Dökülen yapraklarıyla, kısalan günleriyle, usulca çekilen ışığıyla sonbahar bizi durup âleme bakmaya çağırıyor. Dikkat kesilmeye. Ânın içinde, bütün varlığımızla, hiçbir yere kaçmadan durmaya.
Sonbahar bize hayatın güzelliğini, geçip gidecek olmasına rağmen değil, tam da geçip gideceği için fark etmeyi öğretiyor.
Mevsimler döner, ömürler bir mum gibi erir, yıldızlar bile bir gün susar, aşklar renk değiştirir. Bütün bu fanilik, varlıklara o eşsiz kıymeti, o ince ve hüzünlü tatlılığı veren şeyin ta kendisidir. Bir şeyi değerli kılan, sonsuza dek sürecek olması değil; bir gün mutlaka bitecek olmasıdır. Elimizden kayıp gideceğini bildiğimiz için sımsıkı tutarız hayatı, sevdiklerimizi, bir ikindi ışığını.
Sonbahar işte bunu fısıldar bize, sararan yaprakların diliyle: Güzellik kalıcılıkta değil, geçicilikte saklıdır. Kalmak değil, ağır ağır gitmektir hayatı güzel kılan.
Modern yorgunluğun önemli kaynaklarından biri, malumat fazlalığı.
Telefon, e-posta, sosyal medya, haberler, mesajlar, bildirimler ve sonsuz seçenekler zihne sürekli “bir şeyi kaçırıyor olabilirsin” mesajı veriyor.
Acil çözüm hangi bilginin zihnimizde yer almayı hak ettiğini seçmektir.
Her şeyi bilmek zorunda değiliz.
Her haberi okumak zorunda değiliz.
Her tartışmaya dahil olmak zorunda değiliz.
Her seçeneği değerlendirmek zorunda değiliz.
Zihinlerimizi ıvır zıvır çöplüğü olmaktan, hayatlarımızı pürtelaş yaşamaktan kurtarmalıyız.
Dostoyevski’nin "Yeraltından Notlar" kitabında anlatıcı, bir bilardo salonunda kendisini bir eşya gibi kenara iten subayı saplantı hâline getirir. Onunla sokakta omuz omuza çarpışıp eşit olduğunu kanıtlamak için günlerce plan yapar. Hatta sırf bu an için borç parayla paltosuna şık bir kunduz yakası bile diktirir. Nihayet Nevski Bulvarı'nda subayın omzuna bilerek çarpar. Ancak subay bu durumu sıradan bir temas sanıp hiçbir tepki vermeden yürüyüp gider. Başkarakterin zihninde kurguladığı o büyük isyan, karşı tarafın gerçekliğinde yer bile tutmamıştır.
İnsan, iç dünyasında yürüttüğü savaşların dışarıdan da aynı netlikte görüldüğünü sanır. Birine duyulan öfke veya ona karşı planlanan bir hamle, çoğu zaman sadece onu kuran kişinin zihnini yorar. Karşımızdakine bir ders verdiğimizi ya da onu sarstığımızı düşündüğümüz anlarda, o kişi genellikle bizimle aynı savaşın içinde bile değildir. Bir çatışmadaki en ağır yenilgi, karşı tarafın sizinle savaşmaya tenezzül etmemesidir.
Beydeba, 2500 sene önce kaleme aldığı "Kelile ve Dimne" şaheserinde der ki "Cezalandırılmayan her kabahat, yeni bir suçun kapısını açar."
2500 sene önce...
Birbirinizi "düzeltmeye" çalişmak sevgi, değil, gizli bir savaştır. Ve bu savaş bittiğinde; karşınızda istediğiniz o "mükemmel" kişi değil tükenmiş bir yabancı kalacak.
Ben 47 yaşında bir uzman doktorum. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunuyum. Aslen Trabzonlu, doğup büyüdüğüm şehir ise Manisa. 21 yıllık meslek hayatımın 14 yılını Doğu Anadolu'da; başta Bitlis olmak üzere Van ve Cizre'de görev yaparak geçirdim.
Yıllar boyunca binlerce Kürt aileyle, binlerce Kürt kadınla karşılaştım. Şunu çok net gördüm ki; Kürt kadını her şeyden önce ailesinin, kültürünün ve onurunun temsilcisidir. Muayeneye çoğu zaman annesiyle, kardeşiyle, eşiyle ya da evladıyla gelirdi. Bunun sebebi bir doktora güvenmemek değil; yüzyıllardır taşıdığı örfün, edebin ve aile terbiyesinin bir yansımasıdır.
