NATO zirvesi boyunca dünya kamuoyunda yer alan haberler incelendiğinde, Türkiye'nin başarılı bir iletişim stratejisi yürüttüğü görülmektedir. Bu süreçte Türkiye'nin genel imajı; Doğu Akdeniz'den Orta Doğu ve Kafkaslara kadar uzanan geniş bir coğrafyada stratejik ve vazgeçilmez bir oyuncu, aynı zamanda NATO içerisinde lider bir güç olma hedefiyle pekişmiştir. Özellikle ABD'nin Avrupa'dan kademeli olarak elini çekmesini öngören NATO 3.0 doktrini çerçevesinde Türkiye, Karadeniz ve Orta Doğu ekseninde yeni karargâhlar ile bölgesel liderlik rolleri üstlenerek bu boşluğu doldurmayı ve kendisine yönelik askeri-teknolojik ambargoları esnetmeyi amaçlamadığı izlenimi ön plandadır. ABD Başkanı Trump’ın olumlu mesajları dünya kamuoyu açısından yankı bulsa da, Avrupa açısından “kendi yönetimsel çerçeveleri açısından” uzlaşılması gereken konular olduğu görülmektedir. Öte yandan, ABD'nin Şara'yı Ankara'da ağırlaması dikkat çekici bir gelişme olup, gelecek dönemde Suriye meselesinin diplomasi masasında çok daha fazla konuşulacağına işaret etmektedir. Yunanistan ve İsrail basınında ABD Başkanı Trump’ın Türkiye mesajlarından rahatsızlık görülmektedir. Karşılama seremonileri ve ağırlama biçimi iç kamuoyunda yer aldığı kadar yurtdışı basında yer almamıştır. Zirvede ülke liderlerine silah hediye edilmesi ve bu hediyelerin yanında ihracat kısıtlamalarının kaldırıldığına dair belgelerin sunulması etkili ve zekice bir hamle olarak öne çıkmıştır. Her ne kadar 20. yüzyılda bu tarz silah hediyeleri diplomatik çevrelerde oldukça popüler olsa da, günümüz koşullarında bazı liderlerin böylesi alışılmışın dışındaki bir hediyeyi ülkelerine götürmekte zorlandıkları gözlemlenmiştir.
Yalın Alpay ile @avangart_tv ‘de Mithat Paşa ve Yıldız Yargılaması üzerine…
Siyasal yargılamalar, düşman ceza hukuku, Jacobs, Verges…
https://t.co/I2OTwmYM0T
Tarihin ‘şekli muhakemeleri’nden bir diğeri: Mithat Paşa, Yıldız Yargılaması.
5 yıl arşivde sırasını bekleyen, kanuni hakları şeklen uygulayan, zaten verilmiş olan hükmü, zamanı geldiğinde açıklayan davalardan biri daha.
Bu kez mekan Yıldız Sarayı yakınlarında kurulan bir çadır.
Yalın Alpay ile söyleştik…
İnsanla ilgili en kadim yanılgılardan biri, acının kendiliğinden erdem ürettiğine inanmaktır. Oysa acı, insanı zorunlu olarak yüceltmez. Çoğu zaman yalnızca onun içindeki karanlığı görünür kılar. Güce karşı koyamayanın öfkesi, çoğu kez gücün sahibine değil, kendi gibi kırılgan olana yönelir. Çünkü insan, maruz kaldığı aşağılanmayı her zaman aşamaz. Bazen onu yeniden üretir. Ezilen, özgürlüğe ulaşamadığında, farkında olmadan efendisinin dilini konuşmaya başlar. Böylece tahakküm, yalnızca yukarıdan aşağıya işleyen bir ilişki olmaktan çıkar. Yaralı ruhların birbirine aktardığı görünmez bir mirasa dönüşür. Bu nedenle tarihte ve gündelik hayatta en sert mücadeleler çoğu zaman zalimle mazlum arasında değil, aynı acının farklı yüzlerini taşıyan insanlar arasında yaşanır. Acı, dayanışmayla aşılmadığında merhamete değil hınca, özgürlüğe değil tahakkümün yeniden üretimine hizmet eder. Belki de bu yüzden insanın en büyük sınavı, gördüğü kötülüğü başkasına aktarmamak, yarasını bir silaha değil, bir anlayışa dönüştürebilmektir. Paulo Freire ve Dostoyevski’nin farklı yollardan işaret ettiği hakikat de budur: İyileşmeyen yara, çoğu zaman başka yaralar açar.
Modern demokrasi, siyasi partiler dışında düşünülemez. Temsilsiz bırakılmış kitle, demokrasiyi yıkan radikalizmin yakıtına dönüşür. Bu sistemde adalet şüphesiz her şeyin temelidir. Ancak yargı kararları toplumsal kurumları kesintiye uğratmamalı, aksine bu kurumları yaşatacak bir dengeyi gözetmelidir.
