KAPSAYICI BELEDİYECİLİK BİR TERCİH DEĞİL, HUKUKİ YÜKÜMLÜLÜKTÜR!
Belediye meclisleri, engelli bireylerin belediyeye ait tesislerden yararlanmasını engelleyen genel nitelikte kararlar alamaz. Böyle bir yaklaşım; Anayasa'daki eşitlik ilkesi, ayrımcılık yasağı ve Türkiye'nin taraf olduğu Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi ile bağdaşmaz.
İnsan hakları hukukunda temel ilke açıktır: Haklar, önyargılara veya varsayımlara göre değil; bireyin kendi durumu esas alınarak ve ancak zorunlu hâllerde, ölçülülük ilkesi çerçevesinde sınırlandırılabilir.
Bir kişinin durumuna dair geçmişte yaşanan olumsuz bir tecrübe, bütün engelli bireylerin kamu hizmetlerinden dışlanmasının gerekçesi olamaz.
Belediyelerin görevi engelli bireylere topyekûn keyfi yasaklar koyarak onları kamu hizmetlerinden dışlamak veya ayrımcılığa maruz bırakmak değil; herkesin güvenli ve eşit şekilde kamu hizmetlerinden yararlanabilmesini sağlayacak makul düzenlemeleri hayata geçirmektir. Bir olay yaşandı diye bütün engelli bireyleri cezalandırmak değil; gerekli önlemleri alarak kapsayıcı çözümler üretmektir.
Bir önceki belediye yönetimi döneminde alınmış olması da, böyle bir uygulamanın değişen yönetim tarafından iki yıldan beri sürdürülmesini haklı veya hukuka uygun hâle getirmez. Hukuka aykırı olduğu değerlendirilen işlemleri sürdürmek değil, bunları gözden geçirerek hukuka uygun hâle getirmek belediye yönetiminin sorumluluğudur.
Yüksek işlevli otizm tanılı 21 yaşındaki çocuğumun Etimesgut Belediyesi Güzelkent Aile Yaşam Merkezinde düzenlenen yetişkin yüzme kursuna başvuru sürecinde Etimesgut Belediyesinde halihazırda görev yapmakta olan kişilerce tarafıma bildirilen bu kararın gerçekten mevcut olup olmadığını ve içeriğini öğrenmek amacıyla öncelikle CİMER üzerinden bilgi edinme başvurusunda bulunacağım. Başvuruma hukuka ve talebimin içeriğine uygun cevap verilmemesi veya belediye meclisinin bu yönde bir karar aldığının bildirilmesi hâlinde; elde edeceğim bilgi ve belgeler doğrultusunda idari yargı, Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) ve TBMM Kamu Denetçiliği Kurumu nezdinde gerekli tüm hukuki süreçleri başlatacağım.
Bu aşamada Etimesgut Belediyesi yetkililerini, bu haksızlığı ivedilikle giderecek adımları atmaya, hukuka uygun düzenlemeleri hayata geçirmeye ve "Belediye meclisimizin kararı var." gerekçesiyle engelli bireyleri belediyeye ait tesislerden geri çevirmek ve süreci zorlaştırmak gibi hukuka aykırı uygulamalara derhâl son vermeye davet ediyorum.
@tcbestepe@TBMMresmi@TC_icisleri@adalet_bakanlik@tcailesosyal@tihek@trombudsman@AnkaraValiligi@EtimesgtKymkmlk@etimesgutbld@kasapoglu@aylinyaman_@otizmhaklari
İdarenin Gizlediği Kararlar ve Hukuk Devletinin Kaybettikleri: Bir Vaka Örneği
"Bilgiye erişimin engellendiği yerde, adalete giden yol da engellenmiş olur."
Otizmli bireylerin eğitim hakkını savunmak, yalnızca niteliksiz, ayrımcı ve hukuka aykırı eğitim politikaları ile uygulamalarına ilişkin bir mesele değildir. Aynı zamanda hukuk devletinin, şeffaf yönetimin, bilgi edinme hakkının ve hak arama özgürlüğünün de mücadelesidir.
Vatandaşın şikâyeti üzerine yürütülen idari inceleme ve soruşturmalar sonucunda tesis edilen idari kararların, yasal yollardan talep edildiği hâlde dahi ilgilisinden gizlenmesi; yalnızca bilgi edinme hakkını ihlal etmemekte, aynı zamanda hak arama özgürlüğünü, etkili yargısal denetimi ve hukuk devleti ilkesini işlevsiz hâle getirmektedir. Bu sorun, otizmli bireylerin eğitim hakkına ilişkin uyuşmazlıklarda çok daha ağır sonuçlar doğurmaktadır.
Bir hukuk devletinde, kendi şikâyetiniz üzerine yürütülen idari inceleme ve soruşturmanın sonucunda idarenin kendi tesis ettiği idari kararı öğrenebilmek için devletin bağımsız mahkemelerinde dava açmak zorunda kalacağınızı; haklı bulunduğunuz kesinleşmiş mahkeme kararlarına rağmen idarenin kendi tesis ettiği kararları yine de size vermeyeceğini; idarenin mahkeme kararına uyması için ulusal hak arama mekanizmasına başvurmanız gerekeceğini söyleseler inanır mıydınız?
Ben de inanmazdım.
Ta ki bunların tamamını yaşayana kadar:
Otizmli çocuğumun eğitim hakkını koruyabilmek amacıyla yaptığım başvurular üzerine beş ayrı idari inceleme ve soruşturma yürütüldü. Bu süreçlerin sonunda, ilgili kamu görevlileri hakkında bağlı oldukları idare tarafından idari kararlar tesis edildi.
4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu kapsamında başvuruda bulunup inceleme/soruşturma raporlarını ve bu sürecin sonucunda verilen kararları edinmek için idareye başvuru yaptım. Bana sadece raporlar verildi, idari işlem niteliği taşıyan kararların verilmesi ise reddedildi.
Çünkü idare hukukunda inceleme ve soruşturma raporları, tek başlarına idari dava konusu edilebilecek idari işlemler değildir. Bunlar hazırlık işlemleri niteliğindedir. Yargısal denetime konu olabilecek işlem ise, bu raporlar sonucunda tesis edilen nihai idari karardır. Dolayısıyla, bu kararlara erişimin engellenmesi yalnızca bilgi edinme hakkını değil, hak arama özgürlüğünün kullanılmasını da fiilen imkânsız hâle getirmektedir. Aynı zamanda, ilgilisinden gizlenen nihai idari kararların yargısal denetime taşınmasını da fiilen engellemektedir. Başka bir ifadeyle; idarenin kendi tesis ettiği nihai idari kararları, yasal yollardan talep edilmesine rağmen açıklamaması, bu kararların yargısal denetimden kaçırılması sonucunu doğurmakta; böylece Anayasa'nın güvence altına aldığı hak arama özgürlüğünü ve hukuk devleti ilkesini doğrudan zedelemektedir.
