Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi etnik kökene değil, ortak tarih, ortak kader ve ortak vatandaşlık bilincine dayanan Türk milleti anlayışı üzerine inşa edilmiştir.
Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk’un sonunda gençliğe seslenirken, “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.” diyerek bu devletin dayanağının ortak milli irade ve milli bilinç olduğunu vurgulamıştır.
Yine Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” sözüyle millet tanımını etnik değil, siyasi ve tarihi bir birlik olarak ortaya koymuştur.
Bugün bu temel anlayışı zedeleyecek, aynı vatan üzerinde ikinci bir siyasi ulus oluşturma arayışına kapı aralayacak her girişim, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesiyle bağdaşmaz.
Yaklaşık iki asırdır bu coğrafyada etnik fay hatlarını kaşıyarak Türkiye’yi zayıflatmaya çalışan emperyal akıl değişmemiştir. Değişen yalnızca yöntemleridir. Dün silahla ve işgalle denenenler, bugün hukuk, siyaset ve kimlik tartışmaları üzerinden yürütülmektedir.
Terör örgütü liderinin “çerçeve yasa bin kilometrelik yolun ilk adımıdır” ifadesi bu talihsiz sürecin kendi bakış açısından nasıl değerlendirildiğini açıkça göstermektedir.
Atatürk’ün milliyetçiliği ayrıştıran değil birleştiren, ırka değil ortak vatana ve ortak geleceğe dayanan bir milliyetçiliktir.
Bu nedenle Türkiye’de ikinci bir siyasi millet anlayışını meşrulaştırabilecek adımlara destek vermek ciddi bir çelişkidir.
Bu coğrafya yüzlerce yıl boyunca farklılıklarını Türk milleti çatısı altında yaşatmış, bağımsızlığını da bu birlik sayesinde korumuştur.
Türk milleti tektir. Türkiye Cumhuriyeti de bu milletin ortak devletidir. Bu temel ilkeyi aşındıracak her düzenleme, kısa vadeli siyasi hesapların ötesinde, gelecek nesillerin güvenliğini ve Cumhuriyet’in bütünlüğünü ilgilendirir.
Tarih, milli birlik konusunda yapılan hataları da bu hatalara kayıtsız kalanları da mutlaka kaydeder.
Ne mutlu Türküm Diyene.
Türk milleti deniz suyu gibidir, Geç ısınır geç soğur, kolay da unutmaz.
Feraseti yüksektir, vefası derindir. Tarihini hafızasında taşır. Devletine ve ulusuna yönelen tehditleri günü geldiğinde birer birer hatırlar.
Milletleri ayakta tutan yalnızca güç değil, ortak hafıza ve milli bilinçtir.
Türk milleti de en büyük kuvvetini buradan alır.
Mavi Vatan, Lozan ve Montrö birbiriyle desteklenen bir jeopolitik meşruiyet üçlemesidir. Hayati değerdedirler. Lozan Türkiye’nin siyasi bağımsızlığını temin edip, uluslararası hukuk açısından yeniden doğuşunu simgeler. Aynı zamanda deniz haklarımızın ve yok ettiği kapitülasyonlar üzerinden kabotaj hakkının geri alınmasının zeminini oluşturur; Montrö ise Boğazlar’ın tam egemenliğini garantileyerek, stratejik bir köprü işlevi ile tüm deniz yetki alanlarımızdaki egemenliğimizin kesintisiz devamını sağlar. Kısacası Mavi Vatan’ın bütünlüğünün birinci safhası Lozan Barış Anlaşması; ikinci safhası Montrö Türk Boğazları Sözleşmesi ile sağlandı. Mavi Vatan doktrini ise söz konusu hukuki kazanımları aktif bir deniz stratejisine dönüştürürken denizlerdeki çıkarlarımızı aktif korumayı, etki ve denge arayışını temsil eder. Lozan Anlaşması ve Montrö Sözleşmesi tarafından oluşturulan hukuki ve stratejik temelleri günümüz jeopolitik sahnesine taşır. Mavi Vatan sadece hukuki kazanımların peşine düşmekle kalmaz, bu kazanımları fiili güç ve teknolojik imkanlarla savunma kararlılığını da içerir. Lozan’ın tamamlayıcıları Montrö ve Mavi Vatan’dır. Bugün her üçüne de saldırılar vardır. Tarihimizin çok zor bir döneminden geçiyoruz. Birlik ve beraberlik içinde bugünleri atlatacağız. Yeter ki Atatürk’ün ipine sarılalım.