Bu yüzden Kürt kadınını konuşurken, onu siyasi tartışmalara ya da kişisel çıkarlara malzeme yapmak büyük bir haksızlıktır. Kürt kadını; yoklukta ailesini ayakta tutan, acıda dimdik duran, evladını büyüten, emeğiyle hayatı omuzlayan güçlü bir değerdir.
Bir insan konuşmadan önce sahip olduğu makamına, servetine ya da şöhretine değil; aynaya bakmalı, kendi ailesine bakmalı, kendi değerlerine bakmalıdır.
Çünkü bir toplumun namusu, kadınlarına gösterdiği saygıyla ölçülür. Kürt kadınının onuru da ne bir tartışmanın konusu olacak kadar küçüktür ne de birilerinin diline düşecek kadar değersizdir. O onur, yüzyıllardır dimdik ayakta duran bir halkın en kıymetli emanetidir. 🌹
"Utanç" demişti Bergman, "Dünyayı bir tek utanan insanlar kurtarabilir. Çünkü utanmak "kibir" denilen en büyük günahın panzehiridir. Yalanın, iftiranın, hırsızlığın, pişkinliğin, arsızlığın önündeki en büyük engeldir."
Ingmar Bergman "Shame" (Utanç)
Adorno aşk için diyor ki, “Sen güçsüzlüğünü gösterdiğinde, diğeri gücünü göstermek için bundan faydalanmıyorsa, bil ki seviliyorsun.” Kesinlikle aşk bu. Seninle rekabete girmeyen, hırslanmayan, yarışmayan, hor görülmediğin-hor görmediğin bi yer. Zaafın silahı değilse seviliyorsun
şule gürbüz diyor ya, ‘her şeye yaklaşmak, her şeyi bilmek ve herkesle hemhâl olmak zorunda değiliz. bazı şeylerin uzakta ve kendi renginde kalması, hem onlara hem de bize hürmettir.’ çünkü sınır, ruhun zırhıdır. herkesi içeri alan, en çok da kendi içindeki evi talan eder.
bazı lütufların gecikmesi gerekir. çünkü belki de erken gelseydi onları koruyamazdık.
“ve ne zaman olgunluk çağına erişti… ona verdik.”
(yûsuf sûresi, 22)
İnsanlar binlerce, onbinlerce yıldır dünyaya getirdiği çocuklara bakıyor, seviyor, eğitiyorlar; sevgi, sorumluluk ve disiplin dengesini kurmanın onları hayata hazırlamanın ön koşulu olduğunun kadim bilgisine dayanarak…
İnsanlık tarihinde çocukluğun bu denli bozguna uğradığı, iğfal edildiği bir dönem yok. Sınırsız, koşulsuz bir özgürlük ve bolluk düzeninin onlara iyi geleceği düşünülüyor. Şımarıklık, erken cinsellik/büyümüşlük, kontrolsüzlük, cinsiyetsizlik, çocuk erkillik, işe yaramazlık, tembellik vs. Günümüz çocukluğunun temsili resmine dönüştü. Okullarda verilen öğretim de, ailede verilen eğitim de iyi ve doğru bir insan yetiştirmek için yeterli değil; bu açık.
Kaldı ki, çocuklara ve taleplerine bu denli sınırsız teslimiyetin kaynağı sevgi veya şefkat de değil. Onlardan ve baskılarından kurtulmanın kolay yolu, onlara bir an önce büyütmek gibi görülüyor. Herkes kendi hayatını yaşamak ve çocuklarının sorumluluğunu taşıma yükünden kurtulmak istiyor. Oysa çocuk sahibi olmak büyük ve bitimsiz bir görev.
Gençlere sesleneyim: Çocuk büyütmek yeni bir şey değil. Dünyanın en olağanüstü, en her şeyi hak eden, en her şeyi doğru bilen çocuğu sizinki değil. Milyarlarca insan onbinlerce yıldır doğuyor; büyüyor, çoğalıyor, yaşıyor ve bir gün terk-i diyar ediyor.
Çocuklarınıza çocukluklarını geri verin ve kadim bilgiye güvenin. Disiplin, sorumluluk ve sınırların bilgisini vermek en az sevgi ve şefkat kadar önemlidir.