*BRILLIANT*
The French made a short film about what could happen after all immigrants would follow the ‘_white, angry old man’s_’ advice to go back where they came from.*
Geçmişte Aleviler katliamlarla, kırımlarla ve baskıyla “yola getirilmeye” çalışıldı. Bugün yöntem değişti:
Kaleler içeriden fethediliyor; maaş, kadro ve makamlar dağıtılıyor, güdümlü Alevi örgütlenmeleri yaratılıyor.
Amaç aynı: Aleviyi kendi özünden uzaklaştırmak.
@dykitantsi@lehrerindeniz Yok,kötü davranmazlar.
Sizi teşvik ederler bilakis.
Alman mentalitesi önyargısızdır insana karşı.
Çok net ve açık,maskesiz...
ALEVİ KURUMLARI DERHAL ORTAK BİR HUKUK BİRİMİ OLUŞTURMALI
Son haftalarda bir karanlık el, ortada hiçbir somut neden yokken Alevi toplumunu temelsiz iddialar ve iftiralarla gündemin merkezine çekmeye çalışıyor.
Önce Altan Tan, ardından Kemal Öztürk içlerinde biriken Yezit zehrini kustular. Alevilere aşağılık hakaretlerde bulundular. Alevileri hedef gösterdiler.
Yarım asırlık siyasi ve toplumsal mücadelede edindiğim deneyimlerden yola çıkarak şunu açıkça söyleyebilirim:
Kendi irademiz dışında, başkalarının hazırladığı gündemlerin içine çekildiğimiz her dönemde kaybeden biz olduk. Aynı oyuna bir kez daha gelmeyelim. Gündemimizi başkaları belirlemesin. Ne yapacaksak kendimiz karar verelim. Kendimiz planlayalım. Kendimiz uygulayalım.
Diğer yandan Alevilere yönelik saldırılar karşısında yıllardır aynı yöntemi tekrarlıyoruz. Açıklama yayınlıyoruz. Kınıyoruz. Tepki gösteriyoruz. Birkaç gün sonra konu kapanıyor.
Bu böyle devam etmemeli.
Alevilere hakaret eden, aşağılayan, tehdit eden, hedef gösteren herkes hakkında dava açılmalı.
Yargının tarafsız olmadığını biliyoruz. Buna rağmen hukuk alanını boş bırakmamalıyız. Her hakaret kayıt altına alınmalı. Her saldırı hakkında suç duyurusunda bulunulmalı. Gerektiğinde hem kişisel hem kurumsal davalar açılmalı.
Bunun için Alevi kurumları derhal ortak bir hukuk birimi oluşturmalı.
Bu birim Alevilere yönelik hakaretleri, hedef göstermeleri, ırkçı ve ayrımcı söylemleri günlük olarak takip etmeli. Delilleri toplamalı. Dosyasını hazırlamalı. Davasını açmalı. Açtığı davanın da sonuna kadar peşinde olmalı.
Alevilere hakaret etmek, aşağılamak ve hedef göstermek bu kadar kolay olmamalı.
Artık yalnızca kınamayalım.
Dava açalım.
Takip edelim.
Sonuç alana kadar peşlerini bırakmayalım.
BASINA VE KAMUOYUNA
ve @altantan1958
Eski HDP milletvekili ve Saadet Partisi mensubu Altan Tan’ın son süreçle ilgili basına verdiği demeçlerde Alevilere yönelik kullandığı nefret söylemlerini şiddetle kınıyoruz.
“Aleviler barışa karşı çıkıyor” şeklindeki söylem, Alevileri toplumsal barışın dışında göstermeye, Alevi-Bektaşi karşıtlığından beslenen çevrelere alan açmaya ve Aleviler üzerinden siyasal bir varlık alanı oluşturmaya hizmet etmektedir.
Kendisini başka türlü var edemeyen ve egemen anlayışa kendisini kabul ettirme çabası içinde olanların bu tür söylemlerden medet umması şaşırtıcı değildir.
Çerçeve yasa sürecinde ve sonrasında iktidarla yaşanan tıkanıklığın faturasını Alevilere, sol düşünceye ve demokrasi talep eden kesimlere çıkarmaya çalışmak; sorumluluğu başka kesimlere yükleyerek siyasal bir çıkış aramak, kabul edilemez bir tutumdur.
