Kütüphanemde 27 Mayıs darbesi ve DP devri ile ilgili hatırı sayılır bir külliyat olması, bunların çoğunu okumuş olmam elbette beni "söz sahibi" yapmaz çünkü ben okuduklarını anlamaktan aciz, hadiseleri ve yazılanları terkip kıdretinden ve ihatalı kavrayıştan mahrum biri olabilirim ancak şunu da kesin olarak söyleyebilirim ki 27 Mayıs darbesi ve Menderes'in idamı Arapça ezan veya İHL'lerin açılması yüzünden olmuştur ya da sebepleri arasında bunlar da vardır diyen biri bu sahada benden daha iyi durumda değildir.
Not: 1-Allah aşkına gidin arşivde vesika okuyun, subay yetiştirin; bilmediğiniz konularda ahkam kesmeyin.
2- 27 Mayıs darbesi sonrası darbeciler, darbenin millete hele de dindar seçmene yönelik olmadığını ispat ve irae için dindarane faaliyet ve görüntülerde bulunmuştur. Darbeciler Menderes'i dahi idam edecek güce sahip oldukları halde Arapça ezanı tekrar Türkçeleştirme cihetine gidememiş, İHL'leri kapatamamıştır. Gariptir, 147'ler tasfiyesinde Mason oldukları, zina yaptıkları gerekçesiyle bazı profesörler ihraç edilmiş ve yine gariptir bunlarla ilgili bilgileri de darbecilere Kadir Mısıroğlu vermiştir. Darbeciler arasında Necip Fazılcı bilinen Mehmet Özgüneş vardır. Şeriatçı denilecek kadar dindar Ahmet Er vardır. Dindarlığı müsellem Dündar Taşer vardır. Babası Trabzonlu bir "molla" olan Ahmet Yıldız vardır. 14'ler tasfiyesinden sonra hepsi de İnönücü olan MBK üyeleri de ezan ve İHL aleyhine bir karar almamıştır. Masonlar, mason olan DP'lilere şefaatçi olamamıştır. Bir tek Çerkes dayanışması kendisini göstermiş, Çerkes Yassıada hakimleri Çerkes DP'lilere daha az ceza vermek için gayret sarf etmiştir. MBK içimdeki Çerkesler çok güçlüydü ancak Çerkesler, İnönü ile Menderes'i karıştırıp İnönü'ye darbe yapmaya kalkışınca ipte sallanmıştır. Talat Aydemir ve Fethi Gürcan idam edilen iki Çerkes darbeci idi.
İhtisas ve ilgi sahaları haricinde konuşmak, sizi mahcup eder ama maalesef Türkiye'de mahcubiyet mefhumu unutulmuş gibidir.
3-27 Mayıs darbesi ve Menderes'in idamı alçaklıktır ancak Menderes'in idamı için MBK üyelerine baskı yapan, onları tehdit eden SBK'nın o anki en kudretli subayı Talat Aydemir, mü'min bir Çerkes'ti. 27 Mayıs'ın halk düşmanlığını iyi izah etmek lazım aksi halde vahim hatalar yaparız. DP bir koalisyondu ve başta Celal Bayar olmak üzere katı laik ve sekülerler hayli etkindi. Yani DP'deki dindarlık AK Parti'deki gibi değildi.
Naçizane Darbeleri Araştırma Komisyonunda 27 Mayıs-12 Mart uzmanı olarak bulunduk. Maalesef bizim raporumuz ana raporda çok az yer aldı çünkü raporumuz ogünün ruhuna uymuyordu. Teessür ve teessüfüm o raddededir ki Fatin Rüştü Zorlu'yu güya savunanlar sıra TMT'ye gelince onu gladyo yapılanması gibi görüyordu oysa biz Türk Mukavemet Teşkilatı'nı Kıbrıs Türk'ünün adadaki varlığını koruyan bir yapı olarak görüyor ve en büyük destekçisinin de Zorlu olduğunu haliyle de Zorlu'nun Kıbrıs fatihi olduğunu, darbeci alçakların böyle bir kahramanı astığını yazıyorduk. Bilginin ve ihtisasın aslında pek de kıymet ifade etmediğini görmek benim için çok acı bir tecrübe oldu çünkü ilk defa devletle iş yapıyordum.
Lütfen, her uzatılan mikrofona aklınıza geleni söylemeyin.
Day and night over Istanbul: Türkiye’s Bosphorus Strait splits the city, separates Europe and Asia, and links the Sea of Marmara with the Black Sea. By night, older amber lights contrast with newer, brighter LEDs. Istanbul Airport also stands out clearly in these views from the orbital outpost.
