Barış savunucusu Oyuncu Jülide Kural, ANF'ye konuştu:
"Reddetmek yerine bu süreci demokrasiden yana, barıştan yana ya da özgürlükten yana bir alan olarak yeniden inşa etmenin bir başlangıcı, bir küçük ilk adımı, ilk sayfası, ilk repliği olarak... O replik daha güzel kurulabilirdi tabii. Ben olsam daha güzel yazardım!"
“Bence gerek Türkiye Cumhuriyeti devleti açısından gerekse bunca yıldır mücadele eden Kürt hareketi, Kürt Özgürlük Hareketi açısından tabii çok önemli bir kırılma noktası oluştu, özellikle Abdullah Öcalan'ın çağrısıyla. Yani bunca güçlü ve uzun süreli mücadele yürüten bir örgütün kendini feshetmesi, silahları artık bırakıyor olması, benim gibi barışı savunan bir insan açısından meraklı ama çok da dikkatli olunması gereken bir sürecin içinde olduğumuz anlamına denk geliyor.
Bu süreci elbette bir barış olasılığına, uzun vadede halklar arasında bir barış olasılığına yer açması, bir ışık vermesi açısından çok kıymetli buluyorum. Ama soru işaretlerim var elbette, çok fazla dikkatli olunması gerektiğine dair düşüncelerim var. Özellikle ortaya çıkan Çerçeve Yasa… Mesela burada da yine diyalektik bir şey var; hep düşünme biçiminin oluşması gerekiyor.
Bunda zamandır görünmeyen, duyulmayan Kürt halkının kendi eşit vatandaşlık, eşit yurttaşlık, özgürlük için verdiği bu mücadelede devletin ilk defa Meclisinde bunu bir yasa maddesi olarak ele alıyor olması kuşkusuz çok önemli. Yasanın kendisine baktığımda çok fazla sorun görüyorum doğrusu. Bu meseleye dair konuşuyorsak neden bir Kürt sözcüğü bile geçmiyor? Ya da güvenlikçi bir dilin olması da yine benim için soru işareti olan bir yer.
Ancak tabii barış o kadar zor inşa edilebilecek, özgürlük o kadar zorlukla ele geçirilebilecek bir tarihsel mücadeleler bütünü ki bu olasılığa çok önem verdiğim için dikkatli olmak gerektiğini düşünüyorum. O yüzden de reddetmek yerine bu süreci demokrasiden yana, barıştan yana ya da özgürlükten yana bir alan olarak yeniden inşa etmenin bir başlangıcı, bir küçük ilk adımı, ilk sayfası, ilk repliği olarak... O replik daha güzel kurulabilirdi tabii. Ben olsam daha güzel yazardım! Ama böyle yazıldı. Daha sonra gelen replikleri daha istediğimiz, daha insana yakışır, daha toplumlara yakışır, barışa yakışır, özgürlüğe yakışır bir çizgide yeniden kurmak için ele ele vermek, birlikte bunu başarmak zorundayız. Bu gerçeğin de bir sanatçı olarak farkındayım doğrusu.
"Öyle anlaşılıyor, Türkiye aklını Apo ile bozuyor.
Psikolojik savaş, Türkiye'yi bir psikiyatri kliniğine çevirmeye yöneliyor: Hem Apo, MİT'in adamıdır. Hem Apo çocuk öldürür. Hem Apo marksisttir. Hem Apo bölücüdür. Hem Apo Türk düşmanıdır. Hem Apo Türk hükümetine yakındır. Hem MİT Apo'yu istediği zaman öldürür. Hem MİT Apo'yu istediği zaman öldürmez. Hem Apo leninistir. Hem Apo anti-emperyalist değildir. Türkiye insanının bütün bunlara aynı zamanda inanması isteniyor.
Bütün bunlara inanabilen insanın kafasında beyin değil, beş yıldızlı bir Amerikan otelinin çöp tenekesi var demektir. 'Öcalan hedef' olunca, Türkiye insanının kafasını, bir Amerikan otelinin çöp tenekesine çevirmek istiyorlar.
Türkiye için topyekün savaş, topyekün tükenmeye gidiyor: İnsanımızı tüketecekler."