Toplumsal barış adına “İslam şemsiyesi altında yürümek” gibi bir formül önerilirken tarihe yapılan göndermeler, Alevilerin tarihsel hafızasında acı ve katliamları çağrıştırmaktadır.
Alevilerin kendi tarihsel acılarını ve yaşadıkları katliamları hatırlatarak geliştirdikleri tepkiyi, “Aleviler barışa karşı çıkıyor” şeklinde sunmak; eleştiriyi susturma, farklı düşünenleri sindirme ve Alevileri yeniden toplumsal tartışmanın hedefi hâline getirme çabasıdır.
Altan Tan ve aynı anlayışı savunanlara açıkça söylüyoruz:
Aleviler Barışa Karşı Değildir !
Barış, Alevi inancının ve yaşam anlayışının temel değerlerinden biridir.
Ancak, barış istemek; haksızlık, ayrımcılık, inkâr ve katliamlar karşısında susmak anlamına gelmez.
Aleviler, tarih boyunca olduğu gibi bugün de zalime zalim, katile katil demekten vazgeçmeyecektir.
Tarihte yaşanan Alevi katliamları görmezden gelinerek bugünün barışı inşa edilemez.
Katliamların, inkârın ve ayrımcılığın üzerini örterek; bu tarihsel anlayışı meşrulaştıran bir dil kullanarak toplumsal barış sağlanamaz.
Alevilerin kendi tarihleri, inançları ve yaşadıkları acılar hakkında söz söyleme hakkını hiç kimse ellerinden alamaz.
Alevilerin tarihsel hafızasını yok sayarak onları susmaya ve kendilerine dayatılan bir “Barış” tanımını kabul etmeye zorlamak, barış değil; yeni bir inkâr ve eşitsizlik düzenidir.
Her siyasi ve toplumsal tıkanıklığın sorumluluğunu Aleviler üzerinden açıklamaya çalışmayı; Alevileri “Ali’siz Alevi” gibi hadsiz ve ayrıştırıcı ifadelerle hedef göstermeyi ve her siyasi çıkmazdan Alevi karşıtlığı üzerinden çıkış aramayı şiddetle reddediyoruz.
Yargı Makamının Sessizliğini De Kınıyoruz !
Ülkemizde yargının geldiği noktayı da bir kez daha kamuoyunun dikkatine sunuyoruz.
Kendi inançlarına yönelik söylenen veya söylenmeyen sözlere, hoşlarına gitmeyen ifadelere, hatta bir gülümsemeye dahi tahammül göstermeyen ve bunlar üzerinden tutuklama kararları veren yargı mekanizmasının, Alevilere yönelik nefret söylemleri karşısındaki sessizliği kabul edilemez.
Yargının benzer durumlar karşısında farklı ölçütler uygulaması, hukuk devleti ve eşit yurttaşlık ilkeleri açısından ciddi bir çelişki yaratmaktadır.
Alevilere yönelik nefret söylemleri karşısındaki bu sessizlik, nefretin normalleştirilmesine ve toplumda daha da yaygınlaşmasına hizmet etmektedir.
Tüm bu kesimler şunu bilmelidir ki;
Aleviler ve Bektaşiler artık bu tür saldırılara, ayrımcılığa ve nefret söylemlerine karşı daha örgütlü ve daha güçlü bir biçimde bir aradadır.
Eşit yurttaşlık, laiklik ve demokrasi talebimizden; özgür, eşit ve onurlu bir yaşam mücadelesinden hiçbir koşulda vazgeçmedik, vazgeçmeyeceğiz.
Alevileri toplumsal barışın önünde bir engel olarak göstermeye çalışanlara ve Alevi karşıtlığını siyasal bir araç olarak kullananlara sözümüz açıktır: “ Biz Barışın Tarafıyız”
Ancak bizim istediğimiz; dayatmanın, inkârın ve nefretin değil, eşitliğin, adaletin, özgürlüğün ve karşılıklı saygının barışıdır.
Toplumsal barış, Alevilerin susturulmasıyla değil; herkesin eşit yurttaş olarak kabul edilmesi, tarihsel acıların inkâr edilmemesi ve farklı inanç ve kimliklerin özgürce yaşayabilmesiyle mümkündür.
ALEVİ BEKTAŞİ FEDERASYONU
@T_urnam Eğer Aleviler,Aleviliği bilmiyorlarsa nasıl sahip çıkmalıdırlar?