İdarenin ret işlemini yargıya taşıdım.
Ankara 22. İdare Mahkemesi, 27.06.2025 tarihli, E:2025/86, K:2025/996 sayılı kararıyla, bilgi edinme talebimin reddine ilişkin işlemi hukuka aykırı bularak iptal etti.
Davalı idarenin bu karara karşı yaptığı istinaf başvurusu ise Ankara Bölge İdare Mahkemesi 12. İdari Dava Dairesinin 03.12.2025 tarihli, E:2025/2133, K:2025/2255 sayılı kararıyla reddedildi ve karar kesinleşti.
Normal şartlarda hukuk devletinde süreç burada sona ermeli ve ilgili idare, kesinleşmiş mahkeme kararının gereğini yerine getirerek talep ettiğim idari kararları tarafıma bildirmeliydi.
Ama öyle olmadı.
Kesinleşmiş mahkeme kararına rağmen, idare tesis ettiği idari kararları tarafıma yine bildirmedi.
Bunun üzerine bu kez Türkiye Büyük Millet Meclisi Kamu Denetçiliği Kurumuna (KDK) başvurdum.
KDK, 20.07.2026 tarihli, 2026/13544-S.26.18396 sayılı ve 2026/3317 başvuru numaralı tavsiye kararında; Anayasa'nın 138. maddesi ile 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 28. maddesi uyarınca kesinleşmiş mahkeme kararlarının gecikmeksizin uygulanmasının idarenin anayasal ve yasal yükümlülüğü olduğunu vurgulamış; ayrıca, başvurum kapsamında talep ettiğim inceleme ve soruşturma süreçleri sonucunda tesis edilen nihai idari kararların tarafıma bildirilmesi yönünde Çankaya Kaymakamlığına tavsiyede bulunmuştur.
Kanaatimce bu süreç sonunda verilen kesinleşmiş mahkeme kararları ile KDK'nın tavsiye kararı, benzer hukuki sorunlar yaşayanlar bakımından önemli bir emsal niteliği taşımaktadır.
Ancak ben bu hak mücadelesini bir başarı hikâyesi ya da övünülecek bir durum olarak görmüyorum.
Anayasası ve yazılı hukuk kuralları uyarınca bir hukuk devleti olan ülkemde; kendisini savunma yeterliliği bulunmayan otizmli çocuklarımızı emanet ettiğimiz kurumların yönetim kademelerinde görev yapan bakan, vali, kaymakam, il millî eğitim müdürü, ilçe millî eğitim müdürü ve okul müdürü unvanını taşıyan kamu yöneticilerinin; vatandaşların idarenin kendi tesis ettiği idari kararları öğrenebilmek için maddi ve manevi yük altına girerek devletin bağımsız mahkemelerinde dava açmaya, kesinleşmiş mahkeme kararlarının uygulanmaması suretiyle yıldırılmaya ve haklarını aradıkları için kamu gücünden kaynaklanan üstünlüğün kullanılması suretiyle itibarsızlaştırılmaya maruz bırakılmalarına neden olan eylem ve işlemlerinden dolayı; bir vatandaş olarak devletin idari mekanizmalarına olan güvenimin derinden sarsıldığını; bir anne olarak ise, haklarını arayabilen bir yetişkin olarak ben dahi böylesi bir dirençle karşılaşırken, kendisini savunma yeterliliği bulunmayan çocuğumun bu sistem içinde daha ne tür haksızlıklara maruz kalabileceğine dair endişelerimin katbekat arttığını belirtmek isterim.
Geçtiğimiz günlerde Sayın Cumhurbaşkanı, İngiltere'de ayrımcılığa uğrayan insanlar için yürüttüğü "Cake Not Hate (Nefret Etme, Kek Yap)" kampanyasıyla tanınan 12 yaşındaki otizmli çocuk Joshua Harris'i Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde kabul etti. Ne mutlu Joshua'ya ve ailesine ki kendi ülkelerinde temel hakları için mücadele etmek zorunda kalmadılar. Mücadelelerini, ayrımcılığa uğrayan başkalarının hakları için verebildiler.
Biz ise bugün hâlâ, otizmli çocuklarımızın en temel eğitim haklarını koruyabilmek için, idarenin kendi tesis ettiği idari kararları öğrenmek için çabalıyoruz.
Sanırım üzerinde en çok düşünmemiz gereken husus da tam olarak budur.
KDK'nın tavsiye kararından sonra ilgili idarenin kesinleşmiş mahkeme kararının gereğini yerine getirip getirmeyeceği; hukuk devletine bağlılığın, kamu yönetiminde hukuka saygının ve anayasal yükümlülüklerin ne ölçüde benimsendiğinin de somut bir göstergesi olacaktır.
Bu noktadan sonra sorumluluk; ülkemizi, eğitim sistemini, başkent Ankara'yı ve Çankaya ilçesini yöneten kamu makamlarına aittir.
Ancak, bu tavsiye kararına rağmen de kesinleşmiş mahkeme kararının gereği yerine getirilmezse, yıllardır dile getirdiğim "son nefesime kadar" sözümün arkasında duracak; yasal yollardan hakkımızı aramaya devam edeceğim. Çünkü bu; yalnızca otizmli çocuğuma karşı değil, hukuk devletine inanan bir vatandaş olarak ülkeme ve kendi vicdanıma karşı yerine getirmek zorunda olduğum bir sorumluluktur.
Son olarak; Türkiye Büyük Millet Meclisini ve bünyesinde faaliyet gösteren ilgili tüm komisyonları, Adalet Bakanlığını, İçişleri Bakanlığını, Millî Eğitim Bakanlığını, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığını, Ankara Valiliğini, Çankaya Kaymakamlığını, üniversiteleri, baroları, otizm hakları alanında faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarını ve ilgili diğer tüm paydaşları; bu hak mücadelesinin sonunda verilen kesinleşmiş yargı kararını ve KDK'nın tavsiye kararını dikkatle incelemeye, yürüttükleri çalışmalarda bunları hukuk devleti, bilgi edinme hakkı, hak arama özgürlüğü ve otizmli bireylerin eğitim hakkı bakımından somut bir hukuki vaka örneği olarak değerlendirmeye davet ediyorum.
