TÜYÜ BİTMEMİŞ YETİM MALI VE TORPİLLE ÇALIŞKAN TALEBE NİN HAKKKINI YEMEK?
Allah cc Nisa Ayet 10 dediki
“Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, ancak ve ancak karınlarını doldurasıya ateş yemiş olurlar ve zaten onlar çılgın bir ateşe (cehenneme) gireceklerdir.”
Bu ayette İslam’da yetim malını yemek ve torpil ile hak gaspı yapmak sadece bireysel günah değil, toplumsal düzeni bozan büyük haramlardır. Müslüman, hem yetimlerin hakkını korumak hem de adalet ve liyakati gözetmekle yükümlüdür. Bu tür fiillerden uzak durmak, hem Allah’ın rızasını kazanmak hem de toplumda güven ve adaletin tesis edilmesi için şarttır.
İslam’a göre yetim malını haksız yere yemek ve torpil ile hak gaspı yapmak büyük günahlardandır; Kur’an’da bu fiiller ateşle cezalandırılacak haramlar arasında sayılmış, Peygamberimiz de “helak edici yedi büyük günah”tan biri olarak belirtmiştir. En’âm 152: “Yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın.”
Dini hüküm: Yetim malını korumak, geliştirmek ve onun lehine kullanmak farzdır. Haksız kullanım hem kul hakkı hem de Allah’a karşı büyük günah sayılır.
Torpil ve Hak Gaspı
Adalet ilkesi: İslam’da liyakat, ehliyet ve adalet esastır. Torpil ile hak gaspı, kul hakkını ihlal eder. Kul hakkı: Çalışkan bir öğrencinin emeğini çalarak düşük puanlı birini kayırmak, kul hakkı yemektir. Kul hakkı, Allah’ın affetmeyeceğini bildirdiği günahlardandır; ancak hak sahibi affederse bağışlanır.
Torpil, toplumda adalet duygusunu zedeler, güveni yok eder ve liyakatsiz kişilerin iş başına gelmesine yol açar. Bu da hem bireysel hem toplumsal fesada sebep olur. Ortak nokta: Her iki fiil de bireyin dünyada ve ahirette helake sürüklenmesine sebep olur.
ZALİMLERE MEYLETMENİN TEHLİKESİ,
Allah cc Hut Ayet:113 dediki
Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz şöyle buyurur:
“Zalimlere meyletmeyin; yoksa size ateş dokunur.”
Bu ayet, sadece zalimin yanında durmayı değil, ona gönül vermeyi, onun yolunu benimsemeyi, onunla çıkar birliği kurmayı da yasaklamaktadır. Çünkü zulme karşı sessiz kalmak, zulmü onaylamak anlamına gelir. Zulme karşı durmak ise imanî bir sorumluluktur. Resulullah (ss), zulme karşı en net ve kararlı duruşu sergileyen örnek şahsiyettir. Onun hayatı, Adaletin tesisine ve mazlumların korunmasına adanmış bir mücadele olarak okunabilir.
1. Zulme Karşı Mücadele
Peygamberimiz, Mekke’de güçsüzlerin haklarını savunmak için Hilfu’l-Fudûl adlı erdemliler cemiyetine katılmıştır. Bu cemiyet, mazlumların hakkını zalimden almak için kurulmuştu.
Resûlullah, peygamberlikten önce bile zulme karşı durmayı bir ahlaki görev olarak görmüştür. 2. Mazlumun Yanında Olmak
Hadislerinde “Mazluma yardım et” buyurmuş, hatta zalime yardım etmenin yolunu da “Onu zulmünden alıkoymak” şeklinde açıklamıştır.
Bu yaklaşım, zulme karşı aktif bir tavır almayı ve zalimi engellemeyi imanî bir sorumluluk haline getirir.
3. Adaletin Tesisi: Medine’de kurduğu İslam toplumunda adalet, yönetimin temel ilkesi olmuştur. (Adı Medine sözleşmesi) Müslüman, gayrimüslim, zengin, fakir fark etmeksizin herkesin hakkı korunmuş; zulme karşı hukukî ve ahlaki mekanizmalar geliştirilmiştir.
4. Kalbi Zulme Karşı Diri Tutmak
Peygamberimiz, zulme karşı sessiz kalmanın kalbi karartacağını belirtmiştir.
Müminin görevi, sadece fiilen değil, kalben de zulme karşı durmak ve mazlumun yanında saf tutmaktır.
Hz. Peygamber’in hayatı bize gösteriyor ki zulme karşı durmak sadece bir ahlaki tercih değil, imanî bir yükümlülüktür. Müslüman, zalime meyletmez; mazlumun yanında yer alır ve adaletin tesisine katkı sağlar.
İSLAMDA İNANCINDAN DOLAYI
CEZA VERİLMEZ.
Allah cc Yunus 99. Dediler ki:
“Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin tümü topluca iman ederdi. Öyleyse, onlar mümin oluncaya kadar insanları sen mi zorlayacaksın?”
Kur’an-ı Kerim, insan ilişkilerinde adalet, barış ve inanç özgürlüğünü esas alır. İslam’da insanlar yalnızca inanmadıkları veya düşüncelerini ifade ettikleri için cezalandırılmaz. Cezalandırma, inanç tercihine değil; zulüm, haksızlık, kamu düzenini bozma ve başkalarının haklarına saldırı gibi somut fiillere yöneliktir.