İsrail’in 13 Haziran 2025 saldırısı, bölge jeopolitiği ile diplomatik ve askeri dengeleri dramatik biçimde etkiledi. Bu karmaşada Jeopolitik pozisyonumuzu çok net belirlememiz gerekir. Görünen o ki gerilim savaşa dönüşüyor. Türkiye, bu karmaşada nerede duracağını açıkça belirlemelidir. Unutulmamalıdır ki İran’ın çöküşü, bir rejim değişikliğinden çok daha fazlasıdır. Bu, bir bölgesel direncin yıkılması, yani Türkiye’nin Suriye’den sonra jeopolitik tamponlarının sonuncusunun da ortadan kalkmasıdır. İran düşerse, Türkiye’nin çevresinde bağımsız bloklardan oluşan savunma hattı kalmayacaktır. Suriye zaten çöktü, Irak fiilen bölündü. İran sonrası sıranın Türkiye’ye geleceği mesajı artık bir komplo değil, bizzat bölgedeki dinamiklerin açık ifadesidir. Bu saldırı sadece İran’a değil, aynı zamanda finans kapital, neocon hegemonya karşısındaki bağımsız savunma reflekslerine yönelmiş bir saldırıdır. İran bugün hedefteyse, yarın Türkiye’nin jeopolitik çıkarları ile tüm stratejik program ve gayretleri meşru hedef hâline getirilecektir. İran’ın çökmesiyle doğacak boşluk, İsrail ve ABD’nin yeni vekilleri tarafından doldurulacaktır. Türkiye bu süreçte edilgen kalırsa kendi çevresinde düşman bir kuşakla karşılaşacaktır. Pasif diplomasi ve “bekle-gör” refleksi, aktif kuşatma üretir. Türkiye, İran çöküşü sonrasında “sıradaki ülke” potasına girebilir. “İran Operasyonu” bağımsız savunma doktrinleri olan bütün bölge ülkelerine yöneltilmiş bir mesajdır. Türkiye, milli gücünü stratejik etkiye dönüştürebilmelidir. Türkiye özellikle Stratejide zayıf bir ülke konumuna düşmemelidir. İsrail, meşruiyetini yitirmiş olabilir ama aktif strateji üretmesi ve hamle yeteneği ile fiilen etkinlik kuruyor. Türkiye, gücünü stratejik etkinliğe dönüştürmek için teknolojik, diplomatik ve askeri hazırlıklarını artırmalıdır. Öncelikle ivedilikle iç barış ve istikrar sağlanmalıdır. İç siyasi hesaplaşmalar bir kenara bırakılmalıdır. Başta anayasa değişikliği ve LOZAN ruhunu zedeleyecek her türlü girişim ve söylemden kaçınılmalıdır. KKTC ile en kısa zamanda Monako Modeli bir bütünleşme modeline geçilmeli, adada süratle deniz ve hava üsleri kurulmalıdır. Suriye’de YPG/PYD ve benzeri oluşumların bağımsız Kürt devletine yönelecek her türlü girişimine karşı gerekirse önleyici tedbirler alınmalıdır. Türkiye’de ABD, AB ve İsrail etki ajanlığına yönelik kısıtlayıcı tedbirler ivedilikle alınmalıdır. Bu çerçevede Rusya’da ve İran’da kamyonlarla gizlice ülke içlerine sokulan drone’lar vasıtasıyla uygulanan imha taktiklerinin Türkiye’de kritik üs, fabrika, stratejik mahaller ve komuta kontrol merkezlerine yakın bölgelerde uygulanmasının önlemleri şimdiden alınmalı ve kontrol tedbirleri alınmalıdır. Son sözümüz: ‘’Atatürk gibi düşünün ve uygulayın.’’ Unutmayalım ki 100 yıl önce finans kapital ve hegemonyanın en büyük sahibi İngiliz şımarıklığına Çanakkale’de; Kut Ül Amare’de, Kurtuluş Savaşında ve Lozan’da tokat atabilen ve asla sömürge olmayan tek ulus Türklerdi. 100 yıl önce başardık yine başarırız. Yeter ki Atatürk’ün gemisine binin.
İsrail’in saldırısı sadece bölgesel ve kıtasal dinamikleri altüst etmiyor aynı zamanda İran rejimi, Netanyahu ve Trump‘ın siyasi geleceğini de belirleyecek bir süreci tetikliyor. Netanyahu kendi siyasi geleceğini belirleyecek İran saldırısından sonra “Çok yaşa İsrail çok yaşa Amerika” diyerek Başkan Trump’a desteği için teşekkür etti. Trump da İran bölgedeki Amerikan hedeflerine saldırırsa ABD’nin kendini koruyacağını söyledi. Her ne kadar ABD Dışişleri Bakanı Rubio, Washington, bu sürecin tamamen dışında dese de İsrail’in İran’da kullandığı cephaneden, istihbarat ve hava/füze savunma sistem desteğine kadar yanında olduğu biliniyor. O nedenle İran’ın bu süreçte ABD’nin İsrail’in yanında olduğunu defaten vurgulaması ABD söylemlerine bir cevaptır.
Trump‘ın son Orta Doğu ve Körfez ülkeleri ziyaretinde İsrail’e uğramaması Netanyahu ‘ya ciddi bir mesaj olarak değerlendirilmişti . Ancak Trump bu hamlesinin bedelini ülke içinde çıkartılan ayaklanmalarlarla ödedi. Görünen o ki Trump’ın Netenyahu üzerindeki baskısı Los Angeles’te başlayan anti ICE ayaklanmaları ve AIPAC’ın kongredeki maddi etkisi ile kaldırılmış durumda. Trump çok eleştirdiği Obama’nın Netanyahu’ya İran’a saldırı konusunda gösterdiği direnci gösteremedi. Bu durum Trump‘ın gerçekte iddia ettiği gibi ABD siyasetinde güçlü olmadığını gösterdi. Bu günden sonra İran’ın karşı saldırıları , tırmanmanın şiddeti ile temposu Trump’ın siyasi geleceğini de etkileyecektir. Bölgede bulunan Amerikan askeri yığınaklanmasının yetersizliği eğer İran Amerikan hedeflerine saldırır ve Amerikan can kaybı yaşanırsa Trump’ı çok zorlar.