Hakikati görmezden gelerek, yaşanan sorunları görünmez kılarak, kamu gücünü vatandaşı yıldırmak ve susturmak için kullanarak veya yalnızca olumlu örnekleri öne çıkararak ne devlet güçlendirilebilir ne de otizmli bireylerin hakları gerçek anlamda korunabilir. Aksine, bu yaklaşım hak temelli çalışmalara, kamu kurumlarına ve bu alanda yürütülen çalışmalara duyulan güveni temelden zedeler.
Gerçek ilerleme; otizmli bireylerin haklarına ilişkin sorunları inkâr ederek değil, onları bütün açıklığıyla ortaya koyup çözümü paydaşların sesine kulak vermek suretiyle üretmekle sağlanabilir.
Not: KDK'nın 20.07.2026 tarihli, 2026/13544-S.26.18396 sayılı ve 2026/3317 başvuru numaralı tavsiye kararının kamuoyuna açık tam metnine https://t.co/eIOgA8NnTD adresinden erişilebilir.
28 Temmuz 2026
Gökçen KIRIMHAN HÖKELEK
@tcbestepe@TBMMresmi@adalet_bakanlik@TC_icisleri@tcmeb@tcailesosyal@AnkaraValiligi@cankayagov@YuksekogretimK@barolar@OtizmHaklari
Ege’nin küçüklüğünden beri en büyük hayali Anıtkabir'de nöbet tutan asker olmaktı.
Bugün belki tam olarak Anıtkabir’de değildi ama Ata’mızın ebedi istirahatgahıyla aynı şehirde ve çok kıymetli bir kışlada, o şanlı üniformayı üstüne geçirdi ve askerlik yeminini etti. Hayali, o tertemiz ruhuna yakışır şekilde gerçeğe dönüştü.
Nitekim bugün, 4. Kolordu Komutanlığı’na bağlı Mamak Orgeneral Eşref Akıncı Kışlası’nda o harika temsili askerlik törenindeydik.
Öncesinde bize o kadar detaylı bir plan gönderildi ki, kafamızda en ufak bir soru işareti kalmadı. Kimin, ne zaman, nerede ne yapacağı çok netti. Nizamiyeden girişimizden itibaren bizleri inanılmaz kibar karşıladılar. Ege’ye hemen bir eşlikçi er atandı. O fedakar asker evladımız, kıyafetlerin alınmasından giyilmesine, yemekhaneden servislere binilmesine kadar her adımda, her saniye onun yanındaydı ve canıgönülden yardımcı oldu.
Tam saat 11.00'de, iletilen plana tamamen uygun olarak, 4. Kolordu Komutanı Korgeneral Ahmet KURUMAHMUT alana geldi ve program tam zamanında başladı. Kendisi, sarsılmaz askeri vakarı tüm varlığıyla hissettiren duruşunun yanında, herkesle anında çok güçlü bir bağ kurabilen muazzam bir içtenliğe sahipti. Konuşmasının her kelimesiyle hem göğsümüzü kabarttı hem de kalbimize dokundu. Ardından evlatlarımızın yemin edişi ve asker kıyafetleri içindeki yürüyüşü, terhis belgelerini alışları bizlere tarif edilemez duygular yaşattı. İlk defa bir Engelliler Haftası'nda oğlumun bir malzeme olarak kullanılmadığını, ona ve onun gibi gençlere gerçekten, samimiyetle hizmet eden bir alan açıldığına şahit oldum.
Bugün kışlada şahit olduğumuz bu nizam—ki bu aslında her kurumda olması gereken nizamdır—engellilik alanında yıllardır eksikliğini hissettiğimiz bir yönetim modeli paradigmasını açıkça ortaya koymaktadır.
Bizim engellilik alanda karşılaştığımız en temel yapısal problem, politika ve süreçlerin yönetim sistemi yaklaşımıyla kurgulanmamış ve uygulanmıyor olmasıdır.
Bilindiği üzere kurumsal başarının temeli; planlama, uygulama, kontrol etme ve önlem alma (PUKÖ) adımlarının işlemesine dayanır. Oysa mevcut yapıda bu döngü işletilememekte; vizyon belgeleri veya eylem planları seviyesinde kalınıp, uygulama aşamasına ve sürekli iyileştirmeye geçilmemektedir.
Uzun yıllardır her platformda sorunun bireysel ya da operasyonel değil, tamamen makro düzeyde bir "sistem sorunu" olduğunu ve süreç tasarımlarının tüm öğeleriyle yeniden yapılandırılması gerektiğini ısrarla savundum. Bu metodolojik yaklaşımı ve sistem odaklı çözümleri dile getirdiğim platformlarda eleştirilerle de karşılaştım. Ancak sistemsizliğin doğurduğu olumsuz kronik sonuçlara şahitlik eden paydaşların, günün sonunda "Sorun sistemin kendisinde" noktasına gelmiş olmaları, savunduğum bu yönetim vizyonunun doğruluğunu zaman içinde geç de olsa nesnel bir şekilde kanıtladı. Çünkü güçlü, standardize edilmiş ve entegre bir yönetim sistemi kurulduğunda, sistem dışı her türlü pratik ve sapma kendiliğinden elenir ve düzen kendi otokontrolünü sağlar; aksine süreçlerin tanımlanmadığı bir yapıda ise kaos kaçınılmazdır.
İşte bu yüzden, engellilikle ilgili sorunları çözme noktasında bu konuları yönetecek, süreçleri tasarlayıp uygulayacak, denetleyecek ve gereken tedbirleri alacak kişilerin; tam da böyle sarsılmaz bir sistem kurma ve sürdürme yetkinliğinin yanı sıra kalbinde muazzam bir vicdana sahip olması gerektiğine inanıyorum.
Türk askeri kalbindeki o yüksek vicdanı, kurduğu bu kusursuz sistemle birleştirerek bize bugün engellilere yönelik hizmetlerin nasıl yönetilmesi gerektiğinin iyi uygulama örneğinini sundu.
Bize bu gururu ve mutluluğu yaşatan Türk Silahlı Kuvvetlerine, 4. Kolordu Komutanlığına, Korgeneral Ahmet KURUMAHMUT’a, tüm rütbeli ve rütbesiz askerlerimize; ayrıca bizi bu törenden haberdar edip katılımımızı sağlayan Yenimahalle Özel Gönüller Halk Eğitim Merkezi yönetici ve öğretmenlerine yürekten teşekkür ederim.