İslam’a göre dünya bir imtihan yeridir. Allah insana akıl ve irade vermiş, inancı zorlamayı değil özgür tercihi esas kılmıştır. Bu nedenle bir kimsenin inanmaması, dinden çıkması veya bunu başkalarına hakaret ve iftira etmeden dile getirmesi, tek başına dünyevi bir cezayı gerektirmez.
Bu anlayış, tarih boyunca da uygulama alanı bulmuştur. Hz. Muhammed (s.a.v.), Medine Sözleşmesi ile farklı inanç topluluklarının kendi din ve hukuklarıyla yaşamalarını güvence altına almıştır. Benzer şekilde Endülüs ve Osmanlı’da Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler uzun yıllar hukuki güvenceler altında bir arada yaşamışlardır. Bu tarihî örnekler, İslam’ın inanç özgürlüğü, adalet ve birlikte yaşama ilkesine verdiği önemi göstermektedir.
İSLAMDA İNANCINDAN DOLAYI
CEZA VERİLMEZ.
Allah cc Yunus 99. Dediler ki:
“Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin tümü topluca iman ederdi. Öyleyse, onlar mümin oluncaya kadar insanları sen mi zorlayacaksın?”
Kur’an-ı Kerim, insan ilişkilerinde adalet, barış ve inanç özgürlüğünü esas alır. İslam’da insanlar yalnızca inanmadıkları veya düşüncelerini ifade ettikleri için cezalandırılmaz. Cezalandırma, inanç tercihine değil; zulüm, haksızlık, kamu düzenini bozma ve başkalarının haklarına saldırı gibi somut fiillere yöneliktir.
İslam’a göre dünya bir imtihan yeridir. Allah insana akıl ve irade vermiş, inancı zorlamayı değil özgür tercihi esas kılmıştır. Bu nedenle bir kimsenin inanmaması, dinden çıkması veya bunu başkalarına hakaret ve iftira etmeden dile getirmesi, tek başına dünyevi bir cezayı gerektirmez.
Bu anlayış, tarih boyunca da uygulama alanı bulmuştur. Hz. Muhammed (s.a.v.), Medine Sözleşmesi ile farklı inanç topluluklarının kendi din ve hukuklarıyla yaşamalarını güvence altına almıştır. Benzer şekilde Endülüs ve Osmanlı’da Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler uzun yıllar hukuki güvenceler altında bir arada yaşamışlardır. Bu tarihî örnekler, İslam’ın inanç özgürlüğü, adalet ve birlikte yaşama ilkesine verdiği önemi göstermektedir.
ZALİMLERE MEYLETMENİN TEHLİKESİ,
Allah cc Hut Ayet:113 dediki
Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz şöyle buyurur:
“Zalimlere meyletmeyin; yoksa size ateş dokunur.”
Bu ayet, sadece zalimin yanında durmayı değil, ona gönül vermeyi, onun yolunu benimsemeyi, onunla çıkar birliği kurmayı da yasaklamaktadır. Çünkü zulme karşı sessiz kalmak, zulmü onaylamak anlamına gelir. Zulme karşı durmak ise imanî bir sorumluluktur. Resulullah (ss), zulme karşı en net ve kararlı duruşu sergileyen örnek şahsiyettir. Onun hayatı, Adaletin tesisine ve mazlumların korunmasına adanmış bir mücadele olarak okunabilir.
1. Zulme Karşı Mücadele
Peygamberimiz, Mekke’de güçsüzlerin haklarını savunmak için Hilfu’l-Fudûl adlı erdemliler cemiyetine katılmıştır. Bu cemiyet, mazlumların hakkını zalimden almak için kurulmuştu.
Resûlullah, peygamberlikten önce bile zulme karşı durmayı bir ahlaki görev olarak görmüştür. 2. Mazlumun Yanında Olmak
Hadislerinde “Mazluma yardım et” buyurmuş, hatta zalime yardım etmenin yolunu da “Onu zulmünden alıkoymak” şeklinde açıklamıştır.
Bu yaklaşım, zulme karşı aktif bir tavır almayı ve zalimi engellemeyi imanî bir sorumluluk haline getirir.
3. Adaletin Tesisi: Medine’de kurduğu İslam toplumunda adalet, yönetimin temel ilkesi olmuştur. (Adı Medine sözleşmesi) Müslüman, gayrimüslim, zengin, fakir fark etmeksizin herkesin hakkı korunmuş; zulme karşı hukukî ve ahlaki mekanizmalar geliştirilmiştir.
4. Kalbi Zulme Karşı Diri Tutmak
Peygamberimiz, zulme karşı sessiz kalmanın kalbi karartacağını belirtmiştir.
Müminin görevi, sadece fiilen değil, kalben de zulme karşı durmak ve mazlumun yanında saf tutmaktır.
Hz. Peygamber’in hayatı bize gösteriyor ki zulme karşı durmak sadece bir ahlaki tercih değil, imanî bir yükümlülüktür. Müslüman, zalime meyletmez; mazlumun yanında yer alır ve adaletin tesisine katkı sağlar.
TÜYÜ BİTMEMİŞ YETİM MALI VE TORPİLLE ÇALIŞKAN TALEBE NİN HAKKKINI YEMEK?
Allah cc Nisa Ayet 10 dediki
“Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, ancak ve ancak karınlarını doldurasıya ateş yemiş olurlar ve zaten onlar çılgın bir ateşe (cehenneme) gireceklerdir.”
