Fenerbahçe’nin turu atladığı Lyon maçının hakemi İtalyandı, Romalıydı ve hakem kanaatini hep Fenerbahçe lehine kullandı. Lyon’un isyanıyla turu geçen Fenerbahçe, kurada ayarlanmış gibi hemen Roma’nın grubuna düştü ve ilk maçını da Kadıköy’de onlarla yapacak. Roma’ya Fenerbahçe’yi parçalatacaklar. Roma şu an Avrupa’nın en iyi takımı. Makine gibi adamlar. Peki, bunu neden yapıyorlar? Neden olacak? Fenerbahçe’yi istiyorlar. Ama önce onları kırmaları ve aşağılamaları gerek. Vatikan ve dünya düzeni, sahip olmak istediğine her zaman bu ezberi yapar. Kadıköy’deki Roma maçından sonra ne demek istediğimi anlayacaksınız.
Lâ ilâhe illallah. En üstün zikir budur. Tarikatlar hep bu zikri yapar ama bir gelişim gösteremezler. Farkındalıkları ve hayata bakışları, bir miras kavgasına girecek, devlete kendilerini kullandıracak kadar basittir. Neden olmuyor peki? Kötü bir insan olmalarından ya da zikrin anlamını bilmediklerinden değil. O zikirle hayata bakmayı bilmiyorlar.
“Lâ ilâhe illallah”ı tekrar ediyorlar ama hayatlarındaki ilahları sorgulamıyorlar. Makamı, parayı, lideri, cemaati, devleti, korkuyu ve kendi egolarını o zikrin karşısına koyup tefekkür etmiyorlar. Dilleri “Allah’tan başka ilah yoktur.” derken zihinleri hala kaybetmekten korktukları şeylerin önünde eğilebiliyor. Zikir burada mekanikleşiyor. Çünkü kelime değişmiyor ama o kelimeyle dünyaya bakan bilinç de değişmiyor.
Zikir → tekrar.
Meditasyon → yoğunlaşma.
Tefekkür → anlamı açma.
Farkındalık → anlamın kendine uygulanması.
Tefekkür Meditasyonu → bunların birleşerek bilinci dönüştürdüğü yöntem.
Marifet → bu dönüşümün insanda doğurduğu derin idrak.
Doğru zikrin formülü budur. Zikir yalnızca dilde dönen bir tekrar değildir. Tekrar başlangıçtır; amaç değildir. Kelimeyi tekrar ederek zihni bir merkeze toplarsın. Meditasyonla dikkati orada tutarsın. Tefekkürle söylediğin sözün anlam katmanlarını açarsın. Farkındalıkla o anlamı başkalarına değil, önce kendine uygularsın. Bunların tamamı birleştiğinde ise zikir, yaptığın bir ibadet olmanın yanında seni dönüştüren bir iç çalışma haline gelir.
Ekrem İmamoğlu iktidar olacaksa, karısına neden bu kadar zulmediliyor? Emine Erdoğan’a ve Hayrünnisa Gül’e de zulmedildi, onlarla hep alay edildi. Dünya sistemi böyle. Kırmadan, aşağılamadan kimseye bir saltanat vermez. Çünkü kırdığında itaat üretirsin. Bu sadece Arif’te işe yaramaz. Arif’i kırarsan hayatının en büyük hatasını yaparsın. O, bundan itaat yerine farkındalık üretir ve senin en büyük sıkıntın olur. Ama geri kalan herkes için doğrudur. Kırdığını, aşağıladığını kendine bağlarsın. Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel’e şimdi bunu yapıyorlar.
AKP’yi yönetime getiren dünya düzeni, öncesinde onları 28 Şubat paşalarına hep ezdirdi. Ama öyle böyle bir ezilmek değil. Bunların gözü önünde karılarını, kızlarını yerlerde sürüklediler, hepsine daha cezaevine götürürken yolda işkence ettiler. Çünkü onlara 25 sene sürecek bir saltanat vereceklerdi. Daha çok itaat etmeleri, daha çok teslim olmaları gerekiyordu. Bunun için de daha çok kırılmaları. Şimdi aynı ezberi CHP’lilere yapıyorlar. Tamam, AKP’nin saltanatı gibi uzun sürmeyeceği için CHP’ye aynı sertlikle girmiyorlar; onları sadece tutup cezaevine atıyorlar ama ezber hiç değişmiyor. Önce kır, sonra iktidarı ver; verdiğin iktidarı da bir lütuf gibi göstererek kendine bağla.
