Türk siyasal ve toplumsal reflekslerinde tuhaf bir çelişki var. Kürtleri yabancılaştırmamak gibi bir kaygı gözetilmeden hareket ediliyor, kullanılan dilde, kurulan politikalarda, sembollerde en ufak bir hassasiyet gösterilmiyor. Ardından da ülkenin neden bir türlü huzura kavuşamadığı, Kürtlerin neden aidiyet kuramadığı soruluyor. Bu aslında ahlaki ya da vicdani bir sorun bile değil, en basit anlamıyla akıl dışı bir durum ve düz mantık sorunu. Bir meseleyi nasıl yönetilebilir kılmanın mümkün olabileceğiyle alakalı bir sorun.
Milyonlarca insanın yaşadığı, ülkenin demografik, siyasal ve toplumsal dokusunun merkezinde duran bir nüfusa karşı dışlayıcı, duyarsız ve kör bir dil kurulup, bunun yabancılaşma üretmesi şaşırtıcı olmamalı. Asıl şaşırtıcı olan bu sonucu defalarca üretip sonra da hala başka bir sonuç beklemek. Kürtler itildikçe, dışlandıkça, bu ülkeyle bağlarının zayıflaması son derece öngörülebilir bir süreç. Buna rağmen bu kopuş neden sonuç ilişkisi içinde ele alınmak yerine, yabancılaşma arttıkça yeni bir suçlama ve daha fazla dışlama gerekçesi olarak kullanılıyor sonra da.
Ortaya çıkan şey tam bir kısır döngü. Dışladıkça kopuş derinleşiyor, kopuş görüldükçe daha da sertleşiliyor, sertleştikçe huzursuzluk derinleşiyor. Bu noktada artık mesele Kürtlerin talepleri, hakları, neyi doğru veya yanlış yaptıkları, adalet duygusu veya şiddet terör olmaktan bile çıkıyor. Hatta Kürt toplumunun ve siyasetinin reflekslerine son derece eleştirel bakan biri için bile bu geçerli. Türkler kendi çıkarlarına bile aykırı bir biçimde davranıyorlar. Kendi ülkende milyonlarca insanı sistematik olarak yabancılaştırmanın, uzun vadede istikrar, güvenlik ya da huzur getireceğine inanmak, buradan iyi bir sonuç çıkacağını düşünmek, bırakın ahlakı, en temel rasyonaliteyle bile bağdaşmıyor.
Buradaki mesele Kürt siyasetinin her refleksini doğru, masum ya da kusursuz ilan etmek falan da değil. Kürt toplumunda ve siyasetinde ciddi sorunlar, yanlışlar, çıkmazlar olabilir. Mesele bu sorunlarla baş etmenin yolunun milyonlarca insanı kolektif olarak hedef alan, onları sürekli olarak potansiyel tehdit ya da sadakat sınavına tabi tutan bir siyasal dil olup olmadığı, toplumsal reflekslerin sistematik biçimde ne yönde harekete geçme eğiliminde olduğu. “Devletçi” bir perspektiften bakıldığında bile bu yaklaşım mantık içermiyor. Aksine gayet sorumsuz bir tutum içeriyor. Çünkü bu dil bazılarının sandığı gibi devleti ve toplumu güçlendirmiyor, tam tersine toplumsal sorunları daha da yönetilemez hale getiriyor. Güvenliği artırmıyor, birliği sağlamıyor, çatışmayı kalıcılaştırıyor. Yani sorulması gereken, kendi elimizle neden daha zor, daha kırılgan ve daha güvensiz bir ülke inşa ediyoruz sorusu.