15.05.2026
Gökçen KIRIMHAN HÖKELEK
@tcbestepe@RTErdogan@tcsavunma@TSKGnkur
Bundan sonra böyle!
Nekahat döneminde olan çocuğum için ağzını açıp bir geçmiş olsun bile demeye ağzı varmayanlara, oturtuldukları koltuk gereği müzakere yoluyla sorunlara çözüm üretmeleri için başvurduğumda beni başlarından savuşturup, "istediğin yere başvurabilirsin dediklerinde" hem sosyal medyadan ifşa edeceğim hem de haklarında idari başvuru yapacağım.
Unutmayın ki o koltuklarda engelli bireylere nitelikli hizmet sunmak için oturuyor, bunun karşılığında maaş alıyorsunuz.
Avrupa Yönetişim Mükemmelliği Markası ‘ELoGE’ ödülünü 12 ilke ve 97 kriteri başarıyla tamamlayarak almaya hak kazanmıştınız ya, haydi gelin iyi yönetişim kavramını bir de bu perspektiften ele alalım.
Yoksa ödül aldığınız ilke ve kriterlerin kapsamında engelli vatandaşlara sunulan hizmetin ihtiyaç ve beklentilere uygun olması kapsam dışı mıydı?
@erdalbeskcioglu@etimesgutbld@herkesicinCHP@AylinNazliaka@aylinyaman_@DrArguden@ArgudenAkd@ARGEDanismanlik
Sayın Erdal BEŞİKÇİOĞLU
Etimesgut Belediye Başkanı
Etimesgut Belediyesi bünyesinde faaliyet gösteren Engelsiz Yaşam Merkezi’nden atölye hizmeti alan yüksek işlevli otizm tanılı oğlum Ege HÖKELEK’in eğitim sürecine dair gözlemlerimi ve talebimi aşağıda bilgilerinize sunarım.
Oğlumun hastane süreci sonrası eğitimine destek vermek ve gelişimini yakından takip etmek amacıyla, son üç haftadır atölye seanslarına bizzat iştirak etmekteyim.
Bu süreçteki doğrudan gözlemlerim sonucunda; özellikle Cuma günleri 16.00-16.40 saatleri arasındaki "spor" atölyesinde yapılan öğrenci eşleştirmelerinin, pedagojik ve gelişimsel kriterlerden uzak olduğu tarafımca tespit edilmiştir.
Mevcut gruptaki akranları ile oğlumun gelişim düzeyi arasındaki belirgin fark; hem akran iletişimini imkansız kılmakta hem de eğitim süresinin verimliliğini ortadan kaldırarak nitelikli bir eğitim alınmasına engel teşkil etmektedir.
Söz konusu uyumsuzluğun giderilmesi amacıyla ilgili birim sorumlusu Mehmet YILMAZ’a az önce sözlü olarak ilettiğim "gelişim düzeyine uygun akran eşleştirmesi" talebim; makul bir gerekçe sunulmaksızın ve çözüm odaklı yaklaşımdan uzak bir şekilde yine, bir kere daha reddedilmiştir.
Özel gereksinimli bireylerin eğitim süreçlerinde esneklik ve liyakat esaslı planlama bir lütuf değil, hizmetin doğası gereği bir zorunluluktur.
Bu bağlamda; kurumun işleyiş kalitesini zedeleyen bu idari direncin kırılmasını, eğitim programının nesnel gelişim verileri ışığında yeniden düzenlenmesini ve yaşanan mağduriyetin ivedilikle giderilmesini talep ediyorum.
Saygılarımla,
Gökçen KIRIMHAN HÖKELEK 17.04.2026
@erdalbeskcioglu@etimesgutbld@EtimesgtKymkmlk@herkesicinCHP@kasapoglu@aylinyaman_@AylinNazliaka
Sağlıkta "Yaş" ve "Cinsiyet" Bariyeri: Kapsayıcılık Bunun Neresinde?
Yıllardır her platformda "kapsayıcılık" ve "hak temelli yaklaşım" diye haykırmamıza rağmen, Sağlık Bakanlığı'nın son duyurusu sosyal devlet ilkesinin ne kadar uzağına düşüldüğünü bir kez daha kanıtlamıştır.
Engelli çocuk sahibi anneleri, çocuklarının yaşına göre kategorize ederek sadece 18 yaş altı çocuğu olanlara MHRS’de "öncelik" tanımak; bu hakkı bir müjde gibi servis etmek, devletin kendi eliyle yarattığı bir eşitsizlik belgesidir.
Tüm İlgililere Soruyorum:
⁉️ 18 yaş ve üzeri, eğitim sisteminin dışına itilmiş, sosyal hayattan koparılmış ve eve hapsolmuş özel gereksinimli bireylerin anneleri bu devletin "öncelik" listesinde değil midir? Bu annelerin kendi sağlık haklarına erişememesi, "bakım verenlerin sistemik yok sayılması" değil de nedir?
⁉️ Eğer bu karar; "18 yaş üstü çocuğu olan anneyi zaten hastaneye getirecek bir destek sistemimiz yok, randevu versek de gelemezler" mantığıyla alındıysa, bu bir kolaylık değil, bir çaresizlik itirafıdır.
⁉️ Uygulamanın sadece "anneler" üzerinden kurgulanması, bakım yükünü sadece kadının omzuna yıkan arkaik zihniyetin bir tezahürüdür. Bakım veren babaların ve diğer kanuni vasilerin bu hak kapsamı dışında tutulması, hem cinsiyet eşitliğine hem de hizmetin amacına aykırıdır.
Sağlık Bakanlığı’nı, engelli haklarını "yaş gruplarına" ve "toplumsal cinsiyet rollerine" sıkıştırmaktan vazgeçmeye; her yaştan özel gereksinimli bireyin ve ailesinin anayasal hakkı olan sağlık hizmetine erişimi, ayrımcılık yapmadan tesis etmeye davet ediyoruz.
❗ Lütuf değil, kapsayıcı ve adil bir sistem bekliyoruz.
@saglikbakanligi@drmemisoglu@tcailesosyal@MahinurOzdemir@kasapoglu@aylinyaman_
Yıl 2024. Ertelediğim sağlık sorunları nedeniyle kapsamlı tetkikler yapılması, MR çekilmesi ve sonrasında tedavi için belli bir süre düzenli olarak hastaneye gitmem gerekiyordu.