Aktay’ın iddiası, tanınmışlık, resmî görevlendirme ve siyasal meşruiyet gibi birbirinden farklı olguları bilinçli biçimde aynılaştırıyor. Elbette bunu cüretkar bir çarpıtmayla yapıyor. Zira Mustafa Kemal’in 1919 öncesindeki tanınmışlığı Vahdettin’le ilişkisinden kaynaklanmıyordu. Çanakkale’de 19. Tümen ve Anafartalar Grup Komutanı olarak oynadığı rolün ardından daha 1915’te Tanin ve Tasvir-i Efkâr’da öne çıkarılmış, Harp Mecmuası ile Servet-i Fünun’da fotoğrafları yayımlanmış, 1918’de Ruşen Eşref’in mülakatıyla “Anafartalar Kumandanı” olarak geniş bir kamuoyuna tanıtılmıştı. Ardından 16. Kolordu, 2. Ordu, 7. Ordu ve Yıldırım Orduları Grubu komutanlıklarını üstlenmiş bir mirlivâyı “diğer birçok komutandan biri” saymak tarihsel tespit değil, tarihi çarpıtmadır.
“Vahdettin’in yaveri” ifadesi de açıkça küçültücü bir amaçla zikredilmiştir. Oysa Mustafa Kemal’in taşıdığı “Fahri Yaver-i Hazret-i Şehriyari” unvanı, onu padişahın şahsi yaveri yapmaz. Hiç şüphesiz Vahdettin’le Almanya seyahati sırasında kurduğu tanışıklık, müfettişliğe atanmasını kolaylaştırmış. Ancak atama yalnızca padişahın kişisel kararıyla gerçekleşmemiştir. Harbiye Nezareti, Genelkurmay, hükûmet ve padişah iradesinin birlikte yer aldığı bürokratik bir süreç söz konusudur.
Üstelik Mustafa Kemal’e verilen resmî görev Millî Mücadele’yi başlatmak değil, aksine asayişi sağlamak, silahları toplamak ve silahlı örgütlenmeleri dağıtmaktı. Dolayısıyla Mustafa Kemal’i tarihi bir faile dönüştüren de kendisine verilen görevi yerine getirmesinde değil, bu görevin sağladığı imkânları görevin amacı dışına taşımasıyla ortaya çıktı. İstanbul’un onu kısa süre içinde geri çağırması ve görevden uzaklaştırması da “Vahdettin tarafından Millî Mücadele’yi başlatmak üzere gönderildiği” tezini çökertir.
Bu açıdan belirleyici soru şudur: Mustafa Kemal’in yetkisi geri alındığında neden otoritesi sona ermedi? Çünkü müfettişlik ona başlangıçta bürokratik hareket kapasitesi sağlasa da sonraki siyasal meşruiyetini bu görevlendirmeden almamıştı. Askerlikten ayrıldıktan sonra Kâzım Karabekir’in desteği, Erzurum ve Sivas kongrelerindeki seçimler, Heyet-i Temsiliye ve nihayet TBMM başkanlığıyla otoritesinin kaynağını Saray’dan millî temsil mekanizmalarına taşımıştı.
Bu hakikati çarpıtan Aktay’ın yaptığı, Mustafa Kemal’in kurucu meşruiyetini geriye doğru Vahdettin’e aktararak padişahı görünmeyen kurucuya, Mustafa Kemal’i ise onun görevlendirdiği bir memura dönüştürür. Böylece Millî Mücadele’nin egemenlik bakımından yarattığı kopuş, hanedan sürekliliği içinde eritilir. Oysa tarihsel gerçek bunun tersidir: Vahdettin’in verdiği yetkinin bittiği yerde Mustafa Kemal’in otoritesi bitmemiş; aksine, Saray’dan bağımsız kurucu liderliği tam da o anda başlamıştır.
Bu kurucu anlatıyı değiştirme cüretinin bugün kurulmak istenen rejimle bağını da iyi görmek gerekir. Çünkü geçmişte egemenliğin kaynağını milletten yeniden Saray’a taşıyan her müdahale, bugün de egemenliği yurttaştan alıp tek bir siyasal iradeye devretmenin tarihsel zeminini hazırlıyor. Mustafa Kemal’i Vahdettin’in memuruna, Millî Mücadele’yi padişah tarafından tasarlanmış bir operasyona dönüştürdüğünüzde, Cumhuriyet’in esasını oluşturan “egemenliğin cebren el değiştirmesi”ni de ortadan kaldırmış oluyorsunuz. Böylece Meclis, seçim ve halk iradesi kurucu olmaktan çıkarken devletin gerçek sahibi sayılan liderin kullandığı araçlara indirgenir. Dolayısıyla Cumhuriyet’in doğuşunu hanedanın iradesine bağlamak, bugün inşa edilmek istenen kişiselleşmiş rejime tarihsel bir soykütük ve meşruiyet üretme girişimidir.
