Trabzonspor stadının önüne gidip PKK’nın sözde “Badok Marşı” ve “Şer Şere” adını verdikleri marş eşliğinde provokasyon yapan Amedspor (PKK) mensubu teröristler, şerefli Trabzonspor taraftarını değil bütün Türk milletini provoke etmeye çalışıyor.
Kırmızı sandalye üstünde duran beyaz kâğıt mesajı da yeni provokasyon malzemesidir. Yakında “kırmızı sandalye” paylaşımları çoğalacaktır.
Bunun ne anlama geldiği apaçık bellidir.
Sözde marşın sözleri şöyledir:
“Savaş Türklerle savaşımızdır.
Hop savaştır, cenktir, harptir.
Savaş Türklerle savaşımızdır.
Yarın savaş meydanıdır.”
Bu şahıslar hakkında ivedilikle işlem yapılmalı; bu eylemi gerçekleştirenler ve PKK’nın provokasyon aracı Amedspor cezalandırılmalıdır.
Trabzonspor Türkiye’dir.
Trabzonspor Kuvâ-yi Milliye’dir.
Açılım süreci, şimdiye kadar siyaset sahnesinde pek rastlanmayan nitelikte, bir yeni örgütlenmeye meşruiyet kazandırmıştır.
Saiki ne olursa olsun sonuç budur. Terör örgütü olarak tanınan bu örgütün silahlarını terk ederek sivilleşmesi öngörülmekte ve bu olgunun da Türkiye’ye barış ve huzur getirmesi umulmaktadır.
Bu konuda İktidar ve Ana Muhalefet arasında hiçbir uyuşmazlık yoktur.
Bu noktada İktidar tarafından Öcalan’ın, PKK'yı desteklemeyenler dâhil, tüm Kürtlerin temsilciliğine tayini, sürecin gelişmesini onun insiyatifine bırakmaktadır.
Türkiye siyasetinde tayin edici rol verilen PKK'nın, disiplinli militanları bu siyaseti uygulamakla görevlendirilerek peyderpey siyaset sahnesine salıverilmektedir.
PKK, kendisine meşruiyet verilerek devlet himayesinde elde ettiği bu konumu, sadece devlet tekelinde bulunması gereken şiddet kullanarak elde etmiştir. Bunun da bilincindedir. İstediklerini elde edemezse tekrar şiddete başvurmayacağının güvencesi yoktur. Bu konuda hazırlıklı kalması çıkarınadır.
İnançlı ve amaçlarına ulaşmak için bütün bir aileyi katletmekten dahi çekinmeyen PKK’nın, Kürt asıllı vatandaşlarımızın yoğun bulunduğu yerlerde yapılacak seçimlerde, onları temsil edecek belediye başkanlarını, milletvekillerini tayin edeceği aşikâr hâle gelmektedir.
Ve bunu devletten aldıkları meşruiyete dayanarak yapacaklardır. Herkesin ağzından düşürmediği demokratikleşme eşit vatandaşlıktan kast edilen budur.
Devletin bekasına karşı en tehlikeli oluşum; halkın, PKK'nın devletten daha güçlü olduğuna inanmakta oluşudur.
Bu kanıyı güçlendiren son olay 1984 ayaklanmasının yıldönümünün havai fişeklerle kutlanması karşısında hiç tepki gösterilmemesi / gösterilememesidir.
Her masum sözden hakaret anlamı çıkararak hemen dava açan savcılarımızın, bu konudaki körlük ve sağırlığı bir tıp mucizesidir.
Türkiye etnik çeşitliliğe sahip bir imparatorluğun varisidir. Ancak Cumhuriyet, kökenine bakılmadan her çağdaş devlet gibi, eşit vatandaşlık temelinde kurulmuştur. Bu ilkenin uygulanıp uygulanmadığı geçmişteki ve mevcut yönetim yapısına bakılarak kolayca doğrulanabilir.
Ancak vatandaşın da devlete sahip çıkma, toplum güvenliği ve refahı için kendi seçtiği hükümet tarafından yönetilen devlete itaat etme mecburiyeti vardır. Her devlet kendine karşı çıkanı tedip etme hakkına sahiptir.
Aynı zamanda bununla görevlidir.
Herhangi bir siyasi veya idari düzenleme, Türk vatandaşlığının benimsenmesi temelinde olabilir. Hâlbuki vatandaş çoğunluğu ben Türk'üm demeyi gerekli görmediği hâlde PKK propagandasına kapılan vatandaşlar, kendilerini, metroda bile ben Kürdüm diye bağırmaya mecbur hissetmektedirler.
Her partinin, özellikle de iktidar partilerinin küçük hesapları, Türk siyasetinin yönlendirilmesini Öcalan ve emrindeki DEM’e emanet etmiştir.