Madem hayatın her alanında kazanan bir karaktere bürünmek istiyorsunuz, o zaman duygusal bir oğlan olarak yaşayamazsınız.
Duygusal olmayın demek, duygusuz bir taş olun demek değildir.
Üzülürsün, öfkelenirsin, hayal kırıklığına uğrarsın.
Fakat hissettiğin şey, yapacağın eylemi ve alacağın kararı yönetemez.
DUYGU BİLGİ VERİR, EMİR VERMEZ.
Bir kız tarafından reddedilip daha sonra “Benim hiç kız arkadaşım olmayacak.” diye karalar bağlamak çocukluktur.
Bir işte başarısız olup “Ben hiçbir zaman başarılı olamayacağım.” demek de aynı çocukluğun başka kıyafet giymiş hâlidir.
Bir kadının seni reddetmesi, bütün kadınların seni reddedeceği anlamına gelmez.
Bir işin başarısız olması, senin başarısız bir insan olduğun anlamına gelmez.
Sadece o teklif, o yöntem, o zamanlama veya o eşleşme çalışmamıştır.
Sonucu okuyup yoluna devam edeceksin.
Hayatın hangi alanında eyleme geçersen geç, mutlaka negatif bir dönüş alacaksın.
Satış yaparsan “Hayır.” cevabı duyacaksın.
Bir kadınla tanışırsan reddedileceksin.
Bir iş çıkarırsan eleştirileceksin.
İnsanlara liderlik edersen arkandan konuşulacaktır.
Ortaya bir iddia koyarsan o iddianın altında kalma ihtimalin olacaktır.
Mesele negatif sonuç almamak değildir.
Negatif sonucun karakterini dağıtmasına izin vermemektir.
Duygularına hükmedemeyen insanla uzun vadeli iş yapılmaz.
Çünkü bugün öfkelenir karar değiştirir, yarın üzülür sözünden döner, ertesi gün korkar başladığı işi bırakır.
Böyle bir adamın direksiyonunda aklı değil, o günkü ruh hâli oturuyordur.
Umursamazlık da hiçbir şeyi iplememek değildir.
Umursamazlık; bir reddi, kaybı veya eleştiriyi kendi değerine saldırı olarak görmemektir.
Her zaman rahat, soğukkanlı, pozitif ve kendini tanıyan bir adam olmalısınız.
Ağzınız laf yapmalı, gözünüz kara olmalı, sinir sisteminiz sağlam kalmalı.
Bir “Hayır” cevabında yıkılan adam, hayatın büyük darbelerinde paramparça olur.
Daha kendi duygularına hükmedemeyen adam parasına, ilişkisine, işine veya hayatına nasıl hükmedecek?
HİSLERİNİ YAŞA AMA DİREKSİYONA OTURTMА.
Direksiyonda her zaman aklın, iraden ve karakterin olsun.
İnsanlar huzuru hep bir kaçışta arar.
"Şu işi bıraksam, şu şehirden gitsem, bir dağ başına çekilsem, o zaman huzur bulurum" der.
Ama tasavvufun en derin sözlerinden biri tam da bunu çürütür: Halvet der encümen.
Yani "kalabalığın içinde yalnızlık."
Halkın içinde, ama Hak ile olmak.
Çarşının ortasında, ama iç dünyanda dingin kalabilmek.
Dağa çıkıp huzur bulmak kolaydır çünkü orada seni bozacak hiçbir şey yoktur.
Kimse sana bağırmaz, kimse seni sınamaz, hayat seni zorlamaz.
Ama o huzur, senin gücün değildir ortamın sessizliğidir.
Dağdan indiğin, çarşıya, kalabalığa, hayatın gürültüsüne döndüğün an, o huzur dağılır.
Çünkü onu sen taşımıyordun dağ taşıyordu.
Asıl mertebe ise.
Gürültünün, kalabalığın, stresin tam ortasında, içindeki o sessizliği koruyabilmek.
İşte o zaman huzur senindir çünkü onu bir yere borçlu değilsin, kendi içinde kuruyorsun.
Dağdaki huzur ödünçtür çarşıdaki huzur mülktür.
Bu yüzden derler ki.
