Bir gün beni başkasını severken görürsen, lütfen bana yazma ya da beni arama.
Kafamı karıştırmaya çalışma.
Sadece şunu bilmeni istiyorum: Senden vazgeçmeden önce, hayata yüz milyonlarca kez o kişinin sen olman için yalvarmıştım.
Birbirini gerçekten seven iki insan varsa sevginin bahanesi yoktur. Mesafe bahane olamaz, aile bahane olamaz, maddiyat bahane olamaz, kavuşamayacak olmak bahane olamaz. Sevginin olduğu her yerde her zaman umut ve sabır vardır. Aksine asla inanmıyorum.
Şu an eril enerjide çok garip bir sessizlik var… öyle özlemden ağlayıp mesaj yazacak bir enerji değil bu, daha çok insanın kendi vicdanıyla baş başa kaldığı, hiçbir şeyden kaçamadığı bir dönem. Ve bu kez onu yakan şey son ayrılığınız ya da son tartışmanız değil. Duru görüde çok farklı bir hikâye geliyor. Bu ilişki başladığında o kadar güzel başlamış ki… özellikle ilk zamanlarda saatlerce telefonda konuştuğunuz, birbirinize gün içinde saçma videolar attığınız, hatta bazen konuşacak konu kalmasa bile telefonu kapatmak istemediğiniz bir dönem olmuş. Sen ona bir şey olduğunda ilk aradığı kişi olmuşsun. Hatta bir gün iş yerinde canı sıkılmış, sana yazmış, sen iki cümleyle onu sakinleştirmişsin. O gün sana “İyi ki varsın” bile dememiş belki ama içinde hissetmiş. Sonra zaman geçmiş… ve bu eril seni sevmeyi bırakmadığı halde seni ihmal etmeye başlamış. Çünkü seni kaybetmeyeceğine inanmış. Senin sevgini garanti görmüş. İşte her şey burada değişmiş. Sen hâlâ aynı sevgiyle bakarken, o yorgunluğunu, stresini, hayatındaki eksiklikleri sana yansıtmaya başlamış. Bazen mesajlarına geç dönmüş, bazen sebepsiz yere soğuk davranmış, bazen de seni anlamak yerine haklı çıkmaya çalışmış. Ama sen yine de gitmemişsin. Çünkü gitmek istememişsin. Çünkü sevmişsin. Ve duru görüde öyle bir sahne geliyor ki… bir akşam, aslında kavga etmiyorsunuz. Sen sadece kırgınsın. Belki birlikte yemek yerken, belki telefonda, belki arabada sessizce ona bakıp “Ben artık seni eskisi gibi hissedemiyorum, çünkü hep tek başıma seviyor gibi hissediyorum” diyorsun. Ve o an bu eril ne yapıyor biliyor musun? Savunmaya geçiyor. Çünkü içinde seni kaybetmekten korkan taraf yerine egosu konuşuyor. Belki “Saçmalama”, belki “Yine mi aynı konu?”, belki de “Biraz da beni düşün” diyor. Ve işte o gün sen ağlamıyorsun bile. Sadece susuyorsun. O da senin sustuğunu görünce düzeldiğini sanıyor. Halbuki bir kadın sustuğunda düzelmez… vazgeçmeye başlar. Şimdi ise aylar geçmiş, hayat devam etmiş ama bu erilin içindeki o boşluk büyümüş. Çünkü seni kaybettiği gün yalnız kalmamış aslında. O, sabah ona günaydın yazan insanı kaybetmiş. Yorgun olduğunda sesinden anlayan insanı kaybetmiş. Saçma bir şey anlattığında bile gülümseyen insanı kaybetmiş. Hasta olduğunda kızarak ilaç içiren insanı kaybetmiş. Ve onu en çok kahreden şey şu olmuş; senin ona olan sevgini kaybettiğini düşündüğü an değil… senin bir gün onsuz da mutlu olabileceğini fark ettiği an. Çünkü ilk kez kendine şu soruyu sormaya başlamış: “Ya o gerçekten iyileştiyse? Ya beni beklemiyorsa? Ya ben onu özlemeyi yeni öğrenirken o çoktan beni özlemeyi bıraktıysa?” İşte bu düşünce geceleri içini kemiriyor. Bazen kimseye belli etmiyor, bazen kalabalıkta gülüyor, bazen normal görünüyor ama gece olduğunda, telefon sessiz kaldığında, içinden sadece tek bir cümle geçiyor; “Ben onu kaybettiğim için üzülmüyorum… ben, bana bu kadar temiz bir kalple gelen kadının sevgisini hak ettiği gibi taşıyamadığım için üzülüyorum. Çünkü o benden mucize istemedi… sadece sevildiğini hissetmek istedi. Ve ben bir kadının sevgisini kaybetmenin ne demek olduğunu, o bana sevgisini göstermeyi bıraktığında öğrendim. Şimdi dönüp baktığımda son tartışmayı değil, bana kahkaha attığı o sıradan günleri özlüyorum. Çünkü meğer insan sevdiği kadını değil, onun yanında olduğu adamı da kaybediyormuş…”