Ya da sizin bu sorduklarınızı, cevapla beraber vermek gerek.
Ayrıca,sahip çıkacak büyük bir kitle var!
Yol ve yordam nedir
bunu belirtmek lazım...
Sn.Turgut Ömer de bu konuda çaba ve çalışma yapıyor.
ALEVİLİK NEDİR?
“Gidiyorum gündüz gece.” Hakka gitmek, Hakka ulaşmak için gece gündüz bir yoldayız. Bu Yol Hak Yolu-Aleviliktir.
Hak Yolu-Alev-İ-lik; varoluş felsefesine dayalı, doğayı, insanı, bilimi, sevgiyi, eşitliği, özgürlüğü, emeği, paylaşımı kutsayan, diyalektik materyalist felsefi unsurları içinde barındıran, devri daim, doğal varlığa giden bir inanç öğretisi, kâmil insan olma yoludur.
Kâmil bir insan olacaksın ki yaşarken kendini görebilesin. Kendini gören Hakkı görmüştür. Hallac-ı Mansur kendi farkına varınca “Enel Hak” demiştir. Hak'la Hak olmuştur.
Ana tanrıçaların yurdu Anadolu ve Mezopotamya'da oluşan Alevilikte “Erkek dişi birdir bizde, noksanlık eksiklik senin görüşlerinde.” diyerek kadimden bu yana hayatın her alanında kadın-erkek eşitliğini savunmuştur.
Alevilik, bölgedeki inanç ve kültürleri etkilemiş, sömürücü hâkim inanç ve iktidarlara muhalif olmuş ve bu yüzden katliamlara maruz kalmıştır. Her şeye rağmen bugüne değin çeşitli adlar altında kendini kamufle ederek Işık Ehli, Ehl-i Hak, Rêya Heq, Hak Yolu, Yarsan, Bektaşi, Kızılbaş ve bugün genel olarak “Alevi-Bektaşi” adıyla varlığını sürdürmektedir.
Aleviler bugün dünyada Kürt, Zaza, Türk, Arap, Türkmen ve değişik milletlerden; 25 milyon Türkiye'de, 10 milyon komşu ülkelerde, 10 milyon Avrupa ve dünyanın çeşitli ülkelerinde olmak üzere yaklaşık 40 milyon HAK YOLU YOLCULARI, yani Alevi-Bektaşilerin yaşadıkları tahmin ediliyor.
“Tüm insanlara aynı nazarla bakmalıyız.” diyen Alevilik, ırkçı, milliyetçi, faşist düşünceleri ve semavi dinlerdeki dogmatik ilahi din anlayışını reddeder.
Alevilik hakkındaki bir yanlış algılama
1500'lü yıllardan bu yana süren yoğun İslami asimilasyonla birlikte ve ses, kelime benzerliğinden dolayı DÜNYA KAMUOYUNDA Alevilik = Şii İslam'ın bir kolu olarak 12 İmam ve Ehlibeyt'e bağlanmak istenmiş, doğru olmamakla birlikte bu dayatma büyük oranda da başarılmıştır.
İslam Halifesi, İmam Ali yandaşlığı şeklinde YANLIŞ bir algı oluşmuştur.
Alevilikte olan kural ve kaideler; kadın-erkek eşitliği, saz, söz, semah, dem, cem gibi uygulamalar İslam'da yoktur. İmamların hiçbiri de bunlara uymamıştır.
İslam'da olan cennet, cehennem, Allah, Kur'an, peygamber anlayışı, İslam'ın 5 şartı, 32 farzı olan olgular Alevilikte yoktur. Aleviler İslam'da, Müslüman da değillerdir.
Cem ve Semah
Alevilikte Cem ve Semah; Aleviler sosyal, kültürel, etik, hukuksal inanç öğretilerini, toplumsal birliklerini yılda birkaç defa yaptıkları Cemlerinde yaşayıp yaşatırlar.
Kadın-erkek, yaşlı-genç herkesin katıldığı, eşit olduğu, birbirine “Can” dediği; Hakk hizmetlerinin yürütüldüğü, delil uyandırılarak sazlı, özlü sözler, nefeslerle cem aşıkları (zakirlerin) ve gülbanglarla pirlerin verdiği öğütlerle insanın, bilimin, doğanın, paylaşımın, sevginin kutsandığı; lokma ve dem paylaşıldığı, kadın-erkek birlikte semah döndüğü Cemlerde canlar Enel-Hak “Mansur” darına durup yılda bir defa sorgu ve görgüden geçer. Varsa bireysel ve toplumsal sorunları buradaki meydanda pirler, ehil canlar tarafından çözülür. Canlar özünü temizler ve aklanırlar.