Dağa çıkan kaçandır. Çarşıda huzurlu olan varmıştır.
Kaçmak kolaydır.
Herkesten, her şeyden, hayatın yükünden uzaklaşıp bir köşeye çekilirsin ve orada sahte bir dinginlik yaşarsın.
Ama o dinginlik bir sınav vermedi.
Gerçek huzur, hayattan kaçarak değil hayatın tam içinde, sınanarak kurulur.
Şöyle düşün.
Bir mürit, dağda yıllarca inziva yapıp "erdim" sanır.
Sonra şeyhi onu şehre, çarşıya, insanların arasına gönderir.
Ve orada, ilk hakaret, ilk haksızlık, ilk sıkıntı karşısında o "erdiği" huzur bir anda dağılır.
Çünkü onunki gerçek değildi sadece dokunulmamıştı.
Asıl derviş, dağda değil, çarşıda belli olur.
Bu yüzden gerçek olgunluk, hayattan kaçmak değil hayatın içinde, ama ona esir olmadan yaşayabilmektir.
İşe gidersin ama ruhun satılmaz.
Kalabalığın içindesindir ama kaybolmazsın.
Gürültünün ortasındasındır ama içinde bir sessizlik taşırsın.
Bedenin çarşıdadır, ama kalbin halvettedir.
Sen huzuru bir yerde arama bir dağda, bir tatilde, bir kaçışta.
Gittiğin her yere kendini de götürürsün..
İçeride huzur yoksa, dünyanın en sakin dağında bile huzursuz olursun.
Ama içeride huzuru kurduysan, en kalabalık çarşının ortasında bile dingin kalırsın.
Kaçma.
Kal ve kalabalığın içinde yalnız olmayı öğren.
Asıl marifet, dağın sessizliğinde huzur bulmak değil hayatın gürültüsünde onu kaybetmemektir.
ÇÜNKÜ HUZUR, DÜNYANIN SUSMASI DEĞİLDİR DÜNYA BAĞIRIRKEN İÇİNDEKİ MERKEZİN YERİNDEN OYNAMAMASIDIR.
Rusya, hayvanlara kötü muameleyi beş yıla kadar hapis cezasıyla cezalandıran bir yasa çıkardı. Saldırının hayvanın ciddi şekilde yaralanmasına veya ölümüne yol açması, çocukların önünde gerçekleşmesi ya da internette yayımlanması durumunda cezalar daha da ağırlaşıyor. Putin aslında iyi biri de koltuğu onu böyle yaptı. Koltuk her zaman insanı aşağı çeker.
NEDEN HER YERDE ÇIPLAKLIK VAR?
Cinsellik tarih boyunca dikkat çekti, sattı ve satmaya devam edecek.
Çünkü insan zihni; hayatta kalma, tehlike, statü ve üreme açısından önemli gördüğü sinyallere diğer uyaranlardan daha hızlı yönelir.
Fakat bu konuyu sürekli anlatılan “sürüngen beyin” masalıyla açıklamak eksik kalır.
Güncel nörobilime göre beynin içinde tek başına çalışan ilkel bir kertenkele yoktur.
Beyin; dikkat, dürtü, ödül, hafıza ve karar sistemlerinin birlikte çalıştığı büyük bir ağdır.
Cinsel bir görüntüyle karşılaştığında amigdala görüntünün önemini değerlendirir, hipotalamus bedensel uyarılmaya katılır, ventral striatum ödül beklentisini işler ve dikkat sistemleri gözünü o görüntüye çevirir.
Dopamin de insanların zannettiği gibi yalnızca “haz hormonu” değildir.
Dopamin sana:
“BU ÖNEMLİ OLABİLİR.
BURAYA BAK.
BUNU HATIRLA.
BUNUN DEVAMINI ARA.”
mesajını taşıyan öğrenme ve motivasyon mekanizmasının parçalarından biridir.
Sistem tam olarak buradan girer.
Reklamı hazırlayan herkesin nörobilim uzmanı olması gerekmiyor. Buna ihtiyaçları da yok.
Çünkü algoritma, milyarlarca insan üzerinde her gün milyarlarca küçük deney yapıyor.
Hangi görüntüde durdun?
Hangisini tekrar izledin?
Neye tıkladın?
Hangi bedene bakarken ekranda iki saniye daha fazla kaldın?