Mesele şu ki; Zamanında öyle veya böyle Kürt Hareketi ile yolları kesişenlerin, Kürt Hareketine katkı sunmak yerine, kendilerini bu alan içinde var etmeye çalışmaları ve zamanla Kürt Hareketi benden sorulur, ben ideolojik yön tayin ederim gibi kişisel hezeyanlara girmeleri ve sonrasında bir etkilerinin olmadığını fark etmeleriyle başka yere savruldular. Çözüm süreçlerinin bir bilenleri gibi misyon edinmek istediler. Kürt Hareketini, mücadelesini, Önderlik yapısını, ideolojisini tam bilmedikleri için, olan bitenleri doğru okuyamadılar. Kürtlerin kendi geleceklerini belirleme mücadelesinin karar vericisi olabilecekleri gibi hayaller gördüler. Ortaya çıkan bütün bu gerçeklikler karşısında, yapabilecekleri tek şey, mücadeleye onun ruhuna, liderliğine adeta 90'lı yılların özel harp elemanlarının yaptığı gibi , hakaret etmeye çalışıyorlar. Emin olun, bugün akil insanlar heyeti gibi bir heyet kurulsa, bunlara teklif edilse, takla ata ata gelip, heyete dahil olurlar. Toplumsal bir beklentileri yok. Kişisel olarak görünmek, saygı görmek, danışılmak,yazdıklarını okuyacak bir kitle bulmak, takdir edilmek... Yaşam mottosu bunlardan ibaret. Savaş nereye evrildi, dünya dinamikleri neler, gelecek nasıl inşa edilir gibi sorular ile ilgilenmiyorlar. Unutuldular ve hatırlanmak için savaşın bitecek olmasına nefret kusuyorlar. Savaş sevicilerinin cephesine dahil oldular. Oysa ahlaki olarak çözümden yana olup, gördükleri eksiklikleri dile getirebilirlerdi. Ama böyle bir amaçları yok. O yüzden, bütün değerlere hakaret etmek dışında bir silahları da yok. Çürüme tüm hızıyla devam ediyor, tarihin çöplüğünde yerleri hazır.
Kürt basınında seni istihdam etselerdi, cebine 3-5 bin koysalardı, aşağıdaki yazıda hakaret etmeye çalıştığın Sayın Öcalan'ın analizlerinin haklılığı için üstünü başını paralardın. 1999 da Öcalan teslim olmuş da o günden beri o bir lider değil de vs. vs. Peki madem böyle, bu savaş seviciliğin neden PKK silahları yakınca başladı? Ben bağımsızım felan filan diyorsun ya, Kürtlerin iradeleri, müzakere süreçleri seni niye ateşin üstüne oturmuşsun gibi zıplatıyor? Kürtler seni ve yazında savunduğun Ayşe Hür'ü memnun etmek için savaşa mı devam etmeli? Kaç bin Kürt ölürse size kafi gelecek? Yazdıklarınızı Ayşe Hür tarikatı dışında beğenen kimler? Bir halkın yarattığı değerleri, liderini hadsizce ve ahlaksızca eleştirince, size mösyö mü diyeceğimizi sanıyorsunuz? Madem geçmiş geçmişte kaldı, bence de... O halde mukabilince eleştirilmeye hazır olun. Biz yazdıklarınıza hakaret etmiyoruz. Yazdığınız hakaretleri sadece iade ediyoruz. Geçmişte Kürt halkıyla dayanıştınız diye, bugünlerde ettiğiniz küfürleri sessizce kabulleneceğimizi mi zannettiniz? Küfür et, sonra bana hakaret ediyorlar diye ağla. Size hayat La Dolce Vita, bize hayat Germania Anno Zero. Bunu biliyoruz, küstahlığınızın cesareti de buradan geliyor.
ŞİMDİ DEMOKRATİK CUMHURİYET ZAMANI
🟡 Hiçbir toplum Kürtler gibi bu kadar uzun savaşmamıştır. Uzatmanın kazandıracağı bir şeyin olmadığı açıktır. Mevcut koşullarda yeni ve kazandırıcı olan tek tutum Barış ve Demokratik Toplum Sürecidir.
🖊️ DURAN KALKAN
https://t.co/d4xhhoOlQh
Yaw yıllardır yazıyorsun ama hiç mi geri dönüp ne yazdığına bakmıyorsun? Bu kadar yazım hatası olur mu? Yazdıkların bazen çok anlaşılmaz oluyor. Otomatik vs. deme, yazdıktan sonra yayınlamadan oku bir zahmet.