Semah: Saz çalıp deyiş söyleyip kadın-erkek birlikte, Cem ve toplumsal anlamlı toplantılarda Semah dönen Alevilerin Hakk'la Hak olma biçimidir.
Semah kelimesi; gökyüzünde, uzayda gezme, müzik ve sözle öğrenme, evrende her şeyin hareket hâlinde olduğunun anlatımıdır.
Bakın Hüdai bunu nasıl anlatıyor:
“Bütün evren semah döner
Aşkından güneşler yanar
Aslına ermektir değer
Beş vakitle avunmayın.
Canan bizim canımızdır,
Teni bizim tenimizdir,
Sevgi bizim dinimizdir,
Başka dine inanmayız.
Hüdai'yim, hüdamız var,
Dost elinden bademiz var,
Muhabbette gıdamız var,
Ölüm ölür, biz ölmeyiz.”
Evrenin bir dönüşümden geçtiğini, insanın aradığı (tanrıyı) kendinde, kalbinde olduğu ve bulmasını sembolize eder.
Alevilikte el (5 parmak) 5 sayısı, 5 ana unsuru “hava, ateş, su, toprak ve canı (ruhu)” temsil eder.
Semah'ta eller genelde yer, gök ve kalbe götürülür. (1. kapı hava ve 4. kapı toprak arasındaki Can, yani tanrı, insanın kalbindedir, anlatılmış olunur.) Bunların hepsinin birer sembolik anlamı vardır.
Alevilerin kişisel olarak günlük uyması gereken bir tek kural vardır, o da EDEB'li (Eline, Diline, Beline sahip) olmaktır. Kendine reva görmediğini başkasına görmemektir.
Aleviler “Amin” yerine “Aşk ola” derler. “Aşk ola” demek, ben özümden sözüme bağlıyım anlamında ellerini önce kalplerine, sonra dudaklarına ve sonra kemerlerine, yani ikrarlarına götürürler. (Kemer hem beli hem musahiplik ikrarını temsil eder.)
Alevi öğretisinden bazı deyimler:
Her ne arar isen kendinde ara.
Benim Kâbem insandır.
Okunacak en büyük kitap insandır.
İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.
Bilim bizim yolumuzdur.
Sevgi bizim dinimizdir, başka dine inanmayız.
Kendine yapılmasını istemediğini başkasına uygulama.
Enel-Hak (gerçek, tanrı benim).
Alevi yoluna girmek isteyenler, “Elime, dilime, belime (EDEB) sahibim. Kâmil insanlık yoluna talibim. Olsun cemi cümle canlar şahidim.” diye ikrar, yani söz verirler.
Bu deyimlerden de anlaşılacağı üzere, Alevi öğretisi dogmatik düşünceleri reddeden, tüm bilimsel ve ezoterik düşünceleri kapsayan, sorgulayarak, anlayarak, bilerek inanmaya dayalı; doğayı, insanı, sevgiyi, emeği ve paylaşımı kutsayan, insansal yaşamla doğrudan ilgili felsefi bir öğretidir.
Aleviliğin toplumsal yapısı, yaşamı ve özlemi; bir lokmayı kırka bölüp paylaştığı, rızalığı ve razılığı ön planda tutan “Kırkımız birimiz, birimiz kırkımız için.” der Cem erenleri.
“Yârin yanağından gayri her şeyin paylaşıldığı” Rıza Şehri'dir.
Baskı, sömürü, şiddet, zorbalık olmadığı; insanların ezmeden, ezilmeden, eşit, özgür, barış içinde, huzurlu ve mutlu yaşadığı eşitlikçi; her Canın sorguladığı, tartıştığı, vardığı bilgileri bilince çıkardığı, nasıl ki lokmasını eşit bir şekilde paylaşabiliyorsa bilgiyi de paylaştığı, paylaşımcı sosyal bir düzendir. Diyebiliriz.
Nefes Pirdendir.
Pir Ali Koçak
Resim: Gülizar Kılıç
1- Alevilik bir din, ilahiyat (tanrıbilim/teoloji) veya inanç değildir. Bir yaşam felsefesidir; yoldur, dünya görüşüdür.