Diğer yandan bu saatten sonra yaşanacaklar İran rejiminin geleceği açısından da çok önemlidir. Zira her zaman olduğu gibi Netanyahu İran halkını yaptığı konuşmada ayaklanmaya davet ediyor. İran halkı geçmişte bu davetlere cevap vermedi. Ancak bu kez durum farklı, zira nükleer tesislere saldırı aslında rejimin itibarına da saldırıdır. Geçmişte yaşanan suikastlerden sonra bu kez de üst seviyede pek çok kişinin öldürülmesinin de etkisi ile bu durum İran rejimine olan güveni derinden sarsacaktır.
O nedenle İran rejimi bu saldırıyı varoluşsal bir saldırı olarak değerlendirip tırmanmayı arttırabilir ve savaşı yayabilir. Daha da öte İran rejimi hayatta kalmak için şu andan itibaren nükleer silah ürerimine yönelik tüm gayretlerini seferber edebilir.
Diğer yandan Gazze soykırımı nedeniyle İsrail’in uluslararası arenada itibarı ve güvenilirliği ABD ve birkaç Avrupa ülkesi dışında tamamen yok olmuş durumda. İsrail gibi saldırgan ve hukuk tanımaz bir devletin söz konusu saldırılarının tek taraflı meşruiyet söylemlerine artık değer veren devlet olmaz. Rusya, Çin ve Küresel Güney’in İsrail saldırganlığına karşı tutumu geleceğin belirlenmesinde belirleyici olacaktır.
İsrail Trump’a çok büyük bir emrivaki yapmıştır. Trump artık istese de istemese de neocon ve siyonist siyasetin kölesi olmuştur. Bu durum ABD’nin Rusya ve Çin karşısında enerji toplamasına engel çıkaracaktır. Bu saldırı sonrası İsrail ve ABD siyasi ve askeri hedeflerini başaramazsa, İran ABD çatışması başlarsa Çin ve Rusya’nın jeopolitik hedeflerine erişimi hızlanır.
İsrail’i korumak için bölgede yığınaklanma yapması ABD’nin Pasifik harekat alanındaki güç dengesini altüst eder. Bu durum Avrupa ve özellikle NATO için çok büyük boşluk yaratır.
Bu saldırı Pandora’nın kutusunu açmıştır. Hamaney, Netanyahu ve Trump rejimlerinin geleceği artık tamamen Tahran’ın vereceği kararlara endekslidir. Tırmanma artar ve savaş yayılırsa İsrail ve ABD etkilenir. İran geri adım atarsa rejim çöker.
Türkiye’nin de desteğiyle Suriye rejiminin çökmesi sonrasında komşumuz olan İsrail (dolayısıyla Amerikalı neocon ve zioconlar) eğer İran’da bir rejim değişikliğini başarırlarsa bu enerjiyle ve yüksek moralle doğu Akdeniz’de şüphesiz Türkiye’ye yönelirler. O nedenle Türkiye’yi yönetenler jeopolitik denklemde nerede duracaklarını ve ne yapacaklarını dilerim biliyordur.
NATO ve BOP şemsiyesi altındaki uzlaşmış ve kurgulanmış siyasetin temel belirleyeni olan Cumhur ittifakı ve onu destekleyenler ile çıkar muhalefeti üzerinden halkı amaçsız ve boş kavramlarla oyalayıp aynı projeye hizmet eden CHP, hızla federasyon uçurumuna sürüklenen Türkiye'nin, dış teslimiyetçi aparatlarıdır.
Tüm bu ihanet projesine karşı hiçbir teorik altyapısı olmayan tek kişilik partilerin hamaset birliktelikleri ve kurucu kavramlarımızı halkın gözünü boyamak üzerine uygulamaya çalıştıkları yolların hiç birisi Türkiye'nin geleceğine etki edecek güçte değildir.
Tek kişilik partiler, halkın içinde halk tarafından örgütlenmedikçe, 25 ya da 30 tane de olsa, bunların toplamı Türk milletinin iradesini yansıtmak için hiçbir işe yaramaz.
Aslolan kurucu ilkelerin teorik derinliğini kavramış, üretici toplum kesimleri ile omuz omuza bir ulusal örgütlenme modelini inşa etmektir.
Cumhuriyetçi Vatanseverler Partisi, hiç bir birlik projesinin içerisinde yer almadan, kendi örgütlenmesini, kendi hedefleri ve halkın kendi iradesinin azim ve kararıyla sürdürmeye devam edecektir.
Bundan sonra Türkiye'de "Birlik" demek, sahada, mücadelede, halkın içinde, emekçilerin, esnafın, köylünün yanında duran siyasi yapıların, ülkenin nesnel gerçekliği üzerine ürettiği yeniden "Cumhuriyet Devrimi" sürecinde çözüm ve cesaretle kurgulanacaktır.
CVP'nin mücadele yolu, Atatürk'ün yolunda, 21. yy'ın gerçekliğine göre bağımsız bir stratejidir.
