Bugün değişik bir soruyla Diyarbakır’ın sosyal/siyasal durumuna bakalım.
Diyarbakır’a bu dönem neden kayyım atanmadı?
Mardin’e, Van’a, Hakkari’ye kayyım atanırken Kürt halkı açısından en sembolik kent olan Diyarbakır’ın bundan muaf tutulmasını ilk bakışta bazıları “devletin süreçten dolayı geri adım attığı” şeklinde yorumlayabilir. Ancak böyle düşünmek Diyarbakır’da son yıllarda yaşanan toplumsal ve siyasal dönüşümü görememektir.
Kanaatimce Diyarbakır’da artık klasik anlamda bir kayyıma ihtiyaç duyulmayan bir düzen kurulmuştur. Eskiden devletin dışarıdan zorla yaptığı müdahale; bugün içeriden, sermaye ağları üzerinden yapılmaktadır. Zira artık kayyım dediğimiz sistem, belediye binasına kolluk marifetiyle giren memur değildir. Artık kayyım, kentin bütün toplumsal ve siyasal damarlarını yavaş yavaş sermaye ilişkileriyle kuşatan görünmez bir ağdır.
Bugün Diyarbakır’da gerek büyükşehir belediyesi gerek demokratik kurumların önemli bir kısmı giderek sermaye çevrelerinin etkisi altına girmiştir. Eskiden halkın siyasal mücadelesiyle ayakta duran yapılar, bugün ticari ilişkilerin, kariyer hesaplarının ve ekonomik ağların etkisine daha açık hale gelmiştir. Bu dönüşüm tesadüfi değildir.
Kentte ismi sürekli gündemde olan ticaret odası başkanının yıllardır nasıl bir örgütlenme yürüttüğüne bakmak bile yeterlidir. Demokratik kurumlardan belediyeye, belediyeden Amedspor’a kadar uzanan geniş bir etki alanı oluşturulmuştur. Neredeyse kentte herhangi bir kurumda seçim olacaksa orada onun ağı hissedilmektedir. Bu kadar kapsamlı bir etkinin yalnızca “başarılı iş insanı” olmakla açıklanamayacağı açıktır.
Bazıları bu kişinin Kürt siyaseti tarafından desteklendiğini de düşünebilir. Oysa mesele tam tersidir. Bu kişi tam da devletle kurduğu çok boyutlu ilişkiler sayesinde bu gücü elde etmiştir. İlk bakışta bir ticaret odası başkanının devletle ilişkili olması tek başına şaşırtıcı değildir. Sorun, kendisine verilen rolün gereği örgütlemeler yapmasıdır. örgütlenmesinin ekonomik alanı aşarak siyasal ve toplumsal alanı yeniden dizayn edecek noktaya ulaşmış olmasıdır.
Bugün Diyarbakır’da yaşanan dönüşümün özü budur. Devlet doğrudan kayyım atamak yerine, özgürlük hareketinin yıllarca mücadele ederek oluşturduğu toplumsal alanları içeriden dönüştürmeyi tercih etmiştir. Ve açık konuşmak gerekirse bunda ciddi ölçüde başarılı da olmuştur.
Çünkü eskiden kayyım atandığında Kürt siyaseti toplumsal meşruiyet kazanıyordu. Halk açık baskıyı görüyordu. Belediye gasp ediliyor, irade çalınıyor duygusu büyüyordu. Bu da Kürt siyasetini yeniden güçlendiren bir sonuç yaratıyordu. Fakat bugün uygulanan yöntem daha sinsidir. Artık kurumların tabelaları duruyor ama ruhu değiştiriliyor. Asıl tehlike de budur.
Çünkü dışarıdan gelen kayyım halkta öfke yaratır ama içeriden gerçekleşen dönüşüm zamanla normalleşir. İnsanlar çürümeyi fark ettiğinde ise çoğu şey çoktan değişmiş olur.
Bugün Diyarbakır’daki belediyeciliğin zayıflığını, demokratik kurumların etkisizleşmesini ya da Amedspor etrafındaki tartışmaları birbirinden bağımsız görmek büyük yanılgıdır. Bunların hepsi aynı dönüşümün parçalarıdır. Amedspor meselesi de tam burada önem kazanıyor. Böyle bir alanın da sermaye ilişkileriyle kuşatılmak istenmesi tesadüf değildir.
Bugün ortaya çıkan tablo, klasik devlet baskısından daha farklı ve daha derin bir müdahale biçimidir. Artık amaç yönetmek değil; dönüştürmektir. Mücadeleyle oluşmuş kurumları zamanla sistemle uyumlu hale getirmek, siyasal reflekslerini törpülemek ve onları toplumsal mücadeleden koparmaktır.