Bu söylediklerime hızlı ve refleksif tepkiler geleceğini tahmin etmek zor değil. Açıkçası artık bu tepkilerden, aynı hamasetin, aynı ezberlerin, aynı tekrar eden savunma mekanizmalarının dönüp durmasından yorulmuş durumdayım. Koca kitleleri sistematik biçimde kendinden uzaklaştırmak için her şey yapılacak, sonra da bu insanlar başka aktörlere, başka merkezlere yöneldiklerinde bu durum bir ihanet ya da dış güç meselesi gibi resmedilecek. Ardından da hala bu kitleleri yeniden kazanmanın makul, gerçekçi ve ikna edici bir yolu kaldığı varsayılacak. Eğer buna hala inanan varsa, buyursun, nasıl olacağını anlatsın. Sürekli iktidarın baskısı altında ezilen muhalifler de bu başlık üzerinden tekrar hizaya çekilip iktidar arkasında dizilecek, ardından neden Türkiye değişmiyor diye sorulacak. Devlet neredeyse her grupla ülkeyle konuşabiliyor, geçmişi son derece sorunlu aktörlerle bile temas kurulabiliyor. Ne var ki bir tek Kürtlerle iletişim kurmaya geldiğinde birden olağanüstü bir rahatsızlık üretiliyor. Suriye’de çok daha ağır bagajlara sahip aktörlerle temas normalleştirilebilirken, Kürtlerle kurulan her temas varoluşsal bir tehdit gibi ele alınıyor ve toplum da en çok tepkisini yine buraya yöneltiyor. Bu tabloyu açıklayan tutarlı bir siyasal akıl yok. Burada işleyen bir mantık yok.
Bu tür bir dava, sağlık sisteminde telafisi çok zor bir kırılmayı beraberinde getirir.
📍 Gaziantep’te bir hekim, tonsillektomi sonrası gelişen komplikasyon nedeniyle 108 milyon 790 bin TL tazminat ödemeye mahkûm edildi.
➡️ Sebep: Apse varken ameliyat, kan grubu bakılmaması, mavi kod yerine ameliyathaneye indirme
💥 Bu karar sadece o hekimi değil, tüm meslektaşlarını etkileyecek kadar ağırdır.
Çünkü:
- Hekimlik mesleği yüksek risk, düşük gelir, hiçbir hukuki koruma ile icra ediliyor.
- Tıbbi işlem yapan herkes artık dava korkusuyla karar verecek.
- Milyonluk tazminatlar, avukatların “tazminat ticareti” alanına dönüştüreceği yeni bir kapı aralıyor.
- Bu karar emsal olur ve yayılırsa, özel ya da kamu fark etmeksizin hiçbir doktor rahat ameliyat yapamayacak.
🔴 Sağlık Bakanlığı, hukukçular ve STK'lar derhal harekete geçmeli.
🔴 Malpraktis yasası bu haliyle sürdürülemez.
🔴 Hekimlik, savunulmaz hale geliyor.
Unutmayın:
Hiçbir meslektaş, 100 milyonluk riskin altına girip, 40-50 bin TL maaşla ameliyat yapmaz.
Bu kararla hekimler değil, sistem kaybeder.
#HekimYalnızDeğil
#MalpraktisYasasıŞart
#HekimlikSahipsizDeğil
#108MilyonTazminatRezaleti
@saglikbakanligi@drmemisoglu
Aşağıdaki yorumları okudum da yine maaş para mevzusu yazan kişiler var. Biraz olsun yorum yapmadan genelgeyi açıp okursanız eğer bu yapilan eylem tamamen gidip te kapısında kronik ilaçlariniz, antibiyotik mide koruyucu ve ağrı kesici yazdirdiğiniz sizler için.
Hükümet daha fazla sağlık harcaması yapmamak için antibiyotik, ağrı kesici ve mide koruyucu yazan aile hekimlere bu konuda reçete ilaçların yapılmaması için kısıtlama getirdi ve yine bu grubu yazan aile hekimleri olursa maaşından kesintiye uğrayacak, doktor yazmadığı zaman isteğin ağrı kesiciyi genelgeyi okumadığınız için onu suçlu bulacaksınız şikayet ediceksiniz bu sefer doktorun performansı düşük olacak yine maaşından kesintiye uğrayacak , aile hekiminin yazmadığı ilaç için hastaneye gittin hastane başvuruları arttı yine o doktorların maaşından kesilecek .
Daha net anlamanız için görseli bırakıyorum.