NATO iltisaklılara kapalıdır.
@cvpgenelmerkez
Devlet Bahçeli 'Terörsüz Türkiye' açılımında nihayet son noktayı koydu ve mecliste ortak komisyon kurulması ve kararların çoğunlukla alınması teklifinde bulundu, ki CHP de aynı görüşte!
AKP, MHP, DEM ve CHP anayasa değişikliği için yeterince çoğunluk sağlıyor!
Ne değişecek kimse bilmiyor!
Cumhuriyet'in son günlerini mi yaşıyoruz?
Tarihimizin en şerefsiz çocukları bizim kuşağımız, istediğin kadar bağır çağır, maç bitti!
Korkulan da bu değil miydi AKP ve CHP aynı safta!
Cumhuriyetin kuruluş ilkelerini şimdi kim savunacak?
Emperyalizm ve bizlerin gafleti kırk uzun yılda işte bu çaresizlik-çıkışsızlık sahnesini hazır hale getirdi!
Meclisimiz işte çoğunlukla açılımdan yana!
Artık bir iraden yok, ne desen boşuna, ne olacak bilmiyorsun, ülke nereye sürükleniyor bilmiyorsun, kime yenildik bilen yok, bu olup bitenler nedir anlayan yok, ama meclis karar alacakmış. neye karar alacak onu da bilen yok!
Sözüne iradesine güvenebileceğimiz kimsenin kalmayışı, ölümden beter günler yaşıyoruz!
Yıllardır CHP bari sen yapma Cumhuriyetine sahip çık dedikçe, siz CHP'yi niye eleştiriyorsunuz denildi, hadi buyrun, CHP, AKP'yle kucak kucağa!
Tarihimizin en karanlık günlerinden geçiyoruz, hepimiz bu büyük ihanetin ortaklarıyız!
Emperyalizm kendi çocuklarımızı dağa çıkarttı ve silah verip bizi öldürttü ve sonra aynı emperyalizm Fetöcü yüzbinleri ajan yapıverdi, yetmedi liberalini ve islamcısını ihanet odaklarıyla işbirliğine soktu ve yetmedi kendine milliyetçi diyen kesimleri de sonunda gırtlağından yakaladı!
Bizler de bu ihanetin dışında sayılmayız, hepimiz bu büyük utanca ortağız!
Birbirimize hiç güvenmedik, yaptığımız ikazları ciddiye almadık!
Kuşatıldık çevrelendik zehirlendik içten içe çürüyoruz dedikçe hiç birimiz oralı olmalı!
Hepimiz kendi liderimize kör gözlerle öyle inandık, ki, asla, olamaz, yapamaz, dedik!
Hepimiz iktidar uğruna kendi liderimizi kutsadık laf söyletmedik!
Algıya manipüleye gelip hep biz haklıydık hep biz biliyorduk hep biz doğruyuz diye küçük akıllarımızla birbirimizi suçladık, birbirimizin kuyusunu kazdık önünü kestik, ve geldiğimiz yer, bir güç kapıları üstümüze kapattı ve hepimizi yangının içinde çıkışsız bıraktı!
Toprağımız ve milletimiz için tehlikelerin acıların en korkuncunu yaşıyoruz!
Hepimizi ırk din demeden bir arada tutan Cumhuriyet'in büyük koruyucu şemsiyesinde tuhaf şeyler oluyor!
İstediğiniz kadar yorum yapın, analiz kasın, bu saatte sonra istediğiniz doğrulukta konuşun, istediğiniz kadar iyi insanlar olun, bu saatten sonra istediğiniz fedakarlığı gösterin ve sorumlu olun, çaresizsiniz, çünkü mecliste azınlıktasınız!
Şu cümleyi hala anlatamıyoruz, bu saatten sonra filmi geriye çevirecek siyasi gücünüz yok!
Artık hepimiz kendi köşesinde yapayalnız ağlayan çaresiz köle esir onursuz haysiyetsiz insanlarız, neden?
Çünkü 'vatan' duygusu ve sorumluluğunu hayat planlarımızda hep ikinci üçüncü sıraya, ev ve araba ve cep telefonu almaktan dahi öteye koyduk!
Çünkü vatan sorumluluğunu eş dost yakın ağbi köylüm dindaşımdan çok öteye koyduk!
Cumhuriyetimize ve ülkemize apaçık saldırılar yapılırken ve apaçık siyasetine devletine sızılırken yeterince sertlikte cevap vermedik!
Uyarıları ikazları ciddiye ve sorumluluk almadık!
O bizden dedik, yanlışlarını görmezden geldik, o bizim adamımız dedik hırsızlık yapsa bile savunduk!
Koskoca memleket ne badireler gördü, dedik, kişisel sorumluluklardan kaçındık!
Ve an itibariyle yüzde birlik bir istisna dışında ekranlarınız ve siyasetinizin dili algısı Cumhuriyet'in yıkımını konuşuyor ve kimse rahatsız değil!
Bir memleket için daha büyük bir felaket nasıl olabilir, düşmanı konuşturuyor baş üstünde tutuyorlar ve seni susturuyorlar!
Asil ve destansı bir zaferle Batı dışı topraklarda başımızın tacı olan Cumhuriyet en zor günlerini yaşıyor!