Ege'yi evde yalnız bırakamam, bırakabileceğim başka da bir yer yok. Yanımda götürdüm, durmadı, sıkıldı, kaygılandı.
Öyle daralmıştım ki ben de aşağıdaki paylaşımı yaptım👇
Saat 17.00 olunca "Mesaim bitti artık çalışamam" diyen, herkesi ancak kendisi kadar zeki sanan, karşıma kamu hizmetini temsilen çıkarılan kişi utanmadan kalkıp bana "Babası ya da başka bir yakınınız yok mu, keşke bir kardeş düşünseydiniz böyle durumlar için" demişti.
Verdiğim cevaplar şöyleydi:
📍 Babası var elbette. Ücretsiz izin alması gerekiyor. Ben zaten yıllardır çalışamıyorum.
📍 80 yaşında annem ve babam var, ancak kendilerine bakıyorlar.
📍 Sizin çocuğunuz otizmli olursa, kardeş önerinizi uygularsınız.
Bugün "müjde" diye sunduğunuz bu yeni düzenlemede 18 yaş üstü özel gereksinimli çocuğu olan anneleri kapsam dışı bırakırken; "Zaten onların çocuklarını bırakacak bir yerleri yok, randevuda öncelik versek ne olur, hastaneye gelemezler ki" diye düşündüyseniz, çok haklısınız. Çünkü gerçekten öyle!
"Vatandaş memnuniyetsizliği" nasıl sağlanırın bir iyi uygulama örneğine daha imza attığınız için sizleri tebrik eder, kolaylıklar dilerim. 👏
@saglikbakanligi@drmemisoglu@tcailesosyal@MahinurOzdemir@kasapoglu@aylinyaman_
Çok uzak değil, 1.5 ay önce Ankara'da benzer durumu ailece yaşadık ve neredeyse aynı cümlelerle isyan ettim: Biz bu vatanın evlatları değil miyiz?
Sayın Kasapoğlu'na @kasapoglu
ulaşmamış olsaydım ve o devreye girmeseydi belki bugün biz hayatta olmayacaktık.
Sayın Sağlık Bakanı @drmemisoglu,
Çocuklarımızın ya da bizim ölmemiz mi gerekiyor sizin bu konuda ülke genelinde insan onuruna yakışan acil ve kalıcı çözüm üretmeniz için?
Her şeyin fazlası zarar ya, eksiği de bir o kadar. Hele ki sistemin...
Dağ fare doğurduysa, eğer hepsi buysa dostlar; biz yine kendi imkânlarımızla şifa aramaya devam eder, bizi bugün görmek istemeyenleri günü geldiğinde biz de yok sayarız.
Neyse nedir!
Dünyanın durma noktasına geldiği, hayatların evlere sığmaya çalıştığı, COVID-19’un o en karanlık ve belirsiz günleriydi.
Herkes canının telaşına düşmüşken, bizim içimizde susturamadığımız bir feryat vardı: Görmezden gelinen, ötekileştirilen ve sistemin dışına itilen otizmli bireylerin sesi olmak.
Kolay olmayacağını biliyorduk. Ama vazgeçmedik. Belirsizliğin ortasında Otizm Hakları Derneği’ni (OhakDer) kurduk.
2 Nisan 2021’de sadece bir dernek kurmadık; bir söz verdik: Kapsayıcı bir toplumun inşası için çok çalışmak.
Bugün, ülkemizin kalbinde, Ankara’da, otizm alanında hak temelli savunuculuk yapan tek sivil toplum örgütü olarak, o gün verdiğimiz sözün arkasında dimdik duruyoruz.
Bizim için 2 Nisanlar birer "kutlama", "mavi ışık yakma" veya "kırmızı giyinme" günü değil; erken tanının, eğitimin, sağlığın, bakımın, sosyal devletin, istihdamın ve bağımsız yaşamın hesabını sorma günüdür.
Geçen 5 yılda gördük ki; her sesimiz yükseldiğinde surda mukaddes bir gedik açıyoruz.
5. yaşın kutlu olsun OhakDer!
Daha katedecek çok yolumuz var.
2 Nisan 2026
Gökçen KIRIMHAN HÖKELEK
OhakDer Yönetim Kurulu Başkanı
@OtizmHaklari@AvHilalCelik@Bilgeyaseminaty@SedefErken@ahokelek
@SucaKirimhan
https://t.co/Hl3xqW2bTS
2 NİSAN MANİFESTOSU
Her yıl 2 Nisan (Otizm Farkındalık Günü) yaklaştığında, birbirini tekrar eden bir koreografinin parçası olmaya davet ediliyoruz: Sahneler kuruluyor, kostümler giyiliyor, müzikler çalıyor, otizmli çocuklarımıza şiirler okutuluyor, şarkılar söyletiliyor, danslar ettiriliyor vb.
Çocuklarımızın sahnede, bizim izleyici sandalyesinde olduğumuz bu kof etkinliklere kimileri hala "farkındalık" diyebiliyor.
Ancak artık gerçeklerle yüzleşme vaktidir: Bu bir farkındalık değil, kolektif bir yanılsamadır.
Otizmli bireyler ve aileleri, zaten bu farkındalığın öznesi ve en ağır yükünü taşıyanlarıdır. Bizim kendi içimizde bir araya gelip birbirimizi alkışlamamız, biraz göz yaşı, biraz gülümseme, salonun dışındaki dünyayı, kurumları ve ableistleri dönüştürmeye yetmiyor.
Çünkü mesele, otizmli bireylerin "neler yapabildiğinin" sergilenmesi değil; toplumun ve kurumların "neler yapmadığının" gizlenmesidir.
Şu soruları sormak zorundayız:
⁉️ Bir çocuk o gün sahnede ne kadar kusursuz şiir okursa okusun; ertesi gün okul kapısından içeri "kaynaştırma eğitimi" adı altında dışlanarak giriyorsa, o alkışların ne anlamı var?
⁉️ Ne kadar estetik dans ederse etsin; Anayasal hakkı olan Bireyselleştirilmiş Eğitim Programı (BEP) kağıt üzerinde kalıyorsa, bu gösterinin kime ne faydası var?
⁉️ Ne kadar takdir toplarsa toplasın; istihdamda yer bulamıyor, kamusal alanda ayrımcılığa uğruyor, sağlık hizmetlerine erişemiyor, bakım merkezinde işkence görüyor ve bağımsız yaşam hakkı güvence altına alınmıyorsa, bu törenlerin değeri nedir?