Ne zaman yalnızdın?
Hangi saatlerde iraden daha zayıftı?
Sisteme bunları sözlerinle anlatmana gerek yok. Parmağın zaten seni ele veriyor.
Bir içerikte biraz fazla durduğun anda algoritma bunun benzerini önüne getiriyor.
Sen tekrar bakıyorsun, algoritma ilgini doğruluyor ve akışın yavaş yavaş cinselleşiyor.
Bir süre sonra “Neden karşıma sürekli bunlar çıkıyor?” diyorsun.
Çünkü algoritmaya ne istediğini ağzınla değil, davranışlarınla öğrettin.
Cinsellik bu yüzden dizilerde, filmlerde, kliplerde, reklamlarda ve sosyal medyada sürekli kullanılır.
Fakat burada doğru cümle “Cinsellik her şeyi sattırır.” değildir.
Araştırmalar cinsel içeriğin reklamın kendisini daha akılda kalıcı yapabildiğini, buna rağmen markayı hatırlama veya satın alma isteğini aynı ölçüde artırmadığını gösteriyor.
Yani bazen ürünü değil, yalnızca çıplaklığı hatırlıyorsun.
Adam sana arabayı satamıyor fakat gözünü ekranda tutuyor.
Zaten dikkat ekonomisinde ilk satılan ürün araba, kıyafet veya parfüm değildir.
İLK SATILAN ÜRÜN SENSİN.
Dikkatin satılır.
Bakışın satılır.
Ekranda geçirdiğin süre satılır.
Tıklaman, arzun ve yalnızlığın satılır.
Hiperseksüelleştirilmiş toplumların ortak özelliği çok fazla cinsellik yaşamaları değildir.
Tam tersine bazen gerçek yakınlığın azaldığı, buna karşılık cinsel görüntünün her yere yayıldığı toplumlardır.
Beden metaya dönüşür.
Mahremiyet gösteriye dönüşür.
Arzu tüketime dönüşür.
İnsan karşısındaki kişiyi tanımadan bedenini tüketmeye başlar.
Temas azalırken görüntü çoğalır.
İlişki kurmak zorlaşırken cinsel içeriğe ulaşmak kolaylaşır.
İnsanlar birbirine dokunamaz hâle gelir fakat günde binlerce bedeni parmaklarıyla kaydırır.
Buradaki asıl çelişki budur.
Aşırı uyarılan insan, daha tatmin olmuş insan değildir.
Sadece sıradan uyaranlara karşı daha çabuk sıkılan, sürekli yenilik arayan ve dikkatini yönetmekte zorlanan insan hâline gelebilir.
Özellikle pornografiyle şartlanmış bir beyinde küçük bir görüntü yalnızca görüntü olarak kalmaz.
Görüntü çağrışımı tetikler.
Çağrışım arzuyu tetikler.
Arzu aramayı tetikler.
Arama pornografiyi tetikler.
Pornografi geçici rahatlamayı getirir.
Geçici rahatlama davranışı tekrar öğretir.
Bir süre sonra canın gerçekten istediği için değil; sıkıldığında, gerildiğinde, yalnız kaldığında veya gece yatağa girdiğinde otomatik olarak aynı döngüye girersin.
Bağımlılık yalnızca haz aramak değildir.
RAHATSIZLIKTAN KAÇMAK İÇİN AYNI KAPIYI TEKRAR TEKRAR KULLANMAKTIR.
Sürekli cinsellik düşünmen her zaman libidonun yüksek olduğu anlamına gelmez.
Bazen beynin sürekli cinsel ipuçlarıyla bombardımana tutuluyordur.
Bazen yalnızsındır.
Bazen streslisin ve zihnin en hızlı rahatlama kapısını arıyordur.
Bazen de kendi elinle eğittiğin algoritma sana başka hiçbir şey göstermiyordur.
Burada bütün suçu sisteme atıp kendimizi temize çıkaramayız.
Sistem seni tanıyor olabilir fakat telefonu eline alan sensin.
İçeriğe bakan sensin.
Aynı hesaba tekrar giren sensin.
Algoritmaya ne istediğini öğreten yine sensin.
Artık öyle bir çağdayız ki insan bilinçli şekilde “Hayır.” demediği müddetçe, kendi rızasıyla başkasının yazdığı programa dahil oluyor.