2- Başta İslam olmak üzere hiçbir dinin ne içindedir, ne kenarındadır ne de rakibidir. Yaradılış anlayışı yoktur.
3- Alevilerde ibadet kavramı ve özel ibadethane anlayışı esasen yoktur. “CEM” ibadet değildir. CEM; ikrar ve rızalık verilen, hak, hukuk ve adaleti koruyan; dâr–didar ve sorgu–sual üzerinden hedefinde rıza şehri ve kâmil insan anlayışına giden, dâr-ı divan, yani halk mahkemesidir.
4- Aleviliğin yazılı kaynakları tarumar edilmiştir. Yapay kaynaklar türetilmiştir.
5- Muhammed'in Miraç olayı ve Kırklar söylencesinin ne Alevilikle ne de Alevilerle (Işık Yolu, Işık Taifesi, Hakyolu, Rea Hak, Hakikatçılar) uzaktan yakından bir alakası yoktur. Alevilik Şia değildir.
6- İstanbul Cemevi, devlet destekli bir asimilasyon kurumudur. Alevi asimilasyonuna hizmet etmekte ve bu sürece hizmet edenlerle iş birliği yapmaktadır.
2 Temmuz 1993’te Sivas’ta 33 aydın “Müslüman Türkiye” sloganları eşliğinde yakılarak katledildi.
Pir Sultan Abdal Şenlikleri’ne yönelik tahriklerle başlayan olaylar gün boyu sürdükten sonra, şenlikler için gelen insanların kaldığı Madımak Oteli uzun bir kuşatmanın ardından ateşe verildi.
Şenlik öncesinde gerici güçler tahriklerini Aziz Nesin üzerinden başlatmıştı. Nesin’in “Şeytan Ayetleri” kitabının çevirisi üzerinden “Müslüman Halkımıza” başlıklı bildiriler yayınlayarak, “dinsizlere had bildirilmesi” çağrıları yapılıyordu.
2 Temmuz’da cuma namazı ile tansiyon yükseltildi. “Sivas laiklere mezar olacak” sloganlarıyla namaz sonrası başlayan yürüyüş, Valilik binasından Şenlik’in yapıldığı alanın taşlanmasıyla sürdü. Son durak ise Şenlik için Sivas’ta bulunan sanatçıların kaldığı Madımak Oteli oldu.
“Şeriat İsteriz”, “Kahrolsun Laiklik”, “Müslüman Türkiye” diye başlayan sloganlarla otel önündeki kalabalık her geçen dakika çoğalırken, tek bir önlem dahi alınmadı. Otel önüne gelen askerlerin gözü önünde otel ateşe verilerek katliam adım adım gerçekleştirildi. Yaşananlar bir şeriatçı ayaklanmanın ötesinde devlet güçlerinin yol açarak hatta örgütleyerek parçası olduğu açık bir katliamdı.
2 TEMMUZ’DAN BUGÜNE
2 Temmuz’da neden Alevi’leri hedef alan böyle bir katliam planlandı, ne amaçlanmıştı sorularının yanıtlarını en açık biçimde bugün ülkenin içinde bulunduğu duruma bakarak görülebilir.
12 Eylül cuntasının etkilerinin kırılmaya başladığı ’80’lerin ortasından itibaren siyasal iklim de değişmeye başladı. Zonguldak’tan Ankara’ya gerçekleşecek Büyük Madenci Yürüyüşleri, üniversite öğrencilerinin parasız eğitim mücadelesi ile toplumsal muhalefet yeniden yükselişe geçmeye başladı.
Öte yandan Erdal İnönü’nün başkanlığını yaptığı Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) 87 genel seçimlerinde yüzde 20’inin üzerinde oy alarak ve 89’da yerel seçimlerde büyükşehirler başta yaygın bir başarıya imza atmıştı.
Bunun hemen ardından ’90’da Bahriye Üçok ve Turan Dursun’un gerici güçlerce katledilmesinden, ’93 Ocak’ında Uğur Mumcu’nun öldürülmesine ve 2 Temmuz’a ulaşacak olan bu cinayet ve katliamlarla; yükselen toplumsal muhalefetin baskılanması, Alevi-Sünni toplumun bölünmesi hedeflendi.