Toplumu masa başında planlayıp yeniden şekillendirmek isteyenler bu kitapları mutlaka okumalı. James C. Scott’ın "Devlet Gibi Görmek" kitabı bize şunu söyler: Toplum cetvelle çizilecek, tek kalıba sokulacak bir şey değildir. İnsanların alışkanlıkları, yaşama biçimleri, mahallelerin ve toplulukların kendi içinde oluşmuş düzenleri vardır. Siz bunları yok sayıp herkesi aynı plana uydurmaya çalışırsanız, düzen kuruyorum sanırken hayatın doğal akışını bozarsınız. Toplum bir orman gibidir; içinde farklılık, çeşitlilik ve kendiliğinden oluşmuş bir denge vardır. Onu dümdüz, tek tip bir ağaç tarlasına çevirmeye kalkarsanız, sonunda o canlı yapıyı kurutursunuz. Adam Smith’in "Ahlaki Duygular Kuramı"nda “sistem adamı” dediği kişi de tam olarak böyledir: Kendi planına o kadar inanır ki, insanları satranç taşları gibi istediği yere koyabileceğini sanır. Oysa insanlar satranç taşı değildir. Her insanın kendi aklı, isteği, ihtiyacı ve yönü vardır. Bu yüzden toplumu yukarıdan aşağıya zorla şekillendirmeye çalışan her anlayış, iyilik yaptığını düşünse bile sonunda toplumun dokusuna zarar verebilir.
Arendt'in yalnızlık kavramı, "neyin normal neyin anormal olduğuna dair ortak ölçünün yitimini" açıklamada başvurulan en önemli kavramlardan biridir. Çünkü Arendt bu hali doğrudan ortak duyu kaybıyla ilişkilendirir. Bu ortak duyu yitimi yalnızca bireyi yanılgıya açık kılmakla kalmaz, aynı zamanda onu eylemsiz bırakır. Zira eylemi asıl engelleyen şey siyasal yalıtımdan çok, köksüzleşmiş ve 'fazlalık' haline gelmiş insanların yalnızlığıdır. Onların ortak duyularını, yani topluluk duygusunu yitirmeleridir. Bu duygu yitirildiğinde birey, gerçekliği başkalarıyla birlikte sınayıp teyit edebileceği zemini de kaybeder ve böylece tutarlılığını yalnızca kendi iç mantığından alan ideolojinin gerçeklikten kopuk kurgusuna savunmasız hale gelir.
Üniversiteyi üniversite yapan şey bütçesi değil, yıllanmışlığıdır. Parayı bastırıp en gösterişli kampüsü kurabilirsiniz ama o kurumsallığı ve akademik hafızayı asla satın alamazsınız. 30 yılı aşan bir kültürün, ekolün ve emeğin simgesi olan Bilgi Üniversitesi'nin kapatılma kararı, büyük bir birikimi yok etmektir. Bu karar mutlaka yeniden değerlendirilmelidir. Gerekirse kamulaştırılarak yoluna devam etmelidir...
“Süngüyle her şeyi yapabilirsiniz... ama üzerine oturamazsınız!"
Toplumsal taleplere kulak vermeyi, hatalarla yüzleşip geri adım atmayı ve ortak akılla hareket etmeyi bir zafiyet olarak algılayan zihniyetlere, bu gerçeği şu dönemde bilhassa hatırlatmalıyız.
19 Mayıs, Türk milletinin esareti reddedip tam bağımsız, başı dik ve güçlü Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin temellerini attığı gündür.
Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, devletimizin bekası uğruna can veren tüm kahramanlarımızı rahmet ve minnetle anıyorum.
Devletimiz daim, milletimiz sağ olsun! 🇹🇷
Bizim zavallı tabiatımız, kendi iç kalesindeki boşluğu dolduramadıkça başkasını imha ederek var olmaya çalışıyor. Mekteplerimizde zihinleri malumatla dolduruyoruz ancak vicdanı terbiye etmeyi unutuyoruz. Milli eğitimimiz bir ruh inşa edemiyor. Üstüne ailenin parçalanması ve ekonomik darlığın ruhları daraltan kasveti eklenince, insan komşusuna kardeş değil, hasım gibi bakıyor.
Bu sadece bir asayiş vakası değil, aklın hikmetten koptuğu bir medeniyet krizidir. Zira kendi ruhunu erdemle süsleyemeyen, varlığını dünyayı yakıp yıkarak ispatlamaya kalkışır. Hakikaten, en büyük cehalet kendi değerini başkasının yokluğunda aramaktır.