Yanıldığını kabul etmek, yıllarca savunduğun kendinle yüzleşmektir.
Bir zamanlar emindim.
Sonra aynı hatıralara başka gözlerle baktım.
Yaşadıkça, o yüzleşmenin hikâyesi.
Kitabımı keşfet, yazılarımı oku:
https://t.co/GQxu7xoZnw
Bir insanı değiştirmeye çalışırken ona daha çok bağlandığınız oldu mu?
Ya da bir tartışmada anlaşılmaktan çok haklı çıkmak istediğiniz?
İnsan ilişkileri, kararlarımız ve hayatın pek konuşulmayan çelişkileri üzerine yazıyorum.
Belki bir yazıda kendinizle karşılaşırsınız.
👇 https://t.co/PbRAPyy3u4
Değerli katkınız için teşekkür ederim. İyi bir yere varmak, yolda kaybettiklerimizi geri getirmiyor. Harcanan zamanın, yıpranan güvenin, kaçırılan fırsatların bedeli var.
Bu yüzden “İyi ki o yanlışı yaptım” demekle “O yanlışa rağmen hayatımı toparlayabildim” demeyi ayırıyorum. Birinden ders çıkarmış olmak, yaşanan kaybı gerekli ya da hak edilmiş yapmaz.
Bence mesele, bedeli bir başarı hikâyesinin içinde görünmez kılmak değil; kaybı kabul etmek, mümkün olanı telafi etmek ve aynı yanlışı tekrarlamamak.
İnsanın toparlanabilmesi kıymetlidir; ama bu, onu yıpratan kararın doğru olduğu anlamına gelmez.
O Kaybetti. Sen Rahatladın.
Arkadaşın beklediği terfiyi alamadı.
“Üzüldüm” dedin. Ama içinde küçük bir rahatlama vardı.
Senin maaşın artmadı. İşlerin düzelmedi. Hayatındaki hiçbir sorun çözülmedi.
Yalnızca o, bir adım daha öne geçemedi.
Peki bir haksızlığın düzelmesine mi sevindin, yoksa onun senden ileride olmamasına mı?
Bu kez başkalarının bizi kıskanmasını değil, kendimize itiraf etmekte zorlandığımız bir duyguyu yazdım.
https://t.co/aGTSCWYqrA
“Rastgele koçum.”
Söyleyen için iki kelime, o çocuk için belki yıllarca anlatacağı bir hatıra…
Çocuk tekneyi değil, kendisine verilen selamı anlatıyor. “Yanımdan geçti” demekle kalmıyor; “Benimle konuştu” diye seviniyor. Bence bu anın en güzel tarafı da bu.
Ali Bey’e sevgim, saygım büyük. Böyle küçük, içten karşılaşmaların yeri ise bambaşka.
Bazen bir çocuğa verebileceğiniz en güzel şey, kendisini fark ettiğinizi hissettirmektir. ❤️
Miras Aldık. Peki Ne Bırakacağız?
Çocuklarımıza ev, birikim ve iyi bir eğitim bırakmayı düşünüyoruz.
Peki onlarda nasıl bir iz bıraktığımızı?
Bir gün yalnızca onlar için ne aldığımızı değil; onları nasıl dinlediğimizi, yanlış yaptığımızda ne yaptığımızı ve insanlara nasıl davrandığımızı da hatırlayabilirler.
Bize bırakılanlarla gurur duyuyoruz. Peki bizden ne kalacak?
29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun.
https://t.co/gTUr7UYQ45
Değerli çalışma arkadaşımız, dostumuz, Genel Yayın Yönetmenimiz; yazar, editör ve çevirmen Cem Akaş’ı kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz.
Başta ailesi olmak üzere tüm yakınlarına ve sevenlerine başsağlığı ve sabır dileriz.
Değerli katkıların için çok teşekkür ederim. Emeğinin karşılığını almak elbette gurur verici. Ama işlerin iyi gitmesine sevinmek başka, kendine hiç vakit kalmamasını başarı saymak başka. Benim sorguladığım ikincisi.
Kazancımız artarken sevdiklerimize, sağlığımıza, kendimize ayırdığımız zaman sürekli azalıyorsa, ne kazandığımız kadar neyi kaybettiğimizi de konuşmalıyız.