Kooperatif aglarini sarmaşık gibi öderseniz. Başarılar sansi olur. Zaten küçük kucuk ekonomik ve sosyal aglar yatay dayanisma agi olusturursa bu bir zincitin halkaları gibi öderseniz. Çözümler yasam bulur. Çoğundan kooperatife gitmek zor. Teorik olarak hersey güzel ama pratiği
Bölge siyasetine ve sürece dair doyurucu bir analiz ve tespitler içeren bir yazı kaleme alınmış.
"Kuşkusuz laik milliyetçilik ile dinci milliyetçilik aşılırken, onları temsil eden partilerin de aşılması gerekir. Çünkü artık onlar miadını doldurmuşlardır ve tarihsel olarak aşılmaları gerekir. Dolayısıyla Türkiye’de demokratik cumhuriyeti şekillendirebilmek için mevcut CHP ile AKP’nin aşılmaları zorunludur. Dikkat edilirse CHP böylesi bir sürece girmiştir. Kuşkusuz “Mutlak Butlan” yöntemi doğru ve kabul edilir değildir. Bu partinin aşılmasını yargı kararları değil de üyeleriyle birlikte halkın sağlaması esas olmalıdır. Bu açıdan yargı ile yapılmak istenene karşı çıkmalıyız, ancak tarihsel olarak laik milliyetçiliği temsil eden CHP’nin aşılmasına karşı çıkmamalıyız. Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından böylesi bir gelişme önemli ve de zorunludur. Bu nedenle, Özgür Özel kişiliğinde ve çevresinde gerçekten demokratlık varsa, o zaman CHP’de ısrar etmemeli ve demokratikleşen Türkiye Cumhuriyeti’ne katılmaya hazır yeni parti olarak ortaya çıkıp yoluna devam etmelidir. Kendisi için de çevresi için de en doğru olan ve Demokratik Türkiye’nin yararını gözeten kesinlikle budur. Miadını doldurmuş olan CHP ise, benzer karakterdeki Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte tarihe gömülmelidir.
Elbette Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik dönüşümü için, dinci milliyetçilik döneminin temsilcisi olan AKP’nin de aşılması gerekir. Her ne kadar kendisini yeni gibi göstermeye çalışsa da o da demokratik cumhuriyete karşıdır ve bu nedenle artık miadını doldurmuş durumdadır. Aslında biraz da boşluklardan yararlanarak hak ettiğinden çok daha fazlasına sahip olmuş, çok uzun süre hükmetmiştir. Uygulamalarında, çok fazla eleştirdiği ‘CHP Devrini’ bile geçmiştir. Dolayısıyla demokratik cumhuriyetin inşası için AKP’nin de aşılması, kendisiyle birlikte diğer dinci milliyetçi oluşumların da tarihe karışması gerekir. Tarihin gidişatı ve Türkiye’nin tarihsel diyalektiği böyledir. Demokratik Cumhuriyet güçlerinin daha çok örgütlenip bir araya gelerek, daha geniş bir ‘Demokratik Cumhuriyet İttifakı’ yaratarak bu diyalektik hükmü hayata geçirmesi gerekli ve önemlidir."
ŞİMDİ DEMOKRATİK CUMHURİYET ZAMANI - https://t.co/2AIg7Lw6aN
📌 Önder Apo bir hedef belirlediğinde…
▪️ Kürde akıl verenlerin, Kürdü kendi emelleri için kullanmak isteyenlerin ciddi ciddi akıl almaya, Kürt aklına hizmete hazır olmaları gerekir. Bizden söylemesi
▪️Şüphesiz, bunlar Önder Apo’yu da okumuyor, Önder Apo’nun etraflıca değerlendirdiği ‘Kürt Aklı’ndan da bihaberler
🖊 Ali Sinemilli
https://t.co/Dcdr2nxsuo
Bir de şu var:
"Özellikle 1985'te dönemin Alman Dışişleri Bakanı Hans-Dietrich Genscher, vize uygulamasının Türk tarafıyla görüşülerek yürütüldüğünü söylemiştir."
Şimdi bu #Vize yazısı diğerleri kadar tutmayacak. #VfsGlobal bizim nasıl beka sorunumuz oldu? Aslında biz #Avrupa ya zaten vizesiz gidebilirdik. #Vfs Millet Sakarya...
