Ömer Özmen – Araştırmacı Yazar
“SAHTE OLSA NE…!
Özel Harp Dairesi’nce Öcalan’a verildiği öne sürülen bir liyakat belgesinin sureti sosyal medyaya servis edildi.
Bu belgenin hakiki veya sahte olduğuna dair net bir şey söyleyecek durumda değilim.
Öcalan’ın Özel Harp Dairesi’ne çalıştığına dair benim de bu belgeye ihtiyacım yok. Öcalan’ın Devrimin Dili ve Eylemi kitabı başta olmak üzere bu konuda elimde yüzlerce bilgi ve belge var. (“Örgütü devletin parasıyla kurdum, devleti kullandım” vb.)
Söz konusu belge yapay zekâ ile hazırlanmış olsa dahi, bu belgenin devletin derinlerinden biri tarafından hazırlanmış olabileceğini düşünüyorum.
Özel Harp Dairesi, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in de açıkladığı gibi, devlet içinde denetlenemeyen bir organizasyondu.
Dolayısıyla bu kuruluşun resmî yazışmaları, normal olarak diğer resmî kurumların desimal dosya sistemine göre olmayabilir. Kendine özgü bir formatı olsa gerek. Çünkü gayri nizami bir yapılanmaydı.
Diğer yandan, liyakat belgesinde imzası bulunan General Kemal Yamak, anılan dönemde Diyarbakır 8. Kolordu Komutanı’ydı.
Daha sonra Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın danışmanı yapıldı. Diyarbakır Cezaevi’ndeki vahşetin bu komutana bağlı askerler tarafından gerçekleştirildiği bilinir.
Kemal Yamak’ın Özel Harp Dairesi’nden olduğu, Türk ve Kürt basınında daha önce defalarca yazıldı. Hatta Turgut Özal’ın şaibeli ölümünde bile ismi sık sık zikrediliyordu.
Sosyal medyaya servis edilen belgedeki imzalar da usule uygundur.
Son yıllarda derin devlette birçok çatlak ve bölünme oluştu.
Bir dönem devletin gizli belgelerini açıkladığı gerekçesiyle tutuklanan eski Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu’nun yazdığı İhanet Çemberi adlı kitaptaki bilgiler de bu konuda ipuçları veriyor.
Orakoğlu diyor ki:
“Öcalan Şam’da iken sürekli Bursa Cezaevi’nde bulunan Sabri Ok ile telefonla kontakt hâlindeydi. Telefon numarasını tespit edip dinlemeye aldık. Genelkurmay’dan denetlenemeyen bir grup dinlediğimizi fark etti. Bana kumpas kurup beni tutuklattı.”
Orakoğlu’nun bu iddiası, anılan dönemde Bursa Cezaevi’nde bulunan Sayın İsmail Beşikçi tarafından da doğrulandı (İsmail Beşikçi – Anılar).
Kısacası, bu belge orijinal değilse bile daha önce bu kurumda çalışan birileri tarafından orijinaline uygun şekilde hazırlanmış olabileceğini düşünüyorum.
Zaten Öcalan’ın H. Atilla Uğur’a verdiği ilk sorgu ifadesi, 21-22 Şubat 1999 tarihli savcılık ifadesi, 3 Nisan 1999 tarihinde Savcı Volkan Vural ve Talat Şalk’a verdiği 10 sayfalık ıslak imzalı ifadesi, İmralı görüşme tutanakları ve 27 Şubat 2025 tarihinde Meclis Komisyonu’na yaptığı 8 maddelik açıklamaya bakıldığında, belgenin sahte veya hakiki olması çok da bir anlam ifade etmez.
Öcalan’ın bu duruşu ve sözlerinin kendisi zaten asıl orijinal belgedir.
Yazıyı bir Kürt özdeyişiyle bitirelim:
“Ez dibêjim hırç va ye, hûn dibêjin rêç va ye.”
(Ayı ortaya çıkmışken ayak izlerini sürmek mantıksızdır.)”
Ömer Özmen – Araştırmacı Yazar
“SAHTE OLSA NE…!
Özel Harp Dairesi’nce Öcalan’a verildiği öne sürülen bir liyakat belgesinin sureti sosyal medyaya servis edildi.
Bu belgenin hakiki veya sahte olduğuna dair net bir şey söyleyecek durumda değilim.