Bu ayette İslam’da yetim malını yemek ve torpil ile hak gaspı yapmak sadece bireysel günah değil, toplumsal düzeni bozan büyük haramlardır. Müslüman, hem yetimlerin hakkını korumak hem de adalet ve liyakati gözetmekle yükümlüdür. Bu tür fiillerden uzak durmak, hem Allah’ın rızasını kazanmak hem de toplumda güven ve adaletin tesis edilmesi için şarttır.
İslam’a göre yetim malını haksız yere yemek ve torpil ile hak gaspı yapmak büyük günahlardandır; Kur’an’da bu fiiller ateşle cezalandırılacak haramlar arasında sayılmış, Peygamberimiz de “helak edici yedi büyük günah”tan biri olarak belirtmiştir. En’âm 152: “Yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın.”
Dini hüküm: Yetim malını korumak, geliştirmek ve onun lehine kullanmak farzdır. Haksız kullanım hem kul hakkı hem de Allah’a karşı büyük günah sayılır.
Torpil ve Hak Gaspı
Adalet ilkesi: İslam’da liyakat, ehliyet ve adalet esastır. Torpil ile hak gaspı, kul hakkını ihlal eder. Kul hakkı: Çalışkan bir öğrencinin emeğini çalarak düşük puanlı birini kayırmak, kul hakkı yemektir. Kul hakkı, Allah’ın affetmeyeceğini bildirdiği günahlardandır; ancak hak sahibi affederse bağışlanır.
Torpil, toplumda adalet duygusunu zedeler, güveni yok eder ve liyakatsiz kişilerin iş başına gelmesine yol açar. Bu da hem bireysel hem toplumsal fesada sebep olur. Ortak nokta: Her iki fiil de bireyin dünyada ve ahirette helake sürüklenmesine sebep olur.
RAHMET DİNİ OLAN İSLAMI, ZAHMET DİNİNE DÖNÜŞTÜRMÜŞLER.
Allah cc hac 78 dediki
“Allah uğrunda hakkıyla cihad edin. O, sizi seçti ve dinde üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi.”
Bu ayette Din kolay zorluk yok.
Birde Hakkı’la cihat yapın diyor, yanı fakirin hakkı olan sadaka zekatı tam verin, doğru olun,Adil olun, kimseye zulm etmeyin, işte cihat bunlar; Durup dururken kafir öldurmek cihat değil o zulümdür.
Allah cc “Müşriklerle savaşan Müslümanlar: Eğer müşrikler savaşmaktan vaz geçerlerseler onlara değil Zalıma düşman olun” (Bakara 163) İslam dininin temel gayesi, insanlığa rehberlik etmek, ruhani huzur vermek ve hem bu dünyada hem de ahirette selamete ulaştırmaktır. Kur'an-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sünneti incelendiğinde, bu dinin en belirgin vasfının "rahmet" ve "kolaylık" olduğu açıkça görülür. Ancak zaman zaman dinin özünden uzaklaşan, şekilciliği esas alan veya aşırılığa kaçan yorumlar, bu rahmet iklimini adeta bir "zahmet" ve zorunluluklar bütünü gibi gösterebilmektedir. Oysa din, hayatı zorlaştırmak için değil, anlamlandırmak ve kolaylaştırmak için indirilmiştir.
1. İslam’ın Temel İlkesi: Kolaylık ve Genişlik
İslam hukukunun (fıkıh) en temel kaidelerinden biri, "Zorluk kolaylığı celbeder" (Meşakkat teysîri cezbeder) ilkesidir. Yani insanoğlu ne zaman dini sorumluluklarını yerine getirirken iradesi dışında bir zorlukla karşılaşsa, din orada mutlaka bir ruhsat, bir çıkış yolu ve kolaylık sunar.
Kur'an-ı Kerim’de bu durum net bir şekilde ortaya konmuştur:
RAHMET DİNİ OLAN İSLAMI, ZAHMET DİNİNE DÖNÜŞTÜRMÜŞLER.
Allah cc hac 78 dediki
“Allah uğrunda hakkıyla cihad edin. O, sizi seçti ve dinde üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi.”
Bu ayette Din kolay zorluk yok.
Birde Hakkı’la cihat yapın diyor, yanı fakirin hakkı olan sadaka zekatı tam verin, doğru olun,Adil olun, kimseye zulm etmeyin, işte cihat bunlar; Durup dururken kafir öldurmek cihat değil o zulümdür.
Allah cc “Müşriklerle savaşan Müslümanlar: Eğer müşrikler savaşmaktan vaz geçerlerseler onlara değil Zalıma düşman olun” (Bakara 163) İslam dininin temel gayesi, insanlığa rehberlik etmek, ruhani huzur vermek ve hem bu dünyada hem de ahirette selamete ulaştırmaktır. Kur'an-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sünneti incelendiğinde, bu dinin en belirgin vasfının "rahmet" ve "kolaylık" olduğu açıkça görülür. Ancak zaman zaman dinin özünden uzaklaşan, şekilciliği esas alan veya aşırılığa kaçan yorumlar, bu rahmet iklimini adeta bir "zahmet" ve zorunluluklar bütünü gibi gösterebilmektedir. Oysa din, hayatı zorlaştırmak için değil, anlamlandırmak ve kolaylaştırmak için indirilmiştir.