Oysa normalleşme masasını deviren, CHP’li belediye başkanlarını tutuklayan ve seçilmiş yönetimleri tasfiye etmeye başlayan muhalefet değildi. Bunu yapan iktidarın kendisiydi. Şimdi aynı iktidar, yarattığı fiilî duruma itiraz edenleri gerilimin kaynağı, bu durumu kabullenenleri ise sağduyunun temsilcileri gibi gösteriyor. Böylece diyalog, karşılıklı müzakerenin değil, muhalefetin iktidar tarafından çizilen yeni sınırlara rıza göstermesinin adı hâline geliyor. Saldırı “siyaset”, buna direnmek “gerilim”, teslim olmak ise “sağduyu” olarak yeniden adlandırılıyor.
Faili meçhul dosyalarının yeniden açılması da bu normalleştirme düzeninin hukuk ayağını oluşturuyor. Buradaki amaç yalnızca geçmişin bazı karanlıklarını seçici biçimde aydınlatmak değildir; buradan elde edilen “hukuk kredisi”ni bugünkü yargısal müdahalelere taşımaktır. Kaşif Kozinoğlu gibi eski dosyalar açılarak “Devlet kendi geçmişiyle yüzleşiyor, savcılar kimseden çekinmeden çalışıyor” görüntüsü yaratılıyor. Ardından aynı savcıların muhalefet partilerine ve belediyelere yönelik işlemleri de siyasal müdahale değil, olağan hukuk faaliyeti gibi sunulabiliyor.
Azerbaycan’daki kontrollü soruşturmalarda da rejim, bazı geçmiş ihlalleri sınırlı biçimde kabul ederek kendisine “yanlışlarını düzeltebilen devlet” görüntüsü kazandırmış; fakat sorumluluğun iktidarın merkezine ulaşmasını engellemişti. Böylece geçmişe tutulan ışık bugünün karanlığını aydınlatmıyor; tam tersine onun üzerini örtüyor. Hukuk işlemiyor, yalnızca bugünkü hukuksuzluklara hukuk görüntüsü sağlamak için araçsallaştırılıyor.
Uzun lafın kısası, elbette hiçbir zaman bir iktidar sözcüsü çıkıp “Türkiye’yi Azerbaycanlaştırıyoruz” demeyecek. Azerbaycanlaşma zaten, kaybedilmesi neredeyse kesinleşmiş bir seçim öncesinde siyaset sahnesinin iktidarın devamlılığını sağlayacak şekilde yeniden dizayn edilmesi ve bu müdahalenin hukuk, diyalog ve medya aracılığıyla olağan siyasetin doğal işleyişi gibi sunulmasıdır. Bütün bunları savunulabilir hâle getiren “her şey normalmiş gibi davranma endüstrisi” ise Azerbaycanlaşmanın bizzat kendisidir.
Ev hapsinde olan oyuncu Levent Üzümcü:
“Arkadaşlarımız bizi yükün altında yalnız bıraktı. 2013 yılından beri hiçbir yapımcı benimle çalışmadı.
Koca koca profesörler tişörtlerle sokaklardaydınız, ne oldu? İnsanları paranın getirdiği refaha çok alıştırdılar.
Sadece para kazanmak için susmayı doğru bulmam. Yanlış adama çattınız.
İçeriye mi atacaksınız, dışarı mı çıkaracaksınız, sürecek misiniz? Ne yaparsanız yapın.
Ben bunu nefes aldığım sürece gördüklerimi söyleyeceğim.”
(BirGün TV)
🇹🇷 Eski A Milli Takım ve Eczacıbaşı Kaptanı Selcan Çağlar:
2012 Londra Olimpiyatları'ndan sonra çıta sürekli yükseldi. Biz artık hep olimpiyatlarda yer almak istiyoruz. Kadın voleybol milli takımımız hep dünya sıralamasının ilk beşinde yer alıyor. Bu gerçekten Türkiye için çok büyük bir atılım.
Ve bizim eski bir Voleybol Federasyonu Başkanımızın söylediği gibi: "Kadın voleybolu Cumhuriyet tarihindeki en büyük kadın hareketidir." dedi bir gün. Gerçekten düşündüm, haklı. Yani ben bunu kendi hayatımda yaşadım. 50 yıllık spor hayatımın içerisinde, 55 yıllık spor hayatımın içerisinde ben bunu gördüm.