Roma'nın en büyük düşmanı Hannibal, Pirenneler ve Alpler ve ovalar ve bataklıklar aştı ve onlarca yıl İtalya'ya kuzeyinden güneyinden nefes aldırmadı, onlarca yıl sürdü istilası ve Roma Hannibal'ı durduramadı! Hannibal, ki, tarihin en büyük komutanlarından biri!
Sonunda Hannibal'ı durduramayacağını anlayan Roma'nın aklına bir fikir geldi, bu Hannibal dedi, kim, Kartacalı! Kartaca nerede Afrika'da! O halde roma ordusu Hannibal'a İtalya'da değil karşıya geçip Afrika'da savaşacak, yani, ininde!
Roma ordusu Kartaca'ya (Afrika'ya) girince, Kartacalılar, Hannibal'a 'İtalya'yı bırak hemen gel' dediler ve, Hannibal'ın ve Kartaca'nın sonu oldu, düşmanı evine sokmak!
Düşmanı evine sokmayacaktın, düşmanı meclisine sokmayacaktın, düşmanı orduna polisine istihbaratına sokmayacaktın, düşmanı, aydınlarına akademine sokmayacaktın, düşmanı medyana sokmayacaktın!
Dün bir kabusun içine düştük, milletimiz infial içinde!
Bir önceki gün Fetö, dün de Bahçeli öldü!
Meclis'teki partiler, millete ve cumhuriyete savaş açtı!
Önceki açılımdan Tayyip'i çekilmesine sebep oyunun yüzde on beşlere düşmesiydi, şimdi MHP yüzde üçü-beşi bulamaz, Bahçeli kendi partisini nokta atış bombaladı!
Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve milleti ihanete uğramış ve sahipsiz ve yalnız kalmıştır!
Meclis'te Cumhuriyet'e sahip çıkacak kimse kalmamıştır, bu şu demek, düşmana karşı koyacak ve Cumhuriyet'i savunacak kimseler yok!
Yüzyıl önce, Cumhuriyet, düşmanla iş birliği yapan saraya karşı milleti örgütleyerek kurulmuştu ve bugün geldiğimiz yerde örgütlenmiş bir millet yine yok ve düzen partileri saray ve düşmanla iş birliği içinde, tıpkı o yıllardaki gibi düşmanla anlaşma yolu arıyorlar!
Düzen partilerinin küresel çetelerle iş birliği içinde kurulup bugüne geldiğini onlarca yıldan beri söylüyor ve tedbirimizi alıp, Cumhuriyetçi Vatanseverler Partisi'ni kurduk ve büyük Atatürk'ün Conkbayırı'nda söylediği, size ölmeyi emrediyorum, emrini, bir şiar olarak alnımıza yazarak!
Bir millet ve Cumhuriyetimiz, ölmeyi göze almadan yaşayamaz!
Düzen partilerini kuran neo-liberal savaş makinesidir, tedbirimizi aldık ve milli egemenlik ve toprak bütünlüğümüze sahip çıkıp kamucu politikalarla programımızı yazdık, milli tarım, milli sanayii, kamucu politikalar, parasız eğitim ve sağlık, ve..
Her türlü ırkçı, etnik ve tarikatçı yapılanmanın Cumhuriyet'e düşman olduğunu ve ülkemizde ırkçı ve etnik ve mezhep yapılarının küresel çete tarafından yapılandırıldığını döne döne anlattık, anlatacağız!
Cumhuriyet'in en büyük düşmanı ırkçı, etnik ve tarikatçı ve islamcı yapılardır!
Ve bu yapılar Türkiye'nin enerjisini yedi bitirdi ve kardeş kavgasını körükledi ve topraklarımızı sömürgeci şirketlere sattı ve milli fabrikalarımızı ve sahillerimizi ve yaylalarımızı vs. yağma ve talanla nüfuzlarına geçirdi!
Ve sonunda parasız ve çaresiz, bitap düştü ve şimdi esir ve rehin alınmış gibi toprağını pazarlayan hain bir masa ve pazarlık içinde üstelik ne utanç verici milli Meclis'ten küstahca vatan pazarlıyor!
Cumhuriyet'i korumak için milletimizi, milli egemenlik haklarına ve milli iradenin meclisine, ve topraklarımızı ölümüne savunmak için, uyarmaya aydınlatmaya ayağa kaldırmaya ve çok duyarlı olmaya ve yol açmaya mecburuz!
Milli egemenliğimiz ve onurumuzla başı dik bağımsız yaşamak için!
Milletimiz şok içinde çünkü Meclis'te temsil edilen satılmış iş birlikçi partilerin gerçek yüzlerini felaket üstüne felaketler yaşayarak görüyor!
Bu sönmüş bitmiş gibi görünen açılım siyasetinin anlayamadığımız birçok sebebi vardır ama bir tanesi de MHP'ye ve CHP'ye yani düzen partilerine karşı halkın öfkesiyle karışacak siyasi ortamı Tayyip Erdoğan çok iyi kullanıp seçimleri ertelemesi ya da alevera dalavere kendi önünü açmak olabilir!