1. İslam’ın Temel İlkesi: Kolaylık ve Genişlik
İslam hukukunun (fıkıh) en temel kaidelerinden biri, "Zorluk kolaylığı celbeder" (Meşakkat teysîri cezbeder) ilkesidir. Yani insanoğlu ne zaman dini sorumluluklarını yerine getirirken iradesi dışında bir zorlukla karşılaşsa, din orada mutlaka bir ruhsat, bir çıkış yolu ve kolaylık sunar.
Kur'an-ı Kerim’de bu durum net bir şekilde ortaya konmuştur:
DİN ve HAYATTA, AŞIRILIKTAN KAÇINMAK:
Allah cc Bakare Ayet 143 dediki:
“Ve böylece sizin dengeli ve ölçülü bir toplum olmanızı istedik ki (hayatınızla) tüm insanlığın huzurunda hakikatin şahitleri olmanız ve Elçi de sizin huzurunuzda ona şahitlik yapsın.”
Bu ayet vasat ümmet ilkeli ölçülü toplum
Olmamızı tavsiye ederek aşırılıktan kaçının
İnsanlık tarihi boyunca aşırılık, toplumların ve bireylerin en büyük sınavlarından biri olmuştur.
Ölçüyü kaçırmak, dengeyi kaybetmek ve orta yolu terk etmek çoğu zaman felakete sürüklemiştir. Bu durum sadece dünyevi işlerde değil, dini yaşantıda da geçerlidir.
Dinde Aşırılığın Tehlikesi
• Kur’an, insanı ifrat ve tefritten uzak durmaya çağırır. Allah cc Nisa Ayet 28 Allah yüklerinizi hafifletmek ister; zira insan zayıf yaratılmıştır.
Başdaki ayet yani orta yolu tutan bir topluluk olun der.
• Peygamber Efendimiz, dini yaşantıda aşırıya kaçanların helak olacağını bildirmiştir.
Selatü selam olsun “Ey insanlar! Dinde aşırılıktan sakınınız. Çünkü sizden öncekileri dinde aşırılığa kaçmaları helak etmiştir.”
Çünkü aşırılık, dini kolaylık ve rahmet çizgisinden uzaklaştırır.
• İbadetlerde aşırıya gitmek, insanı yormak ve sonunda tamamen terk etmeye sürükleyebilir. Hayatta Ölçü ve Denge:
Çalışma hayatında aşırıya gitmek, tükenmişlik ve sağlık sorunlarına yol açar.
Maddi hırs, insanı doyumsuz ve huzursuz yapar. Sevgi ve nefrette aşırılık, ilişkileri bozar ve toplumsal çatışmalara sebep olur.
Orta Yolun Hikmeti: Orta yol, insanı dengede tutar ve huzura kavuşturur.
Dinde aşırılıktan uzak durmak, ibadetleri sürdürülebilir kılar.
Hayatta ölçülü olmak, insanı hem dünyada hem ahirette mutlu eder.
Sonuç olarak, aşırılığın sonu helak; denge ve ölçünün sonu ise huzur ve kurtuluştur. İslam’ın öğrettiği “orta yol” anlayışı, hem bireysel hem toplumsal barışın anahtarıdır.
DİN ve HAYATTA, AŞIRILIKTAN KAÇINMAK:
Allah cc Bakare Ayet 143 dediki:
“Ve böylece sizin dengeli ve ölçülü bir toplum olmanızı istedik ki (hayatınızla) tüm insanlığın huzurunda hakikatin şahitleri olmanız ve Elçi de sizin huzurunuzda ona şahitlik yapsın.”
Bu ayet vasat ümmet ilkeli ölçülü toplum
Olmamızı tavsiye ederek aşırılıktan kaçının
İnsanlık tarihi boyunca aşırılık, toplumların ve bireylerin en büyük sınavlarından biri olmuştur.
Ölçüyü kaçırmak, dengeyi kaybetmek ve orta yolu terk etmek çoğu zaman felakete sürüklemiştir. Bu durum sadece dünyevi işlerde değil, dini yaşantıda da geçerlidir.
Dinde Aşırılığın Tehlikesi
• Kur’an, insanı ifrat ve tefritten uzak durmaya çağırır. Allah cc Nisa Ayet 28 Allah yüklerinizi hafifletmek ister; zira insan zayıf yaratılmıştır.
Başdaki ayet yani orta yolu tutan bir topluluk olun der.
• Peygamber Efendimiz, dini yaşantıda aşırıya kaçanların helak olacağını bildirmiştir.
Selatü selam olsun “Ey insanlar! Dinde aşırılıktan sakınınız. Çünkü sizden öncekileri dinde aşırılığa kaçmaları helak etmiştir.”
Çünkü aşırılık, dini kolaylık ve rahmet çizgisinden uzaklaştırır.
• İbadetlerde aşırıya gitmek, insanı yormak ve sonunda tamamen terk etmeye sürükleyebilir. Hayatta Ölçü ve Denge:
Çalışma hayatında aşırıya gitmek, tükenmişlik ve sağlık sorunlarına yol açar.
Maddi hırs, insanı doyumsuz ve huzursuz yapar. Sevgi ve nefrette aşırılık, ilişkileri bozar ve toplumsal çatışmalara sebep olur.
Orta Yolun Hikmeti: Orta yol, insanı dengede tutar ve huzura kavuşturur.
Dinde aşırılıktan uzak durmak, ibadetleri sürdürülebilir kılar.
Hayatta ölçülü olmak, insanı hem dünyada hem ahirette mutlu eder.