Öcalan’ın Özel Harp Dairesi’ne çalıştığına dair benim de bu belgeye ihtiyacım yok. Öcalan’ın Devrimin Dili ve Eylemi kitabı başta olmak üzere bu konuda elimde yüzlerce bilgi ve belge var. (“Örgütü devletin parasıyla kurdum, devleti kullandım” vb.)
Söz konusu belge yapay zekâ ile hazırlanmış olsa dahi, bu belgenin devletin derinlerinden biri tarafından hazırlanmış olabileceğini düşünüyorum.
Özel Harp Dairesi, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in de açıkladığı gibi, devlet içinde denetlenemeyen bir organizasyondu.
Dolayısıyla bu kuruluşun resmî yazışmaları, normal olarak diğer resmî kurumların desimal dosya sistemine göre olmayabilir. Kendine özgü bir formatı olsa gerek. Çünkü gayri nizami bir yapılanmaydı.
Diğer yandan, liyakat belgesinde imzası bulunan General Kemal Yamak, anılan dönemde Diyarbakır 8. Kolordu Komutanı’ydı.
Daha sonra Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın danışmanı yapıldı. Diyarbakır Cezaevi’ndeki vahşetin bu komutana bağlı askerler tarafından gerçekleştirildiği bilinir.
Kemal Yamak’ın Özel Harp Dairesi’nden olduğu, Türk ve Kürt basınında daha önce defalarca yazıldı. Hatta Turgut Özal’ın şaibeli ölümünde bile ismi sık sık zikrediliyordu.
Sosyal medyaya servis edilen belgedeki imzalar da usule uygundur.
Son yıllarda derin devlette birçok çatlak ve bölünme oluştu.
Bir dönem devletin gizli belgelerini açıkladığı gerekçesiyle tutuklanan eski Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu’nun yazdığı İhanet Çemberi adlı kitaptaki bilgiler de bu konuda ipuçları veriyor.
Orakoğlu diyor ki:
“Öcalan Şam’da iken sürekli Bursa Cezaevi’nde bulunan Sabri Ok ile telefonla kontakt hâlindeydi. Telefon numarasını tespit edip dinlemeye aldık. Genelkurmay’dan denetlenemeyen bir grup dinlediğimizi fark etti. Bana kumpas kurup beni tutuklattı.”
Orakoğlu’nun bu iddiası, anılan dönemde Bursa Cezaevi’nde bulunan Sayın İsmail Beşikçi tarafından da doğrulandı (İsmail Beşikçi – Anılar).
Kısacası, bu belge orijinal değilse bile daha önce bu kurumda çalışan birileri tarafından orijinaline uygun şekilde hazırlanmış olabileceğini düşünüyorum.
Zaten Öcalan’ın H. Atilla Uğur’a verdiği ilk sorgu ifadesi, 21-22 Şubat 1999 tarihli savcılık ifadesi, 3 Nisan 1999 tarihinde Savcı Volkan Vural ve Talat Şalk’a verdiği 10 sayfalık ıslak imzalı ifadesi, İmralı görüşme tutanakları ve 27 Şubat 2025 tarihinde Meclis Komisyonu’na yaptığı 8 maddelik açıklamaya bakıldığında, belgenin sahte veya hakiki olması çok da bir anlam ifade etmez.
Öcalan’ın bu duruşu ve sözlerinin kendisi zaten asıl orijinal belgedir.
Yazıyı bir Kürt özdeyişiyle bitirelim:
“Ez dibêjim hırç va ye, hûn dibêjin rêç va ye.”
(Ayı ortaya çıkmışken ayak izlerini sürmek mantıksızdır.)”
Kalp krizi geçirmeden Sırrı, Perinçeke ne dedi !
İstihbarat dururken Sırrı nerden biliyor suikasti ve neden Sırrı İmralı’dan çıktıktan sonra Perinçeke gidiyor .!
#evita#sonuç#yolayrımı#Kılıçdaroğlu
SEVGİLİMİ ALDATTIM. Dürüst olayım; vicdan azabı çekmem gerektiğini biliyorum ama o anki heyecanın verdiği haz, şu anki pişmanlığımdan çok daha ağır basıyor. Birine "beni seviyor" diye sonsuz sadakatli olmak, insanı sadece daha fazlasını arzulamaya itiyor.
Sizce bu benim karakter bozukluğum mu, yoksa ilişkideki heyecan ölünce başka yollara sapmak çok mu doğal? Hiç bunu yaşayan veya bu duygunun içine düşen var mı, yoksa herkes mükemmel eş rolünü mü oynuyor?