Görünürlük, Hakka Dönüşmediği Sürece Bir İllüzyondur.
Bu etkinlikler yıllardır yapılıyor. Eğer kurumların vitrinini bu şekilde süslemek, "farkındalık oluşturma" anlamında bir işe yarasaydı, bugün hâlâ en temel insani hakları talep ediyor olmazdık.
Kurumların bu etkinlikler sonrasında sosyal medya hesaplarından yaktıkları "mavi ışıklar" sönünce, otizmli bireyler ve aileleri yine sistemin karanlık dehlizlerinde yalnız bırakılıyor.
O halde bu törenler gerçekten kimin vicdanını rahatlatıyor?
Çoğu zaman bu özel günler, kurumların eksik sorumluluklarını örttükleri bir "kurumsal makyaj" alanına dönüşüyor. Otizmli bireyler ve aileleri ise maalesef bu vitrinin dekoru haline getiriliyor. Gündelik hayatta sunulmayan destekler, 2 Nisan’da sahne performansı ve sosyal medya paylaşımları ile kamufle ediliyor. İşin daha ilginç tarafı herkes bunun kamuflaj olduğunu gayet iyi biliyor. Ama her nedense devam etmesine sessiz kalınıyor.
Farkındalık müsamereyle değil, ihtiyaç ve beklentileri karşılama kabiliyetine sahip çıktılar üreten sistemle mümkündür.
Bugün yapılması gereken açıktır:
Erişilemeyen hakları tespit etmek, neden hâlâ haklara erişilemediğini objektif bir şekilde sorgulamak ve elbette sorumluları hesap vermeye çağırmak.
Aksi halde her Nisan ayı aynı kısır döngüye hapsoluruz: Hazırlık, gösteri, alkış, fotoğraf ve mutlak bir unutuluş.
Bu döngü kırılmadıkça kurumlar otizmli bireyler üzerinden "itibar devşirmeye" ; ayrımcılar “yine bize dokunamadılar” diyerek rahatlamaya devam edecek; kaybeden ise yine "hakları gasp edilen otizmli bireyler" olacaktır.
Var mı cesaretiniz iyiye, güzele, nitelikli olana doğru dönüşmeye?
Var mısınız;
❗ Alkışın gürültüsünü kesip sessiz sedasız bırakılmış erişilemeyen hakları tek tek masaya yatırmaya
❗ Mavi ışıkları söndürüp katran karası belgeleri açmaya
❗ Cam gibi şeffaf olmaya...
Elinizdeki gücü sesimizi kısmak için kullanmadığınız, hakikatin tüm yönleriyle konuşulacağı güne kadar
araştırmaya, öğrenmeye, sormaya ve sorgulama devam edeceğiz. Siz tüm samimiyetinizle farkındalık makyajını ve göz boyamayı bırakıp sistemi iyileştirme çalışmalarına başladığınızda biz o gün yine çözüm ortağınız olarak burada olacağız.
24 Mart 2026
Gökçen KIRIMHAN HÖKELEK
@tcailesosyal@MahinurOzdemir@ashb_eyhgm@dryasinakar@AnkaraValiligi@vasipsahin@Ankaraashm@kasapoglu@AylinNazliaka@aylinyaman_
BİR HAK İHLALİ DENEYİMİ: IKEA ANKARA
Dün Ege’yle uzun bir aradan sonra alışverişe çıktık.Bu,sıradan bir alışveriş değildi. Mücbir sebeplerden ertelediğimiz ihtiyaçlarını onun isteği üzerine karşılamak için titizlikle planlanmış,nokta atışı bir operasyondu.Gitmeden önce alacağımız ürünlerin her birinin mağazadaki mevcudiyet durumunu internetten kontrol edip liste yaptım. Pik saatlere denk gelmemek için sabah mağazada minimum süre,maksimum duyusal huzur hedefiyle çıktık yola.
Ancak hayat her zaman planlandığı gibi gitmiyor; hele ki engelli yakınıysanız özellikle de yolunuz ableist zihniyetle kesiştiğinde.
Kısa yolları kullansak da malum mağaza büyük. Sonlara doğruEge sıkılmaya başladı. Hızlandık. Kasa alanına geldiğimizde "Engelli Öncelikli Kasa" tabelasını görmek bizi rahatlattı.Ege’ye,"Hadi oğlum, buradan çok beklemeden çıkabiliriz," dedim.Bir yandan da olası bir kriz ihtimaline karşı acil durum ilacını hazırladım.
Önümüzde kasada işlemi devam etmekte olan bir kişi vardı ve onun arkasında sırada bekleyenler. Sırada bekleyenlere nezaketle sordum:“Engelli misiniz ya da yanınızda engelli bir birey var mı?” "Hayır" cevabını alınca durumu anlattım ve yasal öncelik hakkımızı kullanmak için işlemi devam etmekte olan kişinin arkasında sırada yerimizi aldık.
Toplumun farkındalık sınavı işte tam da burada başlıyor.
Homurdanmalar, söylenmeler, bunun neresi engelli diye birbirlerine soru sormalar, hiç anlamadım şeklinde cevaplar...Otizm görünür bir engel durumu olmadığı için bu tepkilere alışkınım ve hiç takılmadım. Ege ekolaliye başlayınca durum zaten görünür oldu. Homurtular dindi ama bu sefer başka bir şey başladı.
İşlemi zaten devam etmekte olan kadın dönüp bana “Çocuğunuzun engelli olduğunu söyleyip sırada bekleyenlerin önüne geçmeniz terbiyesizlik! ”dedi. Ege yanımda. O an vereceğim tepki sadece bana ait değil. Sakin kaldım ama pasif de değildim. "Sizin zaten başlamış olan işleminizi etkilemedik.
Bakın burası engelli öncelikli kasa. Sırada bekleyenler engelli değil. Tam olarak olmamız gereken yerdeyiz ve yasal hakkımızı kullanıyoruz. Kaba sözlerinizi de size olduğu gibi iade ediyorum." dedim.
Bu tür insanlar arsızdır. Siz net olunca ve onun istediği düzeyde kendisiyle muhatap olmadığınızda iyice coşarlar. Nitekim durmadı. Konuştu, yükseldi, suçladı. “Engelliliği avantaja çeviriyorsunuz! ” dedi.