Sonuç olarak, aşırılığın sonu helak; denge ve ölçünün sonu ise huzur ve kurtuluştur. İslam’ın öğrettiği “orta yol” anlayışı, hem bireysel hem toplumsal barışın anahtarıdır.
PEYGAMBER DE,BİR İNSANDIR.
Allah cc Enam Ayet .50 dediki
(Allah cc Hz. Muhammet’e)"De ki: "Size Allah'ın hazineleri yanımdadır demiyorum, gaybı da bilmiyorum ve ben size bir meleğim de demiyorum. Ben, bana vahyedilenden başkasına uymam." De ki: "Kör olanla, gören bir olur mu? Yine de düşünmeyecek misiniz?"
Bu ayette Peygamber ss insanlardan bir insandır melek dahi değildir; Peygamber de, Diğer insanlarla beraber ahirette sorguya çekileceğini Allah cc bir kaç ayette beyan etmiştir..
Kültüre Kutsallık Atfetmenin Tehlikesi
Peygamberin insani yönünü, hatalarını, yanılmalarını ya da gündelik tercihlerini kutsallaştırmak, aslında onun getirdiği mesajın özünü gölgelemektir. Kur'an, Peygamber'in bazen içtihatlarında yanılabileceğini (örneğin Abese Suresi'ndeki uyarıda olduğu gibi) bizzat yüzümüze vurur.
Yanı: PEYGAMBERİMİZİ MEN EDEN MANİ VARDIR.. Yanı: Beşer icabı kusuru olsa dahi
Allah tarafından ikaz ediliyordu;
Peygamberin her yaşantınına kutsallık denmez.. Peygamber SS içinde bulunduğu toplumun adet ve törelerini, Fıtrat ve Vahiy ile çelişmeyen geleneklerine, kültürüne müdahale etmemiştir.
Hatta kendisi de o toplumun bir üyesi olarak o gelenekleri devam ettirmiştir.
Sakal, cübbe, sarık, hatta sünnet olmak gibi. Fakat, daha sonra peygamberin gönderiliş amacını anlayamayanlar ve dolayısıyla yanlış anlayanlar. Peygamberi takip edeceğiz diyerek bu geleneksel motifleri de dinin parçası diye bilmişler ve aktarmışlar.
Peygamberi sevmek, onun insani yönlerini kutsallaştırarak onu ulaşılamaz bir tabu haline getirmek değil; onun rehberliğini, adaletini ve ahlakını hayata taşımaktır.
YARIN ÇOK GEÇ OLABİLİR, AMA BUGÜN ASLA GEÇ DEĞİL
Allah cc Maide Ayet 74 dediki
Öyleyse pişmanlık içinde Allaha yönelip Onun bağışlanmasını hala dilemeyecekler mi? Allah çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır. Bu ayette Allah merhametini anlatıyor. Mevlana demiş ne olursan ol yine gel, İnsan suya düşmekle boğulmaz; Sudan çıkamazsa boğulur. Şeytanın en büyük hilelerinden biri, insana günahını büyük göstererek "Sen bittin, artık dönüşün yok" hissi vermektir. Bir diğer hilesi ise "Daha gençsin, ileride tevbe edersin" diyerek erteletmektir. Oysa tevbe, geçmişi temizleyen ve geleceği inşa eden anlık bir uyanıştır.
Unutma; aldığın her nefes, sana verilen yeni bir şanstır. Geçmişin ne kadar karanlık olursa olsun, tevbe ile geleceğini aydınlatmak senin elinde. Umudunu kaybetme; çünkü seni senden daha iyi bilen ve seni affetmek isteyen bir Rabbin var.
PEYGAMBER DE,BİR İNSANDIR.
Allah cc Enam Ayet .50 dediki
(Allah cc Hz. Muhammet’e)"De ki: "Size Allah'ın hazineleri yanımdadır demiyorum, gaybı da bilmiyorum ve ben size bir meleğim de demiyorum. Ben, bana vahyedilenden başkasına uymam." De ki: "Kör olanla, gören bir olur mu? Yine de düşünmeyecek misiniz?"
Bu ayette Peygamber ss insanlardan bir insandır melek dahi değildir; Peygamber de, Diğer insanlarla beraber ahirette sorguya çekileceğini Allah cc bir kaç ayette beyan etmiştir..
Kültüre Kutsallık Atfetmenin Tehlikesi
Peygamberin insani yönünü, hatalarını, yanılmalarını ya da gündelik tercihlerini kutsallaştırmak, aslında onun getirdiği mesajın özünü gölgelemektir. Kur'an, Peygamber'in bazen içtihatlarında yanılabileceğini (örneğin Abese Suresi'ndeki uyarıda olduğu gibi) bizzat yüzümüze vurur.
Yanı: PEYGAMBERİMİZİ MEN EDEN MANİ VARDIR.. Yanı: Beşer icabı kusuru olsa dahi
Allah tarafından ikaz ediliyordu;
Peygamberin her yaşantınına kutsallık denmez.. Peygamber SS içinde bulunduğu toplumun adet ve törelerini, Fıtrat ve Vahiy ile çelişmeyen geleneklerine, kültürüne müdahale etmemiştir.
Hatta kendisi de o toplumun bir üyesi olarak o gelenekleri devam ettirmiştir.
Sakal, cübbe, sarık, hatta sünnet olmak gibi. Fakat, daha sonra peygamberin gönderiliş amacını anlayamayanlar ve dolayısıyla yanlış anlayanlar. Peygamberi takip edeceğiz diyerek bu geleneksel motifleri de dinin parçası diye bilmişler ve aktarmışlar.
