur.”
Son olarak 170 kız çocuğumuz başta olmak üzere saldırılarda hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, dost ve kardeş İran halkına sabırlar diliyoruz.
YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ
GENEL BAŞKANI
LÜTFÜ YILMAZ
https://t.co/SljnFjV1r3