Sistem seni zincirlemek zorunda değil.
Sana hoşuna gidecek bir şey gösteriyor ve zinciri kendi elinle takmanı bekliyor.
Peki ne yapacaksın?
Cinsellikten ve çıplaklıktan tamamen kaçamazsın.
Fakat neyi tükettiğini seçebilirsin.
Seni tetikleyen hesapları takipten çıkar.
“İlgilenmiyorum” seçeneğini kullan.
Gece telefonu yatağa götürme.
Tuvalette ve banyoda ekran kullanma.
Otomatik oynatmayı ve gereksiz bildirimleri kapat.
Akışta karşına çıkan görüntüde durup algoritmayı besleme.
Dürtü geldiğinde bulunduğun yeri değiştir, ayağa kalk ve on dakika başka bir eyleme geç.
En önemlisi ne zaman tetiklendiğini kaydet.
Yalnızken mi?
Stresliyken mi?
Gece mi?
Reddedildiğinde mi?
Canın sıkıldığında mı?
Tetikleyicini bilmeyen insan, iradesini neye karşı kullanacağını da bilemez.
Cinselliği düşman ilan etmeyin.
Cinsellik insan doğasının parçasıdır.
Düşmanınız cinsellik değildir.
Dikkatinizin, arzunuzun ve davranışlarınızın sizden habersiz yönetilmesidir.
Hiçbir düşmanınız olmadığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz.
Fakat karşınızda sizi şahsen tanıyan, karanlık bir odada plan yapan tek bir adam olmak zorunda değildir.
Sizi sizden iyi tanımaya başlayan bir veri sistemi yeterlidir.
ALGORİTMA SENİ ZORLAMAZ.
SENİ İZLER.
ZAYIF NOKTANI ÖĞRENİR.
SONRA ÖNÜNE TAM OLARAK HAYIR DİYEMEDİĞİN ŞEYİ KOYAR.
Bu devirde özgürlük her istediğini tüketmek değildir.
ÖZGÜRLÜK, ÖNÜNE KONULAN ŞEYE HAYIR DİYEBİLMEKTİR.
Biri sana bir anda, sebepsiz yere övgüler yağdırmaya başladıysa dur ve dikkat et.
Çünkü övgü her zaman masum değildir.
Bayram değil seyran değil, enişten seni niye durduk yere öptü?
İnsanların çoğu bir iltifat duyunca hemen yumuşar, gardını düşürür, karşısındakine güvenmeye başlar.
Ve tam o an, en savunmasız oldukları andır.
İltifat, insan zihninin en zayıf kapısıdır.
Çünkü hepimizin içinde onaylanma, değerli görülme, beğenilme açlığı vardır.
Biri o açlığı doyurduğunda, beynin ona karşı bir borç hisseder "bana bu kadar güzel şeyler söyledi, ben de ona bir şey vermeliyim."
Buna karşılıklılık kuralı denir ve manipülatörler bunu içgüdüsel olarak bilir.
Önce seni överler, gardını düşürürler, sana kendini iyi hissettirirler sonra da o borç duygusunun üstüne asıl isteklerini koyarlar.
Övgü, kapıyı açan anahtardır asıl niyet, o kapıdan sonra içeri girer.
O yüzden dikkatli ol.
Sana bir şey satmaya çalışan, önce seni över.
Senden bir iyilik isteyecek olan, önce ne kadar özel olduğunu söyler.
Seni kullanmak isteyen, önce seni göklere çıkarır.
Bu, her iltifatın kötü olduğu anlamına gelmez tabii.
Gerçek, içten bir takdir de vardır ve o çok değerlidir.
Ama ikisini ayırmayı öğrenmen lazım.
Peki fark nedir?
Gerçek övgü, bir şey istemeden gelir.
Söylenir ve orada biter.
Karşılığında hiçbir şey beklenmez.
Manipülatif övgü ise bir girizgahtır.
Arkasından hep bir "acaba", bir "rica", bir "senden şunu isteyecektim" gelir. Övgü, isteğin yem'idir.
Basit bir test yapabilirsin.
Biri seni abartılı bir şekilde övdüğünde, kendine sor
"Bu kişi benden ne isteyecek?"