Ne 2 Temmuz katliamında ne de öncesi ve sonrasındaki yaşanan cinayetler karşısında etkili bir karşı çıkış örgütlenemedi. 2 Temmuz 1993’te Başbakan Yardımcısı olan SHP lideri Erdal İnönü, Madımak Oteli’nin içinden kendine ulaşarak durumu bildirenlere “gerekli tedbir” alınacak derken, onu aradığı hiçbir devlet yetkilisinin onu oyaladığının farkında dahi değildir. Öyle ki E. İnönü katliam haberini bir gezi programı sonrası Ankara’ya döndüğü uçaktan indikten sonra öğrenecekti…
“Halkla güvenlik güçlerini karşı karşıya getiremeyiz” diyen Demirel’ler, “Çok şükür otel dışındaki halkımızın burnu kanamamıştır” diyen Çiller’ler işte elbirliğiyle İslamcı faşizmin taşlarını döşediler…
RP’nin ’94’de yerel yönetimlerde iktidarları yaygın şekilde ele almasıyla başlayan süreç, sonrasında Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi çizgisindeki desteği ile kurdurulan AKP’nin iktidara taşınmasına bugünlere böyle gelindi…
ÜLKENİN KADERİ KATLİAMLARLA ÇİZİLDİ
Türkiye’nin kaderi bir yanıyla da bu tür katliamlarla çizildi. Toplumsal muhalefet ve solun yükselişe geçtiği, ’65’lerden itibaren yaşananlardan ’70’lerin ikinci yarısındaki katliamlara kadar hepsi Sivas’tan farksızdır.
’69 Temmuz’unda Kayseri’de düzenlenen TÖS Kongresi, “Komünistler Camiyi Bombaladı” yalanları eşliğinde ellerinde Kuranlarla sokağa dökülenlerin çağrılarıyla basılmıştı. Kongrenin yapıldığı Alemdar Sineması 3 saatlik kuşatmanın ardından ateşe verilir, öğretmenlerin kaldıkları oteller basılır, TÖS Başkanı Fakir Baykurt başta 800 öğretmen büyük bir katliamdan kıl payı kurtulur…
Bundan yaklaşık 20 gün sonra Konya’da üniversite gençliğinin “emperyalizmi te’lin mitingi” çağrısı üzerine başlayan provokasyonlar mitingin iptaline rağmen durmaz, sarıklı cübbeli bir kalabalık ellerindeki sopalarla TİP binasından, öğretmenler lokaline ilerici kurumlara baskınlar verir.
25 Aralık ’79’da Kahramanmaraş’ta ülkenin en acımasız katliamlardan birisi, “bugün cihat günüdür, bir Alevi öldüren cennete gider” diyerek başlatılmıştı… 111 kişinin canice öldürüldüğü Maraşlardan, ’80 Temmuz’unda “Komünistler Alaaddin Camini” ateş verdi diyerek başlatılan Çorum katliamlarından geçilerek Sivaslara gelindi…
2 TEMMUZ’DA NE OLDU?
Sivas’ta her yıl düzenlenen Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında kente gelecek aydın, yazar ve sanatçıların katılımı ile üç gün sürecek bir organizasyon düzenlendi. Konukların duyurulmasının ardından ise Aziz Nesin üzerinden bir propaganda örgütlendi. Şehre imam hatip ve Kuran kursu öğrencileri taşınırken, hicret koşusu bahanesiyle muhafazakâr gruplar belediyenin sağladığı okul ve misafirhanelerde konaklanmıştı.
Önce Bizim Sivas gazetesinde basılan “Müslüman Halkımıza” ardından da şehirde dağıtılan “Halkımıza Çağrı” başlıklı bildirilerle katliam örgütlenmişti. Aziz Nesin’in hedef alındığı bildiride “bu alçaklar karşısında” saldırı çağrısı yapılıyordu:
“Müslüman halkın yaşadığı bu ülkede, İslam için binlerce şehit verilmiş bu topraklarda, bir kesim tarafından, ‘basın özgürlüğü, düşünce hürriyeti’ adı altında, Müslümanların kutsal değerlerine sözlü veya yazılı olarak kimse saldıramaz.