Peygamberi sevmek, onun insani yönlerini kutsallaştırarak onu ulaşılamaz bir tabu haline getirmek değil; onun rehberliğini, adaletini ve ahlakını hayata taşımaktır.
YARIN ÇOK GEÇ OLABİLİR, AMA BUGÜN ASLA GEÇ DEĞİL
Allah cc Maide Ayet 74 dediki
Öyleyse pişmanlık içinde Allaha yönelip Onun bağışlanmasını hala dilemeyecekler mi? Allah çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır. Bu ayette Allah merhametini anlatıyor. Mevlana demiş ne olursan ol yine gel, İnsan suya düşmekle boğulmaz; Sudan çıkamazsa boğulur. Şeytanın en büyük hilelerinden biri, insana günahını büyük göstererek "Sen bittin, artık dönüşün yok" hissi vermektir. Bir diğer hilesi ise "Daha gençsin, ileride tevbe edersin" diyerek erteletmektir. Oysa tevbe, geçmişi temizleyen ve geleceği inşa eden anlık bir uyanıştır.
Unutma; aldığın her nefes, sana verilen yeni bir şanstır. Geçmişin ne kadar karanlık olursa olsun, tevbe ile geleceğini aydınlatmak senin elinde. Umudunu kaybetme; çünkü seni senden daha iyi bilen ve seni affetmek isteyen bir Rabbin var.
PEYGAMBERİ ÖĞRENELİM;
NE İLAHLAŞTIRALIM NEDE POSTACI YAPALIM.
Allah Teâlâ, Ahkâf Sûresi 9. ayette şöyle dediki,
“De ki: Ben elçilerin ilki değilim. Bana ve size ne olacağını da bilemem. Ben sadece bana vahyolunana uyarım. Ben apaçık bir uyarıcıdan başka bir şey değilim.”
Bu ayet, Hz. Muhammed’in (s.s) hem bir peygamber olarak otoritesini hem de bir insan olarak sınırlarını muazzam bir dengeyle ortaya koyar. Doğru bir peygamber tasavvurunun kodlarını inşa eder.
1. "Ben elçilerin ilki değilim"
Mekke müşrikleri, Hz. Peygamber’in davetini dünyada ilk kez ortaya atılmış bir iddia gibi hayretle karşılamıştı. Ayet bu yanılgıyı düzeltir. İslam, köksüz, yeni bir din değildir. Hz. Âdem’den başlayıp Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa ile devam eden ilahi zincirin son halkasıdır.
Hz. Peygamber, insanlığın aşina olduğu sünnetullahın devamıdır. Bu, müminlere köklü bir tarih bilinci verirken, inkârcıların “insandan peygamber mi olur?” şaşkınlığını da boşa çıkarır.
2. Gaybın Sınırı: "Bana ve size ne olacağını bilemem"
Ayetin en can alıcı noktası budur. İnsanlık, tarih boyunca önderlerini kutsallaştırma eğiliminde olmuştur. Kur’an ise bu çizgiyi net çizer: Hz. Peygamber, Allah bildirmediği sürece gaybı bilemez. O, ümmetinin rehberi ve Allah’ın en sevgili kulu olsa da nihayetinde bir beşerdir.
Bu hakikat iki şeyi öğretir: İnançta aşırılığı önler, peygamberi ilahlaştırma hatasına düşürmez. Ve tevekkülü öğretir, gaybın bilgisinin yalnızca Allah’a ait olduğunu kalplere yerleştirir.
3. Mutlak Teslimiyet: "Sadece bana vahyolunana uyarım"
Peygamber, kendi hevasıyla hüküm koyan, kendi aklından din üreten biri değildir. Onun hayatı, yürüyen bir Kur’an’dır. “Sadece bana vahyolunana uyarım” ifadesi, onun ilahi iradenin yeryüzündeki en sadık uygulayıcısı olduğunu gösterir.
Vazifesi de nettir: “Ben apaçık bir uyarıcıyım.” Peygamberin görevi insanları zorla hidayete erdirmek değildir. Misyonu, hakikati en berrak şekilde tebliğ etmek ve insanları bekleyen tehlikeye karşı uyarmaktır.
Sonuç
Ahkâf Sûresi 9. ayet, İslam’ın itikadi dengesini koruyan bir manifestodur. Bize, Peygamberimiz Hz. Muhammed’i (s.a.v) severken ölçüyü nasıl koyacağımızı öğretir.
O, ne haşa ilahi bir ortak, ne de sıradan bir postacıdır. O, Allah’ın vahiy ile şereflendirdiği, kendinden önceki peygamberlerin yolundan giden, gaybı bilmeyen ama Gaybın Sahibi’ne tam teslim olmuş, “en güzel örnek” ve “apaçık bir uyarıcı”dır.
PEYGAMBERİ ÖĞRENELİM;
NE İLAHLAŞTIRALIM NEDE POSTACI YAPALIM.
Allah Teâlâ, Ahkâf Sûresi 9. ayette şöyle dediki,
“De ki: Ben elçilerin ilki değilim. Bana ve size ne olacağını da bilemem. Ben sadece bana vahyolunana uyarım. Ben apaçık bir uyarıcıdan başka bir şey değilim.”
Bu ayet, Hz. Muhammed’in (s.s) hem bir peygamber olarak otoritesini hem de bir insan olarak sınırlarını muazzam bir dengeyle ortaya koyar. Doğru bir peygamber tasavvurunun kodlarını inşa eder.