Eğer övgünün hemen ardından bir talep geliyorsa, o övgü sana değildi senin "evet" demene ödenen bir peşinattı. :)
Bir hatırlatma:
Kendi değerini dışarıdan gelen övgülere bağlarsan, seni öven herkes seni yönetebilir.
Çünkü onayına muhtaç olduğun kişi, senin efendin olur.
Ama kendi değerini içeride kurduysan, iltifat seni sarhoş etmez sadece hoşuna gider ve geçer.
O zaman kimse seni bir övgüyle satın alamaz.
Gerçekten güçlü insan, övgüyle şişmez, eleştiriyle çökmez.
ikisinii de dışarıdan gelen birer bilgi olarak alır, ama değerini ikisine de teslim etmez.
O yüzden bir dahaki sefere biri seni beklenmedik şekilde göklere çıkardığında, gülümse ama gardını da düşürme.
Bedava görünen o iltifat, çoğu zaman en pahalı olanıdır.
Bazı insanlar egolarını yenmez, yalnızca ona manevi bir kimlik giydirir.
Eskiden insanları parasıyla ve görünüşüyle küçümserken şimdi “Benim frekansım yüksek.” diyerek küçümser.
Kendisine katılmayan herkesi uykuda, bilinçsiz veya düşük boyutlu ilan eder.
Sürekli sevgiden, ışıktan ve birlikten bahseder fakat en küçük eleştiride içindeki bütün karanlık ortaya çıkar.
Bu maneviyat değildir.
Kutsal kelimelerle süslenmiş üstünlük kompleksidir.
Gerçek maneviyat, insanı herkesten üstün olduğuna inandırmaz.
Kendi karanlığını, nefsini ve sınırlarını görmesini sağlar.
Ruhsal olarak yükseldiğini düşündükçe burnun da yükseliyorsa, yükselen şey ruhun değildir.
İnsanlar sermayelerinin olmadığını söyler fakat her gün saatlerini başkalarının hayatını izleyerek harcar.
Para kaybettiğinde üzülüyorsun fakat dört saatini akışta öldürdüğünde hiçbir şey olmamış gibi davranıyorsun.
Oysa paranı tekrar kazanabilirsin, geçen zamanını kazanamazsın.
Hiç paran yoksa zamanın sermayendir.
Vaktin azsa dikkatin sermayendir.
Bir konuya uzun süre odaklanabiliyorsan, günümüzde insanların büyük bölümünde olmayan bir süper güce sahipsin.
Telefon yalnızca zamanını tüketmez.
Öğrenebilecek, üretebilecek ve ileride para kazanabilecek karakterini de yavaş yavaş eritir.
Fakirlik cepte başlamaz.
Dikkatin sürekli başkaları tarafından parçalandığında başlar.
Dikkatin yeryüzündeki en değerli varlıktır.
En büyük süper gücün odaklanma yeteneğindir.
Silivri açıklarında iki gemi çarpışıyor: Biri İMAMOĞLU, diğeri ALSU. İMAMOĞLU isimli gemi batıyor, ALSU ise ayakta kalıyor. Tamam. Masonların Ekrem İmamoğlu’na ve takipçilerine verdiği mesaj tam da burada başlıyor: “Seni batırdık. Sana çarpanı ise ayakta bıraktık. Ama ayakta kalması, onu kurtardığımız anlamına gelmez. Bazen sıra henüz gelmemiştir.” Romalıların buradaki tehdidi artık Ekrem İmamoğlu’na değil, kendisini ve partisini batıran AKP kadrolarına. “Ekrem İmamoğlu’nun ve CHP’nin batması, sizin kurtulduğunuz anlamına gelmiyor. Biz istemeseydik zaten bunu yapamazdınız. Sıra size de geliyor.” Masonların AKP kadrolarına verdiği mesaj tam olarak bu.
Komutanlık rütbeden doğmaz. İnsanların korkusunu küçümsememekten, o korkuyu anlayıp, “Sizi gönderdiğim yere ben de girerim.” diyebilmekten doğar. Asker, sokak savaşına alışkın değildir; bildiği geniş alandır ve dar alana girmekten çekinir. İşte Hendek olaylarında askerinin gözündeki bu korkuyu gören Tümgeneral Aydoğan Aydın, o yaşına rağmen silahını eline alıp Sur’un, Nusaybin’in ve Cizre’nin dar sokaklarında askerlerinin başında yürüdü. Kendi birliğinin diğer birliklere göre orada daha az kayıp vermesinin sebeplerinden biri de buydu zaten.