Ve Suriye'nin kuzeyindeki PKK-PYD varlığı Amerikan malıdır ve Apo'nun bir sözüyle kendisini dağıtması asla düşünülemez!
Ve Suriye'nin kuzeyindeki bu yeni yapı için Amerika Kandil'deki PKK'yı zaten saf dışı bıraktı ve terörist ilan etti, o halde? Düzen partileri Öcalan'ı salarak Amerika'nın emrini yerine getiriyor!
Ve DEM Partili Gülten Kışanak, psikolojik üstünlüğü ele geçirmenin rahatlığıyla bakın Cumhuriyet'le nasıl dalga geçip eğleniyor: 'Öcalan 29 Ekim'de mecliste konuşabilir!'
Meclis partileri, MHP ve CHP ve AKP, küresel çetenin kuklalarının eğlencesi dalga konusu olacak kadar Cumhuriyet'in ve Devletin itibarını milletin onurunun aşağılanmasına izin veriyor!
Bu utancı kaldırmamız unutmamız mümkün değildir!
'İktidara sahip olanlar gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde olabilirler ve şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler ve millet, fakruzaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir!'
Ey Türk istikbalinin evladı, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır!
Kardeşlerim, bu topraklarda nefes aldığımız müddetçe milli sorumluluğumuz ve görevimizin, günü saati gelmiştir!
İhanete uğradık kandırıldık diye öfkeyle ayağa kalkan milletimiz, bu düzen partilerini yıkarken, elimizde milli bir program ve milli bir pusulamız olmalı!
Bugün mecliste büyük bir 'müzayede' coşkusu yaşandı, vatan toprağını satan satana!
Müzayedeyi Bahçeli açtı ve bir saat sonra Özgür Özel 'el yükseltiyorum, devleti Kürtler'e verelim' dedi!
Anasını satiyim ben de el yükseltiyorum, Ermeniler'e Rumlar'a da verelim!
Ne demişti Nerimanov, 'Karabağ senin .ötün mü önüne gelene verirsin'!
Bizi de anla Nerimanov, kişilik, karakter, ahlak, sorumluluk hiç kalmadı, sıfırı buldu bitti ve tükendi ve piyasa çok düştü ve memleket rehin alınmış gibi çöktü çöküyor, düştü, düşüyor, kapanın elinde kalıyor!
Akşam pazarı, batan geminin malları, yetiş İsrail, yetiş Amerika yetiş Rusya, sen de al!
Görünen o ki, ekonomik baskılar altında ezilen iktidar kendi rejimini ve gücünü korumak için 2002 ayarlarına geri dönmeye ve jeopolitik çıkarlarımızı her alanda göz ardı edecek düzeyde ABD/AB ile yakınlaşmaya çalışıyor. Ana Muhalefet ise iktidara gelmek için iktidarla yarış halinde ABD/AB ile yakınlaşıyor ve desteğini almaya çabalıyor. Ülke tarihinde böyle bir durum geçmişte olmadı. Her zaman tez, antitez ve sentez süreci yaşandı. Bugün tez ve antitez ikilisi yok. Gerileyen, çürüyen ve kokuşan ABD ve AB, Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu bu güzel devletin 101. Yaş gününde hem iktidara hem muhalefete vizyon sunmaya devam ediyor. Canlı yayınlar üzerinden yaşanan en büyük soykırıma destek veren, sonsuz savaşların lideri ABD ve kuyruğu AB ile 101 yıl önce tüm mazlum milletlere başardığı büyük bir kurtuluş savaşı ve emsalsiz bir devrim ile umut ve örnek olan bir devletin düştüğü acıklı durum ortadadır. Ankara, maalesef gerek NATO gerekse AB tam üyelik adaylığı üzerinden AB’ye teslimiyet içindedir. Bugün ABD, NATO, AB ve İsrail aynı cephededir. Türkiye ise ne yaptığını bilmeyen başı kesik horoz gibi sınırdan sınıra savrulmaktadır. Kısacası salıncak diplomasisi uyguluyor. Ancak artık denizin bittiğini göremiyor. Tekrar Açılım Sürecini başlatmanın başka izahı olabilir mi? Devletler onurları ile yaşar. Görünen o ki Osmanlının mütareke dönemine benzer bir durumdayız. Tek farkı İstanbul sokaklarında düşman askeri yok. Ancak daha kötüsü var. Aklı ve ruhu teslim alınmış iktidar ve muhalefet var. Durum muhakemesi analitik olarak mevcut durumu ve şartları analiz ederek hal tarzı üretmeye yönelik bir süreci tarif eder. Türkiye şu an gördüğüm kadar ile durum muhakemesi yapamıyor. Yalpalıyor. Zig zag çiziyor. Acilen akil durum muhakemesi yapacak kişi ve kurumlara ihtiyacımız var. Yoksa durum Titanik kemancılarından farklı değil.