Bu yüzden Diyarbakır’a neden kayyım atanmadığını anlamak isteyenler yalnızca Ankara’ya değil, Diyarbakır’daki sermaye-siyaset ilişkilerine de bakmalıdır. Hatta bu çevrelerin ailelerinin geçmişe bakılmalı, anlamak için. Geçmişlerinin şeyh Sait isyanında oynadıkları uğursuz role, o günden bu yana oluşturdukları ilişkilere bakılmalı. O gün isyanın başarısız olması için yaptıkları ihbarcılık , bugün içten çürümeye dönük örgütleme görevine dönüşmüştür …
Abdullah Öcalan’ın son görüşmede AKP’nin ‘Yasal düzenlemelerin silahların bırakılmasının tespiti ve tescilinden sonra’ yapılmasına dair yaklaşımına tepki gösterdiği, bu yaklaşıma başvurulmasının sürecin gelişmesine karşı ayak sürtme ve oyalama anlamına geleceğini ifade ettiği öğrenildi
https://t.co/2STvd4523v
Çîna “ Apolitik Lümpen “ di vê serdemê de, di nava kudan de çalak e!
Di tekoşîna lûmpeniyê de nirx û hêviyên yekîtiya Kurdan metirsînin. Erka wê “ tekoşînê” bêexlaqî, dejenere, perçebûn û tevluheviya hişê civakî ye.
Araqçî oglim binêre ez ji te re bibêjim, van segbavan destê xwe dane kê, mala wan ji binî ve xira bûye. Derdekî van tenê heye; kula ser dilê wan Kurd in. Ji bo Kurd bi bin bikevin dikarin her tiştî bikin. Lewma xwe wisa kêfxweş neke, te destê xwe da wê çîka te jî çîk bibe...
Wexta ku heq û huqûq nemîne, mirovatî jî namîne. Eger mirov bibe hevalê xurtan mirov xwe ji heqiyê dike, mirov ji heqiyê jî bibe, mirov êdî ne mirov e... HEQ tazî ye, tazî tê û ser nayê girtin, tazî diçe. Kesê mirov nabe ku ser heqiyê bigire.
Aşağıdaki açıklamayı bir okuyun. Halep saldırılarının amacını, kapsamını, katılımcı ve destekleyenlerini açıkça göreceksiniz.
2011’den beri kendini korumak dışında hiçbir faaliyet yürütmeyen iki mahalle sakinlerinin katliamının onayında yer alan kişiler, kurumlar ve devletler Kürt karşıtlığının bedelini elbette ödeyecekler.
“Suriye Dışişleri ve Gurbetçiler Bakanlığı, Suriye hükümetinin Halep şehrinin belirli mahallelerinde (Şeyh Maksud ve Eşrefiye) sınırlı kapsamlı ve hedefli bir kanun uygulama operasyonu gerçekleştirdiğini duyurmaktadır.”
“Bu önlemler; Suriye devletinin şeffaflık, hukukun üstünlüğü ve ayrımcılık yapmama ilkelerine olan bağlılığı çerçevesinde, kamu düzenini yeniden tesis etmek ve sivilleri korumak amacıyla alınmıştır.”
“Zira silah üzerindeki münhasır otoritenin devlete iadesi, istikrarı ve siyasi süreci desteklemek ve Suriye topraklarının bölgesel güvenliği tehdit eden herhangi bir silahlı faaliyet için platform olarak kullanılmasını engellemek için temel bir şarttır.”
“Bu bağlamda Dışişleri ve Gurbetçiler Bakanlığı; Suriye'nin istikrarını, birliğini ve egemenliğini desteklemedeki etkili ve verimli rollerinden dolayı Amerika Birleşik Devletleri, Suudi Arabistan Krallığı, Katar Devleti, Türkiye Cumhuriyeti, Fransa Cumhuriyeti, Birleşik Krallık ve Sayın Mesud Barzani'ye en derin şükran ve takdirlerini sunar.
Bu destekler, tüm bölgenin güvenliğini ve barı��ını güçlendirme çıkarına hizmet etmektedir.”
Factions of the Damascus Government Use Kidnapped Young Men as Human Shields in Their Attack on Sheikh Maqsoud and Ashrafieh Neighborhoods.
In an organized and blatant crime, factions of the Damascus government have resorted to imposing a suffocating siege on the Sheikh Maqsoud neighborhood, accompanied by heavy shelling and the encirclement of residential areas with tanks, along with explicit threats of a full-scale invasion. This criminal attempt aims to exhaust the residents and force them into displacement. This systematic policy constitutes a flagrant violation of all international laws and norms and reveals a mindset that relies on military coercion and psychological pressure as tools to control civilians.