Ben onun geride bıraktığı askerlerinden olsaydım... Aydoğan Paşa, Nusaybin'de ve Sur'da korktuğum dar sokaklara, “Ölürsek beraber ölürüz.” diyerek benimle birlikte girdiyse, ben de komutanımın ölümünün ardındaki soruların üzerine yürürdüm. Sonunda bunun gerçekten bir kaza olduğunu öğrensem bile yürürdüm. Çünkü mesele onu geri getirmek de değildi. Onun karşısında taşıdığım kendi onurumu kaybetmemekti. Ne çabuk unuttunuz, o dar sokaklarda korkunuzun önüne geçmiş komutanınızı.
YouTuber Arif Kocabıyık, yurt dışına tırın altında kaçarken yakalanmış ve götürülürken, “Nereye gidiyorsun?” sorusuna, “Anamur’a gidiyorum.” demiş. Anamur, Mersin’in ilçesi. Bu sahne bir kurgu değilse Arif olan adımı değiştiririm. Hikaye aynen şöyle: Biraz para veriyorlar. “Sen tırın altına gireceksin, sonra biz seni polise ihbar edeceğiz. Ardından da kameraların karşısına geçip ‘Mersin’e gidiyorum.’ diyeceksin. Biz seni sonra içeriden çıkarırız.” diyorlar. Yakalanma anına bakın. Önceden ayarlı olduğu o kadar belli ki. Mesaj kaygısı taşıyan bir tiyatro. Bunların Mersin’de çözemedikleri bir sıkıntıları var.
ABD'nin hiçbir zaman Kürtlere bir devlet kurmak gibi bir amacı olmadı. Ama İsrail'i ve Türk devletini herkesten sakladığı bölgedeki amacında kullanabilmek için onların buna inanmasını sağladı. İsrail buna inanmasaydı, bölgeyi ABD için boşaltmazdı. Türk devleti buna inanmasaydı, MİT'te ve devletin içinde ABD'nin istediği milliyetçi kadrolar böyle güç kazanmazdı. Birini arzuladığı Kürdistan'la, diğerini ise korktuğu Kürdistan'la kullandı. Ama ne İsrail bunu bildi ne de Türkiye. Hala da bilmiyorlar. Bu iki devletin de bir aklı yok.
ABD'nin bölgede istediği Büyük İsrail ya da Büyük Kürdistan değil. ABD'nin istediği, ileride yapay zekaya ve şirketlere bağlanacak bir Büyük Roma İmparatorluğu. Bunun ilk aşamasında devletlerin önemini yitirmesi, sınırların kalkması ve toplumların ortak bir yaşama geçmesi gerekiyor. Avrupa'da bunu yaptılar; şimdi aynı modeli Orta Doğu'da uyguluyorlar. Ama her iki süreçte de Yahudileri kullandılar. Avrupa'daki sınırları kaldırmak ve ulus devletleri zayıflatmak için Yahudileri mağdur ettiler; Orta Doğu'daki sınırları kaldırmak içinse Yahudileri zalim yaptılar. İsrail her yeri böyle bombalamasaydı, bölgeyi bu ölçüde boşaltmasaydı, Türkiye ve diğer ülkeler sınırlarını kaybetme ve eyaletlere bölünme aşamasına bu kadar kolay gelir miydi?
Bugün size Âyetü'l-Kürsî'yi, Felak ve Nâs sûrelerini anlattım. Büyüden, nazardan ve her türlü kötülükten korunmak için bunlar size yeter. Ama buradaki fayda, onların sizde ne kadar karşılık bulduğuyla derinleşir. Okumak başlangıçtır; anlamak bir sonraki kapı, üzerine farkındalık üretmek ise o anlamı şuura dönüştürmektir. Âyetü'l-Kürsî kudretin gerçek sahibini, Felak dışarıdaki karanlık karşısında kime sığınacağını, Nâs ise karanlığın içine yerleşmesine nasıl engel olacağını öğretir. Kelimeleri dilinizde bırakmayın; düşüncenize, iradenize ve hayatınıza indirin. Çünkü Kur'an'la kurulan bağ, yalnız kaç defa okuduğunuzla büyümez. Okuduğunuz hakikatin sizde ne kadar derine indiğiyle büyür.