Mesele tam olarak bu cümlede gizli.Toplumun en büyük yanılgısı; hakkı haksızlık,erişilebilirliği ise kayırma sanmasıdır. Oysa bunun adı çok nettir:Makul Uyumlulaştırma. Yani dezavantajlı bir bireyin toplumsal hayata herkesle eşit katılımını sağlamak için sunulan zorunlu destektir. Bu bir "avantaj" değil, bir haktır!
Bunu yıllar önce okulda da yaşadım. BEP hazırlanmasını, çocuğumun kendi şartlarına göre değerlendirilmesini istediğimde aynı cümle: “Engelliliği avantaja çeviriyorsunuz.”
Hayır. Avantaj değil. Hak!
Cevap vermedikçe kadın konuştu, konuştu... Son noktayı koydum:
"Lütfen susun. Oğlum yüksek sesten etkileniyor. İnternete girip 'pozitif ayrımcılık nedir' diye bakarsanız belki bugün bir şey öğrenmiş olursunuz."
Ardından asıl muhatabıma, kasiyere döndüm: “Bu süreci sizin yönetmeniz gerekiyordu.”
Çünkü mesele sadece bir bireyin fütursuzluğu değil, kurumun bu ayrımcılığa zemin hazırlayan sessizliğidir.
Sana sesleniyorum IKEA Türkiye!
@IKEA@IKEATurkiye
Hukuki Sorumluluk: Engelli bireylerin öncelik hakkını korumak sadece bir tabela asmak değil, o hakkın güvenli bir şekilde kullanılmasını sağlamaktır.
Personel Eğitimi: Personeliniz neden bir hak ihlali karşısında müdahale etmek yerine izleyici kalıyor?
Güvenlik Protokolü: Bir müşterinin, öncelik hakkını kullanan bir diğer müşteriye "terbiyesizlik" diyerek sözlü tacizde bulunmasına neden izin veriyorsunuz?
Tabela koymak vitrin süslemektir; uygulamak ise kurumsal sorumluluktur.
Engelli haklarını "terbiyesizlik" olarak niteleyen zihniyete mağazanızda alan açarsanız, bu sizin engellilik vizyonunuzun sadece tabeladan ibaret olduğunu gösterir.
@tihek_kurumsal
Az önce 0553 361 72 76 numaralı telefondan arandım.
Karşımdaki kişi doğrudan “Gökçen Kırımhan’la mı görüşüyorum?” diye sordu.
Ben de arayan kişinin önce kendisini tanıtması ve arama amacını açıklaması gerektiğini söyledim.
Bunun üzerine tanımadığım birinin adını referans vererek Kızılay'dan aradığını söyledi.
Ancak kendisini açık şekilde tanıtmasını ve referans verdiği kişiyle ilgili açıklama yapmasını isteyince, konuyu netleştirmek yerine manipülatif bir üslup kullanmaya başladı. Bu nedenle görüşmeyi sonlandırdım.
Telefonla resmi bir arama yapıldığında,
“... ile mi görüşüyorum?” demeden önce arayan kişinin:
-Ad–soyadını,
-Hangi kurumdan aradığını,
-Arama nedenini
açıkça söylemesi gerekir.
Bu bir nezaket tercihi değil, kurumsal kimlik açıklama yükümlülüğüdür.
Resmi aramada kişi şahsi olarak değil, temsil ettiği kurum adına konuşur. Bu sıralama gözetilmediğinde:
-Karşı taraf kimliğini bilmediği birine bilgi vermeye zorlanmış olur.
-Güvenlik ve kişisel veri riski doğar.
-İletişim hiyerarşik ve dayatmacı bir zemine kayar.
-Kurumsal ciddiyet zedelenir.
Dolayısıyla “Önce kendinizi tanıtın” talebi; usul ve güvenlik gereğidir.
Numarayı kontrol için geri aradım, açan olmadı.
Konu sizindir @Kizilay & @FatmaMericYlmaz
Gerekli iç kontrolün yapılmasını ve tarafıma konuyla ilgili kurumsal bilgi verilmesini bekliyorum.
Konuyu buradan duyurmam üzerine saat 01.30 sularında psikiyatriye gönderilen konsültasyon silinip yerine 03. 35 saatli konsültasyon girilmiş sisteme. Sağlık Bakanlığı'na da bu yanılltıcı bilgiyi vermişler. Bu açıkça manipülasyondur, aldatnacadır. Bunu yapanlardan şijayetçiyim.
Hastaneye giriş saatimizin üzerinden 5 saat geçti. Hala psikiyatrist gelmedi.
@RTErdogan@tcbestepe@saglikbakanligi@tcailesosyal@YuksekogretimK@AnkaraUni@kasapoglu@HBakkaloglu
Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
T. C. CUMHURBAŞKANI
@RTErdogan
Otizmli oğlum Ege HÖKELEK, bugün ağır bir öfke nöbeti geçirdi. Ambulans çağırdım. Önce Yenimahalle Devlet Hastanesi’ne götürüldük. Gerekli tetkikler yapıldı, sakinleştirici serum verildi. Ancak bu hastanede psikiyatri yataklı servisi bulunmadığı için Ankara Üniversitesi Hastanesi’nin Acil Servisi'ne üç saat önce başvurduk.
130 kg ağırlığındaki oğlum uzun süre acil serviste bank üzerinde yatarak bekletildi.
Sedye ve battaniye talebim önce reddedildi, sonra ısrarlarım üzerine gecikmeli olarak karşılandı.
Acile başvuralı 3 saat geçtiği halde Psikiyatristin iş yoğunluğu nedeniyle gelemediği ifade edildi. Hala gelmedi.
Hastane idaresi, şikâyet dilekçesi verebileceğimi ancak dilekçemin pazartesi günü işleme alınacağını bildirdi. Oysa acil bir durumda, 1,5 gün sonrasına bırakılan bir başvuru yolu fiilen çözümsüzlüktür.
Nabız ve satürasyon takibine ancak talebim üzerine 1 saat önce başlandı. Monitör ekranını kendim takip etmek zorunda bırakıldım. Çocuğum sedyede uyurken, sağlık göstergelerini kontrol etme sorumluluğunu üzerime almak zorunda kaldım.
Sorunumuz bireysel değil, sistemsel ve kroniktir. Sevk zincirinde yaşanan kopukluk, uzman erişimindeki gecikme ve organizasyon eksikliği, özel gereksinimli bireyleri ve ailelerini ağır bir yük altında bırakmaktadır.