When this comprehensive attack failed to subdue the neighborhood and break the resilience of its residents, these factions escalated their crimes by kidnapping young men from Sheikh Maqsoud who had been forced to leave, pushing them into the front lines of their assault as human shields—a brutal practice that violates all humanitarian values. At the same time, they returned elderly people to the besieged neighborhood in an overt attempt to exploit them as a pressure tool and impose control over civilians without restraint.
These actions represent a dangerous and unprecedented escalation of humanitarian violations, combining siege, shelling, direct threats of force, and the use of civilians as human shields within a systematic strategy aimed at displacing residents and imposing daily acts of violence on the lives of innocent civilians.
Internal Security Forces – Aleppo
Media Center
Duygusal zekanın yetkinleşmesi toplumla gerçekleşir.
Büyük dostluklar ve arkadaşlıklar olmadan yaşamın herhangi bir hedefi olabilir mi?
Önderliği hakikat arayışına yönelten duygularıdır
Ben böyle yaşamayacağım dedirten şey sezgiselliktir.
#özgürdüşünceler
“𝐊ü𝐫𝐭 𝐃𝐢𝐫𝐢𝐥𝐢ş𝐢” 𝐁𝐞𝐥𝐠𝐞𝐬𝐞𝐥𝐢𝐧𝐞 𝐘𝐨𝐮𝐓𝐮𝐛𝐞 𝐒𝐚𝐧𝐬ü𝐫ü!
(Sansüre karşı en güçlü tepki ; izlemek, paylaşmak ve takip etmek.
https://t.co/golhMs1pl0 )
Bir belgesel nedeniyle bir YouTube kanalının kapatılması, dijital dünyada basın ve ifade özgürlüğünün ne denli tehdit altında olduğunu gösteriyor.
Modern dünyada ifade özgürlüğü, sadece devletlerin izin verdiği içeriklerle sınırlı olmamalıdır. Dijital platformlar, bu özgürlüğün korunması için eşit derecede sorumludur.
Sansüre karşı en güçlü tepki ise ; izlemek, paylaşmak ve takip etmek.
https://t.co/golhMs1pl0
@TaraDokumanter
We're excited to announce that our fundraising campaign for Drones For Rojava will begin soon! Support SDF forces by donating!
Stay tuned for updates by following our Telegram channel [in bio].
Tişrin ve Karakozak’ta yaşanan direnişin tarihsel değeri zamanla daha derinden anlaşılacak. Fırat’ın doğusuna doğru belli bir ivmeyle ilerleyen çeteci saldırıların durdurulması, “Fırat’ın doğusu” kırmızı çizgisinin korunması,
Suriye'de NATO'nun öncülük ettiği uluslararası bir müdahale gerçekleştiriliyor. Ortadoğu'nun yeniden dizayn edilme planlarında Türkiye de fırsattan yararlanarak, Rojava Devrimini tasfiye etmenin koşullarını oluşturmaya çalışıyor.
Nobel alamazsın ama ceza alırsın!
Üniversitedeyken (AÜ-SBF) rektörlükten "gizli" damgalı evrak gelirdi. Özetle, 'Kürtler niye sorun çıkartıyor, neden kan dökülüyor, nasıl önlenir, araştırın' diye. Kalkar doğu illerine gider alan araştırması yapardım. Önce rektörlük soruşturma açtırırdı, Orada ne işin var diye. Geleceğimi yazdığım eski öğrencilerim kaymakam ve vali yardımcıları, "Şeref duyarız gelin" diye yanıtlarlar, sonra görünmez olurlardı. Peşimde birkaç tane çeşitli kılıklarda sivil polis olurdu. Oysa her ile, ilçeye gittiğimde Emniyet'e uğrar ne yapacağımı anlatır ve soru kâğıdının bir örneğini sunardım. Sonra sahte vatansever medya tetikçileri niyetimi, niye araştırma yaptığımı, kimin için yaptığımı sorgularlar, köşelerinde ve programlarında infaz ederlerdi. "Yahu şunlara bir cevap verin, ne yaptığımı biliyorsunuz" dediğim bakan düzeyinde yetkililer ulaşılmaz olurlardı. Vee o zamanlar DGM'ler vardı ve onlarla tanışmak şerefi cabası...
Bırakın Nobel almayı, işimi, hayatımı (postayla mermi gönerirlerdi) kaybetmediğime şükrediyorum.