Yani tribünlerin %99'u erkek egemen bir topluluktan bugün çoğunluğunun, büyük çoğunluğunun kadın olduğu bir yere geçtik ve kadın sporcular dünyanın her yerinde Türkiye'nin adını, bayrağını çok güzel kürsülerde taşıyor. Ve bu hakikaten bir kadın hareketidir.
📺📏 Oksijen TV
Spiker’in Vargas derken ses tellerini yırtması 🥲
It’s a great serve! Even better pass… VAAAAARRRRRGAAAAAAAAAAASSSSSSS
#FileninSultanları#EuroVolleyW
Ps. Kapanışta ise Hande için methiyeler düzüldü..
Valiliğin görevleri arasında satanizm veya başka bir inanışla mücadele yok. Eğer konu kamu düzeni ve kamu güvenliği ise, valiliğin esas görevi iptal etmek değil, bu etkinliğin rahatça yürütülebilmesi için tedbirler almaktır. Ben demiyorum, 5442 md. 11 diyor. Haydi hepsini geçtim, bir sembolün satanist olup olmadığına kim neye göre karar veriyor? Satanist semboller rehberi falan mı çıktı bir yerlerde..! Satanist veya bu konuda uzman bir tanıdık yok ki soralım.
Serbestiyet'in referans aldığı için rezil olup tweet sildiği DEM'li dostumuz buymuş, şaşırmadım. Bir kere başvekalet, genelkurmay başkanına, idarî ve askerî bir meseleyle ilgili "Azasma mahsus" antetli kâğıtla not göndermez. Başvekalet makamının yazışma usulü ve protokolünü bilmiyorsanız evvela bir onu öğrenin. İkincisi "Azasma" diye bir şey yok, "Âzâsına Mahsus"tur o. Üçüncüsü, Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne mezunu Refik Saydam'ın, "komutanım," "netice ve sonuçlar" ve "hekim olarakta, insan olarakta" gibi 2000'lerin Facebook Türkçesiyle konuşturulması iyi güldürdü. Son olarak, başvekaletten genelkurmaya giden en hususi yazı bile Başvekalet Hususi Kalem kayıtlarına girer. E haydi, o zaman evrakınızın Devlet, ATASE veya TBMM arşivlerinden referansını verin de öyle konuşalım diyeceğim de siz iyisi mi, "Rojava'ya atom bombası" atıldı haberciliğinden devam edin. Siz DEM'lilere bu işler bir gömlek büyük gelir çünkü.
Size haberdeki ahlaksızlığın boyutunu şöyle anlatayım, Mussolini İtalyası 36'da Cenevre Sözleşmesi'ni hiçe sayıp Etiyopya'da tarihin o zamana kadar gördüğü en büyük kimyasal harekâtı düzenleyince, İtalya'nın radarında olan Balkan ülkelerinde büyük bir kimyasal savunma-taarruz hazırlığı başladı. Yunanistan ve Türkiye göz yaşartıcı gazlar, Auer-gesellschaft'tan vs. yüz binlerce gaz maskesi sipariş etti. Bu bağlamda atılan adımları "Dersimi gazlamak için kimyasal edevat sipariş verdiler," diye paylaşmak bugün Türklere ve tarihlerine karşı verilen ahlaksız savaşın sadece bir yeni örneği. Siz köpeksiz köyde değneksiz gezmeye alışmışsınız ama neyse ki 2010'ların başında değiliz. Size daha iyisini öğreteceğiz.
Ediz Hun’un Acımak’taki rolü üzerine birçok cümle yazarken Abdullah Emre Bey’in (@ibnikizr) paylaştığı röportaja denk geldim.
Üniversiteyi Norveç’te okuyan Ediz Hun, İslandinav memleketleri ile Türkiye’deki insânî ilişkileri kıyaslıyor. Onun cümlelerini dinlerken iki detay dikkatimi çekti.
* Norveç’te sınava girmeden önce ülkenin dilini iyi bilmediğini düşünüp endişelenmesi üzerine hocasının “… gerekirse Türkçe yazabilirsin, biz onu tercüme ettirir yine senin hakkını veririz” diyerek kendisini rahatlatması
* Ediz Hun’un Türkçeyi, bugün az hatırlanan kelimelerimizi de kullanarak renkli ve zengin şekilde konuşması
Johan Elmander showing the Hall of Fame wall in his home… and right there is a photo of him with Kobe Bryant wearing a Galatasaray jersey.
Standing in front of the signed Galatasaray shirt from his time in Turkey, he starts talking about the Turkish league.
Some moments just hit different.
#elmander#galatasaray#kobe