2013 yılında Türkiye ile Avrupa Birliği arasında başlayan vize muafiyeti diyaloğu ve o meşhur 72 kriter meselesi, aslında ne kadar umutlu bir başlangıca sahipti oysa. O zamanlar "Şu şartları tamamlayalım, biz de Avrupalılar gibi vizesiz gezeriz" diyorduk.
Bugün gelinen noktada ise o 72 kriterin 66'sı tamamlanmış durumda; yüzde 90'ından fazlası bitmiş olmasına rağmen geriye kalan 6 kritik başlık yüzünden bütün serbesti çöpe atılmış. Peki bu 6 başlık ne?
Terörle mücadele mevzuatının AB standartlarına uyumu (Türkiye'nin terör tanımının AB'ninkiyle uyuşmaması), kişisel veri koruma kurumunun tam bağımsız çalışması (yani KVKK'nın gerçekten otonom olup olmadığı), yolsuzlukla mücadele kurumlarının etkinliği, temel haklar ve hukukun üstünlüğü konusunda somut ilerleme, AB ile geri kabul anlaşmasının tüm hükümlerinin uygulanması ve biyometrik pasaportların tam olarak devreye alınması.
Bunların hepsi aslında çözülebilir hatta bazıları çözüldü bile, ama karşılıklı güvensizlik ve siyasi gerilim nedeniyle "tamamlandı" muamelesi görmüyor. İşin tuhaf tarafı şu: Bu 6 kriter tamamlansaydı, bugün Türkiye'deki milyonlarca insan vizesiz Schengen bölgesine seyahat edebilecekti; ne randevu krizi olacaktı ne VFS'in insafına kalmak ne de ret ücretleri derdi.
Yani vize serbestisi kendi içinde çözülebilecek teknik bir mesele olmaktan çıktı, jeopolitik bir rehine haline geldi. Ama asıl can alıcı nokta şu: Bu rehinelikten kim kazanıyor? Bir düşün, vize serbestisi olsaydı VFS Global'ın Türkiye'deki operasyonu çökerdi çünkü vize kalkınca aracı şirkete gerek kalmazdı, Halis Ali Çakmak'ın Gateway imparatorluğu sarsılırdı, sigorta şirketleri darbe yerdi, randevu karaborsası, premium lounge saçmalığı, kurye ücretleri, belge tercüme çeteleri tarihe karışırdı.
Yani vize serbestisinin önündeki en büyük lobi belki de bu "vize endüstrisi"nin ta kendisi. Şimdi bu tabloyu The Visa Empire raporunun rakamlarıyla birleştirelim: 2025'te Schengen başvuru sayısı 1 milyonu aştı, red oranı %14,6, son 10 yılda reddedilen başvuru 1,5 milyon, reddedilen başvurulardan kazanılan ücret ise yaklaşık 17.5 milyar TL. Bu para, başvurusu reddedilen insanların geri alamadığı paralar, yani bir hizmet almadan ödedikleri ücretler ve bu paraların büyük kısmı VFS ile onun Türkiye ortağı Gateway'in kasasına gidiyor. Vize serbestisi olsaydı bu 17.5 milyar TL vatandaşın cebinde olurdu, ama "6 kriter" tamamlanmadığı için olmadı.
Peki 6 kriter neden tamamlanmadı? Çünkü tamamlansaydı bu rant kapısı kapanacaktı ve bu rant kapısının arkasında siyasi iktidara yakın iş adamları, vakıflar, sigorta şirketleri ve küresel bir vize tekeli var. Vize serbestisinin önündeki engeller hep "beka" ile açıklandı. "Terörle mücadele kriteri tamamlanamaz çünkü bekamız tehlikeye girer" dendi, "Kişisel veri koruma kurumu bağımsız olursa devletimize darbe vurulur" dendi. Ama işin acı tarafı şu: Tam da bu "beka" söylemleri yüzünden devletin egemenlik hakkı olan vize işlemleri, bir Amerikan özel sermaye şirketi olan Blackstone'a peşkeş çekildi.
VFS Global'ın sahibi Blackstone, yani vize işlemlerini yürüten şirket ABD'li. Devletin sınır güvenliğinin bir parçası, yabancı bir şirketin elinde. Bu nasıl bir beka anlayışıdır abi? Kendi egemenlik yetkini yabancıya devrediyorsun, sonra da "bekamızı koruyoruz" diyorsun. İşte bu yüzden beka, devletin kalıcılığı değil; mevcut iktidarın ve onun iş ortaklarının çıkarlarının sürekliliği olarak tanımlanıyor.