1. "Ben elçilerin ilki değilim"
Mekke müşrikleri, Hz. Peygamber’in davetini dünyada ilk kez ortaya atılmış bir iddia gibi hayretle karşılamıştı. Ayet bu yanılgıyı düzeltir. İslam, köksüz, yeni bir din değildir. Hz. Âdem’den başlayıp Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa ile devam eden ilahi zincirin son halkasıdır.
Hz. Peygamber, insanlığın aşina olduğu sünnetullahın devamıdır. Bu, müminlere köklü bir tarih bilinci verirken, inkârcıların “insandan peygamber mi olur?” şaşkınlığını da boşa çıkarır.
2. Gaybın Sınırı: "Bana ve size ne olacağını bilemem"
Ayetin en can alıcı noktası budur. İnsanlık, tarih boyunca önderlerini kutsallaştırma eğiliminde olmuştur. Kur’an ise bu çizgiyi net çizer: Hz. Peygamber, Allah bildirmediği sürece gaybı bilemez. O, ümmetinin rehberi ve Allah’ın en sevgili kulu olsa da nihayetinde bir beşerdir.
Bu hakikat iki şeyi öğretir: İnançta aşırılığı önler, peygamberi ilahlaştırma hatasına düşürmez. Ve tevekkülü öğretir, gaybın bilgisinin yalnızca Allah’a ait olduğunu kalplere yerleştirir.
3. Mutlak Teslimiyet: "Sadece bana vahyolunana uyarım"
Peygamber, kendi hevasıyla hüküm koyan, kendi aklından din üreten biri değildir. Onun hayatı, yürüyen bir Kur’an’dır. “Sadece bana vahyolunana uyarım” ifadesi, onun ilahi iradenin yeryüzündeki en sadık uygulayıcısı olduğunu gösterir.
Vazifesi de nettir: “Ben apaçık bir uyarıcıyım.” Peygamberin görevi insanları zorla hidayete erdirmek değildir. Misyonu, hakikati en berrak şekilde tebliğ etmek ve insanları bekleyen tehlikeye karşı uyarmaktır.
Sonuç
Ahkâf Sûresi 9. ayet, İslam’ın itikadi dengesini koruyan bir manifestodur. Bize, Peygamberimiz Hz. Muhammed’i (s.a.v) severken ölçüyü nasıl koyacağımızı öğretir.
O, ne haşa ilahi bir ortak, ne de sıradan bir postacıdır. O, Allah’ın vahiy ile şereflendirdiği, kendinden önceki peygamberlerin yolundan giden, gaybı bilmeyen ama Gaybın Sahibi’ne tam teslim olmuş, “en güzel örnek” ve “apaçık bir uyarıcı”dır.
Allah (c.c.) Sad Suresi 29. âyetinde şöyle dediki:
“(Ey Muhammed!) Sana indirdiğimiz bu kutsal Kitap’ı, insanlar onun mesajı üzerinde iyice düşünsünler ve akıl sahipleri ondan ders alsınlar diye indirdik.”
Bu âyette Allah, Kur’ân-ı Kerîm’i ne için indirdiğini açıkça anlatmaktadır. Kur’ân’ın ilk muhatapları olan sahabeler, âyetleri duyduklarında sadece kulaklarıyla işitmekle kalmaz, kalpleriyle de idrak ederlerdi. Çünkü Kur’ân, defalarca “düşünesiniz”, “akledesiniz”, “öğüt alasınız” diye insana seslenir.
Peki manasını bilmeden okumak boşa mı gider? Elbette ki hayır. Eğer Kur’ân, sözlerin en güzeli ise, dua niyetiyle okumak da elbette sevaptır. Ancak asıl mesele şudur:
Kur’ân, akıl sahibi muhataplarına ne diyor?
Kur’ân’ın birçok âyetinde “tedebbür”, “tefekkür” ve “taakkul” kelimeleri geçer. Allah Teâlâ bir âyetinde şöyle buyurur:
“Onlar Kur’ân’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitleri mi var?” (Muhammed Suresi, 24)
Başka bir âyette de şöyle buyuruyor:
“Andolsun ki Biz, Kur’ân’ı düşünüp öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Fakat düşünen mi var?” (Kamer Suresi, 17)
Kur’ân’ın indiriliş amacı sadece okunmak değil; anlaşılmak, yaşanmak ve hayata geçirilmektir. Anlamadığın bir kitaptan nasıl ders çıkaracaksın?
“Manasını bilmeden okumak sevap değil mi?”
Evet, sevap vardır. Ancak bazıları sadece sevap kazanmak için anlamaya çalışmayı terk etmiş, bu da Kur’ân’ın indiriliş gayesine ters düşmektedir. Namazda Fâtiha’yı okuyup ardından “Ne dedim ben şimdi?” diye sormamak, doktorun yazdığı reçeteyi okumadan cebe koymaya benzer. Doktor reçeteyi okunsun diye yazmaz; ilacı alıp kullanasın diye yazar.
Sadece anlamadan okumak ve dinlemek, Kur’ân’ın ruhuna aykırıdır.
Kur’ân’ı ölüler için, yarışmalar için veya “sevapmatik” gibi görmek, dirilere indirilmiş bir hayat kitabını duvara asıp seyretmeye indirgemektir. Oysa asıl olan, kıyıda durup okyanusu seyretmek değil, onun derinliklerine dalmaktır.
