Akşam gözüme bir reklam ilişti. Karı koca ultrasona bakılıyorlar, doktor bir kızları olacağını söyleyince büyük bir müjde telakki edip inanılmaz derecede mutlu oluyorlar. Yani sanki “Bir oğlunuz olacak” denilse hayal kırıklığı yaşayacaklarmış gibi bir hava vardı. Aslında kız çocuk rağbeti toplumda gitgide belirginleşen bir durum ama yeterince ilgi çekmiyor.
Dünya için yarım asır, Türkiye için çeyrek asırdır kadın yüceltilirken, erkekler –çocuğuyla yetişkiniyle- sürekli itibarsızlaştırılıyor. Erkek için normal olan şeyler anormal kabul ediliyor. “Erkek çocuk terörü” diye bir sosyal medya repliği bile türedi. Oysaki sergiledikleri davranışlar, erkek çocuklarının normalidir. Kadın beyni ile erkek beyni arasında inanılmaz bir uçurum var ve erkekler savunmacı, saldırgan, sınırlarını zorlayan, hiyerarşiyi gözeten bir öğrenme şekline sahip. Aynı yaş grubundaki kızlardan ve erkeklerden oluşan iki gruba üç tekerlekli bisikletler verilerek yapılan araştırma sonucunda görülmüştür ki, kız çocukları birbirine çarpmamak için özenle bisiklet sürerken erkek çocukları bisikletlerle birbirine çarpma oyunu oynamışlardır. Bu, erkeğin koruyucu, sağlayıcı ve yönetici olarak alacağı misyona uygun, hikmetli bir yaratılıştır. Ne yazık ki bu bilinçten çok uzak olan günümüz insanı erkeğin doğasını yadırgamaktadır.
“Erkek adamın erkek evladı olur” böbürlenmeleriyle bilinen erkekler bile artık erkek çocuk değil kız çocuğu istemeye başlamışlardır. Batı ülkelerinde, IVF kliniklerinde cinsiyet seçimi yapabilen bekâr ebeveynlerin de önemli bir kısmının kız çocuğu talep ettikleri kaydediliyor; bazı araştırmalarda bu oran %61 olarak belirtiliyor. Neredeyse “Onlardan biri, kız ile müjdelendiği zaman içi öfke ile dolarak yüzü simsiyah kesilir!” (Nahl, 58) ayetinde zikredilen durum, artık erkek çocukları için geçerli olacak.
Yetişkinlerde de durum farklı değil. Sosyal medyada sürekli bir erkek aşağılaması hakim. Bugün “Kadın cinayeti” bir vakıa olarak görülürken erkek tabii olarak öldürülebilir bir canlıdır. Yani yolun kenarında bir köpek cesedi bulunsa gündem olur ama bir erkek cesedinin bulunması haber değeri bile taşımaz. Bu durum, sosyoloji ve evrimsel psikolojide “Male Disposability” (Erkek Harcanabilirliği) kavramıyla karşılık bulur. Bu bağlamda erkeklerin karşı karşıya kaldığı menfi manzara, feminist çevrelerce “eril mağduriyeti” kavramıyla itibarsızlaştırılmaya çalışılsa da gelecekte yükselecek olan karşı erkek hareketleri (maskülenizm) için kuvvetli argümanlar oluşturacaktır.
Erkekler küçük yaşlardan itibaren kendi doğalarını yaşamaktan men edilirken, bu doğalarının yüklediği misyondan da uzaklaştırılmışlar, baba ve koca rolünü icra edemeyecekleri bir markaja alınmışlardır. Zira “evin direği”ni yıkmak ve “ailenin reisi”ni ilga etmek, cinsiyet eşitliği projesinin zorunlu bir gereğidir. Dolayısıyla kültür, sanat, siyaset vb. her alanda erkeklik hedefe konulmuştur. Öyle ki, bazı marjinal feminist dernekler erkeğin eril duygularını kabarttığı ve kadından üst bir paye biçtiği gerekçesiyle askerliğin dahi kaldırılmasını talep edebilmiştir. Kısacası geldiğimiz bu nokta tesadüf değildir.