Biz Müslümanlar, canımız pahasına da olsa, bu değerlerimizi korumakta kararlıyız. Müslüman halkımızdan bu konularda duyarlı olup, İslam’ın değer yargılarını alaya alanlara izin vermemelerini, ne pahasına olursa olsun bunu engellemeyi dini bir görev olarak bilmelerini, bu alçaklar karşısında susulduğunda, yarın mahşerde Allah’a nasıl hesap vereceğimizi düşünmelerini istiyoruz. ‘Müminlerin, Peygamberi kendi nefislerinden çok sevmeyi gerekir. O’nun eşleri, onların anneleridir...’ (Ahzâb Suresi, Ayet: 6) …”
ASKER GERİ ÇEKTİRİLDİ
2 Temmuz günü Sivas kent merkezindeki camilerde cuma namazı sonrası örgütlenen kalabalık, önce şenlik anısına dikilen Ozan Anıtı’nı yıkıp yerde sürükledikten sonra “Şeytan Aziz”, “Kahrolsun Laiklik”, “Müslüman Türkiye” sloganlarıyla konukların kaldığı Madımak Oteli’ne geldi. Otelde o sırada yazar Behçet Aysan, Şair Metin Altıok, Aziz Nesin, Uğur Kaynar gibi konukların yanı sıra onlarla tanışmaya gelen Pir Sultan Abdal Derneği gönüllüleri de bulunuyordu. Linç için organize edilen kalabalık dışarıdan gelenlerle birlikte kısa süre içerisinde binleri buldu. Emniyet, saatlerce otelin önünde şeriat ve ölüm sloganları atan kalabalığı dağıtmak için hiçbir müdahalede bulunulmazken, Refah Partililerin önderliğinde otel çevresindeki araçların ters çevrilip yakılmasıyla yangın başladı. Otelde mahsur kalan 2’si otel görevlisi 35 yurttaş, yanarak veya duman zehirlenmesi sebebiyle yaşamını yitirdi. İtfaiye sayesinde kurtulan Aziz Nesin, dönemin RP’li Belediye Meclis Üyesi Cafer Erçakmak tarafından itfaiye merdiveninden aşağı atılmaya çalışıldı.
Katliamın tanıkları, valilik ve emniyetin bilinçli olarak müdahale etmediğini vurgularken, o günün tanıklarından gazeteci Cüneyt Özdemir; katliamı gerçekleştiren güruha müdahale için yollanan askerlerin de yangın öncesinde çektirildiğini açıkladı.
ÜLKÜCÜLER SEFERBER EDİLDİ
Dönemin Pir Sultan Abdal Derneği Başkanı Murtaza Demir, katliam öncesinde, aydınların ortak imzasıyla yazdığı bir bildiriyi otelden çıkarak valiliğe iletti. Vali, emniyet müdürü, il jandarma komutanı ve tugay komutanı ile konuşan Demir, mektubu iletip durumu aktarmasına rağmen kalabalığın dağıtılmasına ya da otelin boşaltılmasına yönelik hiçbir öneri yapılmadığını dile getirecekti. Demir’in geçtiğimiz yıllarda Diken’e verdiği söyleşi, katliama devletin nasıl tepki verdiğini açıkça ortaya koyuyor:
“(Refah Partili) belediyenin çeşitli birimleri bunun için seferber oluyor. Büyük Birlik Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi militanları seferber ediliyor. Sayıları 5-6 bine kadar çıkıyor. Büyük kentlerde gördüğümüz polis ve jandarma yoktu. Gayet sevimli, gayet toleranslı. ‘Yapmayın, etmeyin’ diyen vardır kuşkusuz ama copunu çıkaran, gaz sıkan, havaya ateş açan, zor kullanan bir kolluk kuvveti yoktu.”
Aziz Nesin, yaşanan katliamda devletin açıkça müdahale etmemeyi seçtiğini; olaydan günler sonra şu şekilde belirtti: “İyi-kötü, yanlış yapıyor-doğru yapıyor ama devlet var. Elbette bunu önleyecekler. Bu kadar ödün verilemez, diye düşünüyordum. Yanılmışım."
REFAH PARTİLİLER BAŞROLDE
Temel Karamollaoğlu’nun yaşanan katliamdaki sorumluluğunun yanında, Sivas’taki Refah Partililer de provokasyonun örgütleyicileri arasındaydı.
RP’li Belediye Meclis üyesi Cafer Erçakmak; otel önünde toplanan kitleye önderlik ederek, otelin yakılmasını salık verenler arasındaydı. Erçakmak, olaydan sonra firar etmiş, yıllar önce ise Sivas’ta öldüğü öne sürülmüştü.
Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu’nun itfaiyenin geç gönderilmesindeki suçunun yanı sıra, şenlikten günler önce “Hicret Koşusu” adı altında düzenlenen organizasyonla çevre illerden çok fazla “sporcuyu” okullara, yurtlara yerleştiren Belediyenin, provokasyona zemin hazırladığı da çokça iddia edildi.
Katliamdan bir hafta sonra Cumhuriyet gazetesinde “İrticanın Eğitim Kampları” manşetiyle, İslamcı grupların özel kamplarda ideolojik eğitim verildiğini ortaya çıkaran bir haber yapıldı. Kamplar, yaşanan saldırıyla bağlantılandırıldı.
***
KATLİAMDAN SONRA NE DEDİLER?
Katliamın yaşandığı dönemde yalnızca İslamcıların ve ülkücülerin değil kimisi o dönemin kimisi ise bugünlerin azılı muhalifleri, demokratları (!) yazılarında arkadaşlarını kaybeden Nesin’i suçladı, diri diri insan yakanlarla bir tuttu. Dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de “Olay münferittir. Ağır tahrik var. Bu tahrik sonucu halk galeyana gelmiş... Güvenlik kuvvetleri ellerinden geleni yapmışlardır... Karşılıklı gruplar arasında çatışma yoktur. Bir otelin yakılmasından dolayı can kaybı vardır" demişti.
Cengiz Çandar: Nesin’in Provokasyonu
“Olayların tetiği Aziz Nesin’in provokasyonu ile çekiliyor ve başka provokatörlerin de olayların içine girmesi ve devletin acziyle beslenerek, Madımak Otelinin kundaklanmasına ve 35 kişinin yanarak ve boğularak can vermesine işler varıyor. Türk milletinin yüzde altmışından fazlasının aptal olduğu kanaatini her yerde tekrarlayan Aziz Nesin’in bu saptamasında doğru bir husus var: Eğer seksenine dayanmış Aziz Nesin bunak değilse, Türk milletinin bir aptal ferdi.”
Ertuğrul Özkök: Yakanlar kadar suçlu
“Bir tahrik, başka bir tahrikle büyüyor. Aziz Nesin’in hassasiyet yaratan, tahrike varan sözleri, karşı tahrikle birleşiyor ve hepimizi ciddi şekilde endişelendiren bu sonuç ortaya çıkıyor… Ama bir gün tarih yazıldığı zaman, bu katliamı gerçekleştirenler kadar, buna psikolojik zemin hazırlayan insanlar da sorumlu tutulacaktır. Bu, elinde benzinle otel lobisini yakan için de geçerlidir, ne yazık ki, Aziz Nesin için de…”
Altan Öymen: "Aziz Nesin'in bir süreden beri yaptığı konuşmaların büyük çoğunluğumuzca hoş karşılanmadığı muhakkak."
Sebahattin Önkibar: “Sivas olaylarının müsebbibi “Pir Sultan Abdal’ı anma” adı altında tahrik kıt’alarının bölgeye gelmesine izin veren yetkililer ile mukaddes kitabımıza dil uzatan yazar Aziz Nesin’dir. Yaptığı iş fikirlerini açıklamak değil tahrike vesile olacak şekilde kutsal değerlerimize taarruzdur.”
***
YAKANLARA NE OLDU?
Katliam, dönemin Devlet Güvenlik Mahkemesince görüldü. 79 sanığın hüküm giydiği mahkemede kısa sürede içerideki mahkûm sayısı 33’e düştü. Sivas Belediye Meclis Üyesi Refah Partili Cafer Erçakmak başta olmak üzere dava için kritik önemdeki 8 sanık ise katliamın hemen ardından firar etti.
Davada sanıkların neredeyse tüm avukatları katliamdan 10 yıl sonra iktidara gelen AKP’de üst düzey yönetici pozisyonlarına geldi. 6’sı milletvekili, biri AYM üyesi, 2’si bakan, 3’ü belediye başkanı oldu. Hayati Yazıcı, Mevlüt Uysal, Bülent Tüfekçi gibi isimleri on yıllardır AKP’de, hükümet ve devlet içerisinde kritik pozisyonlarda, ülkenin geleceğine ilişkin karar alan mevkileri işgal ediyorlar.
Kaynak: Birgün