Önce Bodrum’da sonra Datça‘da Yunan Sahil güvenlik botlarının iç sularımıza kadar geldiği iki hadise ile ilgili görüşlerim aşağıdaki gibidir:
1. Ege’de karşılıklı olarak sıklıkla Karasuyu ihlalleri yaşanır. Bunlar genç gemi Komutanlarının yanlış muhakemesi ve ferdi karar süreçleri sonucunda yaptıkları ihlaller olarak görülebilir. Ancak Bodrum’dan sonra Datça‘da ikinci olayın gerçekleşmesi ve karaya intikal edecek seviyede ileri düzeye taşınması bu ihlalleri farklı boyuta taşımaktadır. Ortada önceden planlı ve kasıtlı bir sürecin varlığı açıktır. Devlet egemenliğine doğrudan müdahale olarak kabul edilmesi gereken her iki ihlal bir bütün olarak değerlendirildiğinde karar süreçlerinin yunan bot komutanın ferdi kararlarının ötesinde olduğu değerlendirilebilir. Özellikle Datçadaki ikinci ihlal kararı Atinanın onayı olmadan verilemez. Zira bölgedeki botumuz ateş açsa iki ülke arasında çok ciddi krizin başlaması söz konusu olabilir. Hiç bir gemi komutanı bu sorumluluğu kendi iradesiyle almaz.
2.Yunan Hükümeti ABD ve AB ekonomik/siyasi baskısı altında adeta kıvranan hükümetimize Ege’de her gün yaşanan sıradan bir olayı iç sularımıza taşıyarak mesaj vermiştir. Bu mesajı verirken arkasına ABD ve AB’nin gücünü almıştır. Ege’de at koştururum ve sen bir şey yapamazsın demeye çalışmıştır.
3.Ankara’nın Ege ve Doğu Akdeniz söylemlerinin içinin boş olduğunu hem kendi kamuoyuna hem de donanma ve sahil güvenlik unsurlarına ispata çalışmıştır. Yani korkmayın mesajı vermiştir. Ayrıca siyasi iradenin Sahil Güvenlik unsurlarımıza karasuyu ihlallerinde uygulanması gereken angajman tedbirlerini serbest bırakmamış olduğunu ortaya çıkarmıştır.
4.Normal şartlarda bu ihlal süreçlerinde Yunan Büyükelçisinin Dış İşlerine çağrılıp çok ağır bir nota verilmesi ve hatta Atina Büyükelçimizin istişare için Ankara’ya çağrılması gerekirken hiç birini yapılmaması Atina’yı daha da cesaretlendirmiştir.
5.İzmir’in zafer haftasında İsrail’in desteğine gelen ve hatta donanmamızın tatbikat bile yaptığı Amerikan Amfibi Saldırı Gemisi Wasp’ı Alsancak’ta vaveyla ile ağırlayan hükümetimizin artık ABD ile tam uyum içinde hareket ettiği ve dolar sopasıyla korkutulduğu bir konjonktür içinde Yunanistan daha da ileriye gidebilir. Her zaman söylediğimi tekrar edeyim Türkiye Anglosakson jeopolitik çekim alanında kaldığı sürece Ege’de hiç bir sorunu çözemez. Yunanistan bunu çok iyi biliyor ve sömürüyor.
6.Eğer Türkiye bu sürecin sonunda yeni bir durum muhakemesi yapacaksa şöyle düşünmelidir: Yunanistan Ege’de tek taraflı olarak aleni şekilde egemenlik ihlali ile statükoyu bozmuştur. Türkiye’nin bu çerçevede mütekabiliyet hakkı doğmuştur. Dışişlerimiz 1996’dan bu yana egemenliği anlaşmalarla Yunanistan’a devrediilmemiş Kardak benzeri 153 ada adacık ve kayalık hakkında Türkiye’nin hiçbir devlet uygulaması yapmasına müsaade etmemektedir. Bu durum son 28 yılda her geçen gün Yunanistan’a Türkiye’den arsızca daha çok talepte bulunma cesaretini yaratmaktadır. Son iki ihlal artık bardağı taşırmıştır. Türkiye yeni süreçte kuzeyden güneye egemenliği tartışmalı egemenliği Türkiye’ye ait 153 ada adacık ve kayalık üzerinde artık çekinmeden hak iddia edecek devlet uygulamalarına geçmelidir. Bu ada, adacık ve kayalıkların kara sularında tatbikatlar, balıkçı gemilerimiz ile balıkçılık faaliyetleri yapması sahil güvenlik botlarımız ve deniz kuvvetleri unsurlarımızın bu sularda yoğun olarak kullanılması artık Türkiye’nin yeni normali olmalıdır. Diğer taraftan kamuoyuna açık bir şekilde sahil güvenlik komutanlarına bu tip ihlallerde hangi Angajman tedbirlerinin serbest bırakıldığı konusu paylaşılmalıdır. En kısa sürede Ege Denizi’nde sahil güvenlik ve donanma unsurları ortak tatbikat başlatmalıdır. Çin’in başarıyla uyguladığı Milis Balıkçı Filosu uygulaması örnek alınarak Ege’de uygulamaya sokulmalıdır. Bu tedbirlerin en önemlisi şüphesiz Dışişleri ve Savunma Bakanlığımızdaki deniz bilincinin yükseltilmesi olmalıdır. Mavi Vatan sloganla değil eylemle korunur.
Falan şeyhin uyarısıyla maddi ve manevi mutluluğu arayacak kadar ilkel insanların, Türkiye uygar topluluğunda var olmasını asla kabul etmiyorum,
Atatürk - 30 Ağustos 1925
Sarayların içinde Türk'ten gayri unsurlara dayanarak, düşmanlarla ittifak ederek Anadolu'nun, Türklüğün aleyhine yürüyen çürümüş gölge adamlarının Türk vatanından kovulması, düşmanların denize dökülmesinden daha kurtarıcı bir harekettir.