Bugün pek çok genç erkeğin, kendini geliştirebileceği ne bir paye ne de bir motivasyon kalmamıştır. Yavaş yavaş bir amaçsızlık girdabının içine sürüklenmiş durumdalar. İş hayatına atılmak ve mücadele etmek için yeterli itici güçten mahrum kalmışlardır; zira birçoğunun aldığı maaş kira, fatura ve temel giderlere ancak yetiyor. Karın tokluğuna çalışmanın cazibesi olmayınca, çalışmadan baba evinde ikamet edip asgari bir yaşam sürmek daha kolay bir yol haline geliyor. Diğer taraftan, sanal dünyanın sunduğu sahte tatminler, özellikle pornografi ve mastürbasyon bağımlılığı, pek çok genci karşı cinse ilgi duymaz hale getirmiştir. Bu da evliliği gündemden düşüren önemli etkenlerden biri olmuştur.
“Kadın - erkek savaşını kim kazanırsa kazansın, kaybeden her iki taraftır.” Nitekim bu sürecin zararı en nihayetinde kadınlara da dönmektedir. Bugün pek çoğu evlenmek, bir aile kurmak ve anne olmak istediği halde kendine uygun bir koca bulamıyor. Çünkü erkekler koca olmamak üzere yetiştirildi, kocalık yapamayacak şekilde kuşatıldılar. Nitekim kadınların özgürleşmesi (!) buna bağlıydı. Ama gelinen noktada, özellikle Türkiye'deki ve bilhassa da muhafazakâr çevredeki kriz çok daha derin ve karmaşık bir boyuttadır.
Şöyle ki; Batılı kadınlar, sperm bankacılığı vasıtasıyla hamile kalıp “bekar anne” olarak hem bireysel hayatlarına devam ediyor hem de annelik duygusunu yaşayabiliyorlar. Bazı İslam ülkelerinde ise çok eşliliğin yasal ve kültürel bir zemin bulması, ekonomik ve sosyal statü sahibi kadınlara nitelikli erkeklerin ikinci eşi olma imkânı sunabiliyor. Bu kadınlar, kendilerinden geleneksel ev hanımlığı rollerinin beklenmediği, çocuk sahibi olacakları ve duygusal/cinsel gereksinimlerini karşılayacakları daha pasif ve esnek bir evlilik hayatı tercih edebiliyorlar. Türkiye ise yasal, kültürel ve sosyolojik yapısı gereği her iki imkânı da sunmuyor; kadınları adeta arafta bırakıyor. Haliyle de tek alternatif “kedi anneliği” oluyor.
Önümüzdeki süreçte, sağlıklı bir toplum yapısı için erkeğin ve kadının doğasını kabullenmenin, baba ve kocanın yeniden ihyasının şart olduğunu daha önce konuştuk. Peki, bugün hâlihazırda evlilik beklentisi içinde olan bu kadar bekâr kadın ne olacak? Feminist hareketler buna bir çözüm sunuyorlar mı yoksa sundukları çözümsüzlüklerle mi yetiniyorlar? Takdiri okuyucuya bırakıyorum.
Şunu kabul edelim ki bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de ciddi bir “erkeklik krizi” baş göstermeye başlamıştır. Her ne kadar bu konular, tıpkı ırkçılık gibi karşı cinsi itibarsızlaştırmaya yönelik sığ ve cinsiyetçi yaklaşımlarla ele alınsa da, meseleyi özenle ve çok boyutlu olarak tahlil etmemiz gerekiyor. Zira vaktiyle feminizmin geldiği gibi, Batı'dan bir “maskülenizm” hareketinin de kontrolsüzce ülkemize girmesini istemiyoruz. “Bir şey haddini aşınca, zıddına inkılap eder” Bu mesele de haddini aşmış, zıddını çağırmaktadır.