O yüzden okumaya devam et, ama anlamak için de adım at. Çünkü Allah sana “Oku” derken, “Düşün” demeyi de asla ihmal etmedi.
Allah (c.c.) Sad Suresi 29. âyetinde şöyle dediki:
“(Ey Muhammed!) Sana indirdiğimiz bu kutsal Kitap’ı, insanlar onun mesajı üzerinde iyice düşünsünler ve akıl sahipleri ondan ders alsınlar diye indirdik.”
Bu âyette Allah, Kur’ân-ı Kerîm’i ne için indirdiğini açıkça anlatmaktadır. Kur’ân’ın ilk muhatapları olan sahabeler, âyetleri duyduklarında sadece kulaklarıyla işitmekle kalmaz, kalpleriyle de idrak ederlerdi. Çünkü Kur’ân, defalarca “düşünesiniz”, “akledesiniz”, “öğüt alasınız” diye insana seslenir.
Peki manasını bilmeden okumak boşa mı gider? Elbette ki hayır. Eğer Kur’ân, sözlerin en güzeli ise, dua niyetiyle okumak da elbette sevaptır. Ancak asıl mesele şudur:
Kur’ân, akıl sahibi muhataplarına ne diyor?
Kur’ân’ın birçok âyetinde “tedebbür”, “tefekkür” ve “taakkul” kelimeleri geçer. Allah Teâlâ bir âyetinde şöyle buyurur:
“Onlar Kur’ân’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitleri mi var?” (Muhammed Suresi, 24)
Başka bir âyette de şöyle buyuruyor:
“Andolsun ki Biz, Kur’ân’ı düşünüp öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Fakat düşünen mi var?” (Kamer Suresi, 17)
Kur’ân’ın indiriliş amacı sadece okunmak değil; anlaşılmak, yaşanmak ve hayata geçirilmektir. Anlamadığın bir kitaptan nasıl ders çıkaracaksın?
“Manasını bilmeden okumak sevap değil mi?”
Evet, sevap vardır. Ancak bazıları sadece sevap kazanmak için anlamaya çalışmayı terk etmiş, bu da Kur’ân’ın indiriliş gayesine ters düşmektedir. Namazda Fâtiha’yı okuyup ardından “Ne dedim ben şimdi?” diye sormamak, doktorun yazdığı reçeteyi okumadan cebe koymaya benzer. Doktor reçeteyi okunsun diye yazmaz; ilacı alıp kullanasın diye yazar.
Sadece anlamadan okumak ve dinlemek, Kur’ân’ın ruhuna aykırıdır.
Kur’ân’ı ölüler için, yarışmalar için veya “sevapmatik” gibi görmek, dirilere indirilmiş bir hayat kitabını duvara asıp seyretmeye indirgemektir. Oysa asıl olan, kıyıda durup okyanusu seyretmek değil, onun derinliklerine dalmaktır.
O yüzden okumaya devam et, ama anlamak için de adım at. Çünkü Allah sana “Oku” derken, “Düşün” demeyi de asla ihmal etmedi.
“SORUMLULUK ŞUURU”
Allah cc Araf Suresi 6. ayette şöyle dedi : “Kendilerine ilahi mesaj gönderilen herkesi ve o mesajı tebliğ eden PEGAMBERLERİ de hiç şüphesiz ahirette hesaba çekeceğiz.” Bu ayet İslam’da sorumluluğun temelini özetler. Ahiret günü mutlak adaletin kurulacağı gündür. O gün sadece biz insanlar değil, peygamberler de sorgulanacaktır.
Ümmetlere sorulacaklar*
Kendilerine peygamber ve kitap gönderilen topluluklara 2 soru yöneltilecek: Size gelen ilahi mesaja nasıl karşılık verdiniz? İnandınız mı, yüz mü çevirdiniz? Helal-haram sınırlarına uydunuz mu? Başkasının hakkını yediniz mi torpil yaparak Zekilerin 90 puanla atanamazken
50 puanla layık olmadığın işe girdiniz mi? O günde Kimse “bize haber gelmedi” bahanesi yapamayacaksın. Adalet herkesin gözü önünde tescillensin diye Peygamberlerede sorulacaklar. Peygamberlerin sorgusu kusur aramak için değil. Tebliğ görevini tam yaptıklarına şahitlik içindir. Onlara da sorulacak:
Vahyi kavmine eksiksiz ulaştırdın mı? Kavmin davetine nasıl karşılık verdi? Mâide 109. ayet de.
Allah, cc elçileri toplayacağı gün, şöyle diyecek: "Size verilen cevap nedir?" Onlar da: "Bizim bilgimiz yoktur; şüphesiz görünmeyenleri (gaybleri) bilen Sen'sin Sen." Peygambere Allah sorması Bizim için dersler vardır. Yanı Kimse imtiyazlı değil, Peygamber bile görevinden sorgulanıyorsa, bizim sorumluluğumuz daha büyüktür.
Ahirette hiç Bahane yok: Kur’an ve peygamber gönderildiği için “bilmiyordum” deme lüksümüz yok. ADALET TAM OLACAK Mahşerde herkes hesabını verecek. Peygamberler ümmetlerine şahitlik edecek. Kısaca bu ayet hem uyarı hem müjde: Uyarı çünkü sorumluyuz. Müjde çünkü Allah’ın adaleti eksiksiz işleyecek.
Sen bu ayetten en çok hangi dersi kendine çıkarıyorsun?