Devletimizin şefkatli ve güçlü yüzünü biz de görmek istiyoruz.
Çocuğum için acilen ihtiyacı olan sağlık hizmetinin sunulmasını ve benzer durumların başka aileler tarafından yaşanmaması için gerekli tedbirlerin alınmasını arz ederim.
Saygılarımla,
Gökçen KIRIMHAN HÖKELEK
@tcbestepe@saglikbakanligi@tcailesosyal@AnkaraValiligi@AnkaraUni@kasapoglu@HBakkaloglu@aylinyaman_
Yazıklar olsun hepinize!
Önemli koltuklarda oturan koca koca adamlar ve kadınlarsınız güya.
Yıllardan beri acil servis sorununa bir çözüm üretmediniz. Çünkü zaman, emek ve kaynak ayırmak istemiyorsunuz.
Sorumsuzluğunuzun bedelini yıllardan beri hiçbir suçu ve gübahı olmayan otizmlilere ödetmeyi reva görüyorsunuz ya size yazıklar olsun!
Haydi şimdi gidin eylem planı, komisyon raporu yazmaya, toplantı yapmaya devam edin. Birilerine sözde çalışıyor görünmek için....
Kendinizden başka kime ne faydası olacaksa?
Kalbimin en derinlerinden diliyorum ki; niyetiniz kaderiniz olsun.
Çünkü siz aynısını yaşamadan anlayamayanlar mertebesindesiniz benim nazarımda bundan böyle.
@tcbestepe@RTErdogan@saglikbakanligi@drmemisoglu@tcailesosyal@MahinurOzdemir@YuksekogretimK@AnkaraValiligi@vasipsahin@TBMMresmi@NumanKurtulmus@kasapoglu@jsarieroglu@aysekesir@aylinyaman_@AnkaraUni@HBakkaloglu
Sayın Vasip ŞAHİN
Ankara Valisi
@vasipsahin@AnkaraValiligi
II. Otizm Eylem Planı'nın Ankara İl İzleme Toplantısı'nda ele almanız gereken ilk gündem maddesi, Ankara'da yaşayan otizmli vatandaşların yaşama ve sağlık hakkı olmalıdır. Çünkü bu artık devletin kurumsal hafızasına defalarca girmiş somut vaka örneğidir. İnkar edilemez.
Toplantılara katılım talebimizi kabul edip bize söz hakkı vermiş olsaydınız, sorunları ve çözüm önerilerimizi size tane tane tüm şeffaflığı ile izah ederdik. Yüzleşmek istemediğiniz için başvurularımızı açıkça reddettiniz. Ama sorunlar hala öylece hiçbir tedbir alınmaksızın duruyor ve bizleri olumsuz etkilemeye devam ediyor.
Sizi görevinizin sorumluluğunu yerine getirmeye davet ediyorum. Çünkü siz göreviniz gereği Ankara'nın en üst düzey mülki idare amirisiniz. Devleti ve merkezi hükümeti il düzeyinde siz temsil ediyorsunuz.
Bunların tekrar yaşanmaması için bir an önce Ankara'da acil durumlarda her yaştan otizmli bireyin başvurabileceği, onların ihtiyaçlarına uygun olarak dizayn edilmiş, tam teşekküllü bir kamu hastanesi belirleyip bunu tüm Ankaralılarla şeffaf bir şekilde paylaşmanız gerekiyor.
@tcbestepe@RTErdogan@saglikbakanligi@drmemisoglu@tcailesosyal@MahinurOzdemir@TBMMresmi@kasapoglu@jsarieroglu@aysekesir@aylinyaman_@ashb_eyhgm@dryasinakar@Ankaraashm@ankarailsaglik
Hukuki Dayanaktan Yoksun İddiaların Yargısal Değerlendirmesi
Otizmli çocuğumun eğitim hakkının korunmasına yönelik olarak yasal çerçevede yaptığım resmi başvurular gerekçe gösterilerek, 2023 yılında tarafıma karşı bir manevi tazminat davası açılmış; aynı olgu ve iddialar esas alınarak Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunulmuştur.
Savcılık makamınca yürütülen inceleme sonucunda, 23 Haziran 2025 tarihinde isnat edilen fiiller yönünden kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiştir.
Devam eden manevi tazminat davasının yargılama süreci ise bugün 23 Aralık 2025 tarihinde manevi tazminat davasının reddi ile sonuçlanmıştır.
Bu yargısal sonuçlar, hakkımda ileri sürülen iddiaların hukuki ve maddi dayanağının bulunmadığını ortaya koymaktadır. Yargı mercileri tarafından verilen kararlar, somut olgular ve dosya kapsamı çerçevesinde yapılan hukuki değerlendirmelerin doğal bir sonucudur.
Bununla birlikte, yaşanan sürecin yalnızca bireysel başvurularla sınırlı bir çerçevede değerlendirilmesi yeterli değildir.
Süreç boyunca, kamu gücünü kullanan idarenin tutumu ve idari işleyişin etkisi ayrıca ele alınması gereken bir konudur.
Resmî belgelerin kişisel nitelik taşıyan uyuşmazlıklarda kullanılmasına ilişkin gerekli idari denetim mekanizmalarının işletilip işletilmediği, bu durum tarafımdan bildirildiğinde idarece zamanında ve etkili bir işlem tesis edilip edilmediği ve yargı mercilerince talep edilen bilgi ve belgelerin eksiksiz şekilde sunulup sunulmadığı hususları, somut olay bakımından cevaplanması gereken sorular olarak ortada durmaktadır.
Bu çerçevede, açılan dava ve yapılan suç duyurusunun yalnızca bireysel girişimler olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği, ancak idarenin süreçteki rolü ve sorumluluğu dikkate alınarak analiz edilebilir.
Yaşananlar, münferit başvuruların ötesinde, kamu yönetiminin işleyişine ve hesap verebilirliğine ilişkin daha geniş bir tartışmayı gündeme getirmektedir.
Verilen yargı kararlarının idare ve ilgili tüm taraflar bakımından, hukuk devleti ilkesinin gerektirdiği şekilde değerlendirilmesi ve sonuçlarının gözetilmesi, benzer süreçlerin tekrar yaşanmaması açısından önem taşımaktadır.
23.12.2025
Gökçen KIRIMHAN HÖKELEK
@tcbestepe@tcmeb@meborgm@adalet_bakanlik@AnkaraValiligi@MemAnkara@cankayagov@cankayailcemem@tihek_kurumsal@TRombudsman@kasapoglu