İyi bir hayat kurmak için çalışırken, yaşamayı sürekli sonraya bırakmayalım.
Başımızı kaşıyacak vaktimiz kalmadığını anlatırken neden biraz da gurur duyuyoruz?
Hayatımızı mı yaşıyoruz, meşguliyetimizi mi sergiliyoruz?
https://t.co/oqJvRCtmZ2
Çok güzel bir noktaya değinmişsiniz.
Bence burada bazen değişen karşımızdaki insan değil, bizim ondan beklentilerimiz oluyor.
İlişkinin başında görmezden geldiğimiz davranışlar, evlilik, sorumluluklar ve ortak bir gelecek söz konusu olduğunda rahatsız etmeye başlayabiliyor.
Oysa yıllarca sevdiğimiz insanı, hayat ciddileşince kendi beklentilerimize göre yeniden şekillendirmeye çalışmak ciddi bir çelişki.
Elbette insanlar birlikte gelişebilir, birbirleri için bazı alışkanlıklarını değiştirebilir. Ama bunun karşılıklı olması gerekir.
Asıl soru şu: Biz o insanı gerçekten olduğu gibi mi sevdik, yoksa hayatımıza uygun hâle geleceğini düşünerek mi sevdik?
Çünkü bazen insan değişmez. Sadece bizim görmezden geldiklerimiz artık görmezden gelemeyeceğimiz kadar önemli hâle gelir.
Bir insanın bugünkü hâline mi bağlanıyoruz, yoksa bir gün değişeceği umuduna mı?
İnsan En Çok, Değiştirmeye Çalıştığı Kişiye Bağlanır.
Yazının tamamını okuyun.
Bence çok yerinde bir ekleme.
İnsan bazen karşısındakini kaybetmemek için kendi ihtiyaçlarından vazgeçiyor. Ama bunu açıkça konuşmadığında, fedakârlık bir süre sonra görünmez bir sözleşmeye dönüşebiliyor:
“Ben senin için bunları yaptım, sen de benim için şunu yapmalısın.”
Karşı taraf ise çoğu zaman böyle bir sözleşmenin tarafı olduğunun bile farkında değil.
Tam burada sevgiyle kendinden vazgeçmek birbirine karışıyor.
Belki mesele sadece kendini sevdirmek de değil; kendi değerini karşı tarafın sevgisiyle doğrulamaya çalışmak.
İnsan “Beni seçiyorsa değerliyim” noktasına geldiğinde, ilişkiyi kaybetmemek için ödediği bedel giderek büyüyor.
Ve bir süre sonra karşısındakini değil, o ilişkinin kendisine vereceğini düşündüğü değeri bırakmakta zorlanıyor.
Önce “Bir tane göster” diyorsunuz, hemen ardından “Bir tane varsa da on değil, yüz değil” diye ekliyorsunuz.
Daha cevabı görmeden neden kabul etmeyeceğinizi açıklamışsınız. Bu, gerçeği aramak değil; her ihtimalde haklı çıkmaya çalışmak.
Migros’u da Koç şirketi diye sıralamışsınız. Koç, Migros’taki çoğunluk hisselerini 2008’de devretti. Hangi şirketten söz ettiğinizi bile kontrol etmeden “Her şey ortada” diye hüküm veriyorsunuz.
Reklam broşürü personel listesi değildir. Bir fotoğrafta başörtülü çalışan görmemek ayrımcılığı kanıtlamaz; tek bir çalışan göstermek de bütün ayrımcılık ihtimallerini ortadan kaldırmaz. Mesele fotoğraf yarıştırmak değil, işe alımda ne yapıldığını somut olarak ortaya koymak.
Bir de ayrımcılığa karşı çıktığınızı söylerken insanları inanç ve köken üzerinden yaftalıyorsunuz. Kendinize saygı isterken başkasına peşinen damga vurmak nasıl bir tutarlılık?
Koç’u suçlamak için bu kadar kesin konuşuyorsanız, dayanak sorulmasına da katlanacaksınız.
“Lan” demek delil değil. “Her şey ortada” demek de cevap değil. Sesinizi değil, iddianızın altını doldurun.