Şimdi düşünelim, diyelim ki sihirli bir şekilde o 6 kriter tamamlandı ve vize serbestisi geldi. O zaman VFS Global'ın Türkiye'deki işi biter, Halis Ali Çakmak'ın Gateway imparatorluğu çöker, sigorta şirketleri batar, randevu karaborsası tarih olur, devlet vize işlemlerini tekrar kendi eline almak zorunda kalır.
Yani devlet, özelleştirdiği egemenlik hakkını geri alır. Peki bu mevcut iktidarın işine gelir mi? Hayır, çünkü bu özelleştirmeden beslenen bir ağ var ve bu ağ iktidarın taşeronu. İktidar düşmese bile bu ağın dağılması, iktidarın içindeki bazı aktörleri zora sokar. Yani vize serbestisi aslında siyasi bir karar değil, ekonomik bir karar ve bu ekonomik kararın önündeki en büyük engel "vize endüstrisi"nin kendisi.
Bu öykü, Sakarya'da düşmanı durdurmakla ilgili değil; bu öykü, devletin kendi egemenlik haklarını nasıl parça parça sattığı, bu satıştan kimlerin beslendiği ve bu beslenme düzeninin nasıl bir "akışkan beka" söylemiyle meşrulaştırıldığı ile ilgili. Özetle: 72 kriterin 66'sı tamamlanmış, geriye kalan 6 kriter yüzünden vize serbestisi yok, bu 6 kriterin tamamlanmamasından doğan rant her yıl milyarlarca lira, bu rantın baş aktörü VFS Global ve onun Türkiye ortağı Gateway, Gateway'in sahibi Halis Ali Çakmak eski Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ve eşinin vakfıyla içli dışlı.
Yani vize serbestisinin olmaması birilerinin işine geliyor ve bu birileri devletin beka söylemini kendi çıkarları için kullanıyor. İşte bu yüzden vize serbestisi hayal olalı beri aslında hepimiz birer rant kurbanı olduk; her reddedilen başvuru, her ödenen ekstra ücret, her randevu çilesi bu kirli ağın bir parçası. Ve biz bu ağı deşifre etmeye devam ettikçe sansürcüler de raporları kapatmaya devam ediyor. Ama biliyoruz ki gerçek asla kapanmaz, sadece biraz daha yüksek sesle anlatılır.
Sömürgeleştirilmiş toplumların en büyük tehlikelerinden biri şudur: öfkenin sömürgeci sisteme değil, birbirine yönelmesidir.
HÜSEYİN SALİH DURMUŞ’un mükemmelin ötesinde sürece dair yazısını mutlaka okuyun
ANF | Tasfiyeye karşı düşünsel yeniden inşa https://t.co/Qg1ily06Tu
“Türkiye’nin 35 yıllık kadın tutsağı
Kadın, devrimci ve edebiyatçı kimliklerini cezaevinde buluşturduğunu ifade eden Yaklav, şunları söyledi: “Politik bir insanım. 34 yıldır içerideyim. İçeride de mücadele sürüyor.” - @y_ozgurpolitika
Link: https://t.co/k2XwiybF53
📌Pişmanlığı kabul etseydi hiç cezaevine girmezdi
◾️Müebbet cezasının infazı İGK tarafından yakılan, 37 yıldır cezaevinde tutulan Mehmet Durak Karak’a pişmanlık dayatılıyor. Abisi Müslüm Karak, “Pişman olsaydı, zaten hiç cezaevine girmezdi” dedi.
https://t.co/xLgHFPDzEa
Şu ana kadar ABD, İngiltere ve İsrail birlikte yürütüyorlardı. Bu sistemi İngiltere yarattı. Küresel hale gelmesini İngiltere sağladı. ABD İngiltere’den devraldı ve İngiliz sistemini yürütüyordu. Şimdi onu ABD sistemi olarak değiştirdi. İngiltere bunu kabul etmiyor.
Kalkan: Demokratik Değişime Ayak Direyenler Kaybedecek
Önder Apo’nun başlattığı sürece stratejik yaklaştıklarını ve hareket olarak değişim-dönüşüm konusunda kararlı olduklarını vurgulayan Kalkan, Türkiye’yi demokratik değişime uğratacaklarını...
https://t.co/6dv4NlIZN4