- Atatürk (1924)
SEVİGEN'İN AÇIKLAMALARINDA TESCİLLENEN GERÇEK: "AYNI YERDEN DİZAYN EDİLMİŞ İKTİDAR VE MUHALEFET"
1-Malumunuz CHP'nin Baykal dönemindeki Genel Sekreter Yardımcısı olan ve CHP'den ihracı sonrası yaptığı çıkışlar ile gündeme gelen Mehmet Sevigen yeni bir açıklama ile yine gündemde.
Seçim nasıl kaybedildi?
Kemal beye; "ekonomi çok kötü. Neo-liberal kadro ve programla değil devrimci bir ekonomik programla çıkın, kurtuluş orada. Küreselleşme her yerde tepki görüyor" demiş, kalkınma programını da vermiştim.
Dinlemedi. Neo-liberal kadroların yanına AKP'nin ekonomi programını yöneten Ali Babacan'ı ekledi. Biz de batıcıyız mesajı verdi. Zaten batı medyası da onu destekliyor, Batıcı algısı yerleşiyordu... AKP'nin 14 yıllık ekonomi bakanı Babacan'ın verdiği zarar ekonomiyle sınırlı kalmadı. Aynı zamanda çıktı, bir de; "Anayasa'nın ilk 4 maddesini değiştireceğiz, Türklük tanımını çıkartacağız" dedi.
Ağzından Selo ve Kavala lafını düşürmedi. Oysa Selo; "Öcalan'ın heykelini dikeceğiz. PKK terör örgütü değildir" diyen bir PKK sempatizanıydı, HDP Başkanıydı. HDP'nin Öcalan tarafından kurulduğunu kendi ağzından söylüyordu. Toplumun PKK'ya nefretini okuyamadı.
İzmir'de düzenlenen iktisat kongresine Sırrı Süreyya'yı çıkartıp Atatürk'e hakaret ettirdiler. Zaten aynı İzmir'in liste başına Kemalizm ırkçılıktır diyen eski Taraf gazetesi yazarını koymuşlardı.
Biz; Atatürk, tam bağımsızlık, 6 ok programı; halkçılık, devletçilik, milliyetçilik, devrimcilik, cumhuriyetçilik dedikçe. O Atatürkçüleri dışladı. Yerine Cihangir İslam, Sezgin Tanrıkulu, FETÖ'nün gazetesi taraf yazarı gibi isimleri aldı. Kendine "Dersimli Kemal", Parti için "1930'ların CHP'si değil" dedi. Özerklik getireceğim diye algıyı iyice perçinledi.
Sığınmacı sorunu yakıcı, ülke elden gidiyor dedik. O ittifaka, AKP Başbakanı, sığınmacıları getiren Ahmet Davutoğlu'nu aldı; üstüne 10 tane de milletvekilliği verdi. Bir de Cumhurbaşkanı yardımcısı ilan etti! Davutoğlu da konuştukça konuştu!
4 gün kala sığınmacı mutabakatı imzalandı. İmzalanan mutabakat maddelerine önce 6'lı masanın bileşenleri itiraz etti! İçişleri Bakanlığı vaadine ise önce vaadi veren CHP Sözcüsü itiraz etti!
Yani o son dakika hamlesinin göz boyama, köpürtme, pozisyon alma çabası olduğu belliydi. Milleti saf yerine koydular. Tabii inandırıcı olmadı...
Bu siyasi tercihi çok eleştirdik. Seçim kaybedilecek dedik; hakaret işittik.
Yani seçim 1 yıl önce kaybedildi, bu gece değil. Göz göre göre kaybedildi. Söyledik. Mücadele ettik. Anlatamadık.
Yanlış adayla, bu kadar kifayetsiz, samimiyetsiz, vizyonsuz ittifak ve siyasi tercihle buraya kadar.
Büyük ekonomik kriz, sığınmacı sorunu, adaletteki mağduriyetler, 21 yıllık iktidar yorgunluğuna rağmen seçim kaybeden muhalefetin istifası tek seçenektir.
Annan Planı Türk tarihinde örneği görülmemiş bir ihanet planıydı. Tarihimizde ilk kez Türk kanıyla elde edilen jeopolitik bir zaferden iktidar partisinin iradesiyle ve Yes Be Annem sloganıyla vaz geçtiğimiz bir sonuca sürükleniyorduk. Rumlar arsızlık etmeseydi bugün KKTC yoktu. Bugün adada ikinci donanma etkisi yaratan askeri varlığımız yoktu. Bu süreçte adadan askeri varlığımızın çekilmesini dönemin Dışişleri yüksek bürokrasisi ile bizzat Genelkurmay Başkanının onaylaması akıl tutulmasından öteydi. Böyle bir durumun benzerini Osmanlı temsilcilerinin Sevr’i 10 Ağustos 1920’de imzalamasında yaşamıştık. Hadi Paşa, Reşat Halis Bey ve Rıza Tevfik İstanbul Hükümeti adına imzayı basmışlardı.