Onlar gayet açık konuşmaktadırlar. Bu sürecin bir al-ver olduğunu, silah bırakmanın kamuoyuna takdim edildiği gibi bir teslimiyet olmadığını ifade etmektedirler. Yani PKK ve devlet eşit muhataptır.
Amaç bellidir. Türkiye’yi çalmaktır. Yönetimi ele geçirilen demokratik Türkiye, diğer Kürt toplumlarını da birleştiren, İsrail’in, ABD’nin, Avrupan’nın, hatta Rusya’nın stratejik ortağı olacak bir Büyük Kürdistan Devletinin gönüllü ve müşfik ebeliğini yapacaktır.
Çerçeve kanunu bu sürecin ilk aşamasıdır.
Türkiye Cumhuriyeti'nin sonunu getirecek bu süreç önlenemez mi?
Eğer bunu istemeyen ve siyasi partilerce temsil edilmesi gereken halk iradesi, temsil imkânına kavuşursa önlenir. O da iktidar ortakları içinde dahi bu sürece karşı olanlar, muhalefet rolünü oynamakta olan siyasi partiler, gittikçe örgütlenen toplum, tek sesle yeter derse!
Biraz bilinç. Biraz öngörü, biraz cesaret!
Eski Manisa valisiydi.
"İtibardan tasarruf olmaz" diyenlere....
Yıllar önce,İzmir ile Çeşme arası seyahat eden bir minibüsü,polis kimlik kontrolü için durdurur.
Ayakta seyahat eden bir bey'in kimliğine bakan polisler dona kalır.
İçışleri Bakanlığı tarafından verilen kimlikte,"Bilecik Valisi" yazmaktadır.
İlk şaşkınlığı atlatan polisler,
-"Sayın valim sizi biz götürelim"
teklifinde bulunsalar da;
-"Teşekkür ederim. Tatildeyken, devletin aracına binmem"
yanıtını alırlar.
Görev yaptığı,Bilecik, Erzincan, Manisa illerinde sabahları makama yürüyerek giden, Ankara'ya valiler toplantısına kendi biletini alarak otobüsle giden,gazeteci Saygı Öztürk'ünde ağabeyi,emekli vali Refik Arslan Öztürk vefat etti.
Mekanın cennet olsun...
Bu mesele Türkiye’yi çok yakından ilgilendiriyor.
Suriye’deki SDG/YPG/PKK’nın adı değişebilir.
Urbası, paçavrası, peçi değişebilir.
Hukuki statüsü değişebilir.
Hatta Suriye ordusunun içine bile alınabilir.
Ama bunların hiçbiri tek başına tasfiye değildir.
Silah, kadro, komuta-kontrol, istihbarat, finans, tünel, üs ve yeniden silahlanma kapasitesi ortadan kaldırılmadan bir örgüt tasfiye edilmiş sayılmaz.
Örgütün adı değil, örgütsel kapasitesi tasfiye edilmelidir.
Analizin tamamı👇
ORADAYDIM‼️
Unutamam ...
15 Ağustos 1984
Kahpe PKK’nın "Türk varlığına" ilk kurşunu sıktığı ihanetin kanla başladığı gün! Eruh’taki ilk şehit J. Er. Süleyman Aydın’ın o masum yüzünü hiç unutmadım!
Bugün Pkk’ya taviz vermek ihanete ortak olmaktır.
#Unutmadım#15Agustos1984Eruh
Madem, ikinci Sevr’i de ilkinin yıldönümüne denk getirdiniz; keşke, oylamasını da Saltanat Şurası’nda yapsaydınız; Türk milletinin onurunu kırarken, Kurtuluş Savaşı’nı yöneten Gazi Meclis’i buna alet etmemiş olurdunuz!
Türk tarihi sizi asla unutmayacak;
Türk milleti sizi asla affetmeyecektir!
50 bin insanımızın katillerini affeden, PKK’yı meşrulaştıran ve Türkiye’yi parçalayacak ihanet yasası sonrası TBMM Genel Kurulu…
Tarih sizi affetmeyecek…
İhanetin zamanaşımı olmaz…
Özgür Özel, Atatürkçüler için bir kez daha bitmiştir.Zaten ona ilk günden " Kürtçü"diye teşhis koymuş ve hiç güvenmemiştim.
Atatürk'ü, O'nun Ulus Devlet ve milliyetçilik anlayışını ya anlamadı, ya da hiç benimsemedi
Anayasa değişikliklerine de aynı gülünç taktikle EVET diyeceği kesindir.
Kendisi ve oluşturduğu yönetimi parti adına evet diyecek, milletvekillerini serbest bırakacaktır.
Atatürkçüleri ahmak ve aptal yerine koyduğu çok açık.
Adaleti; vicdanı; mücadelemize, akan kanımıza ve gidipte dönmeyenlerimize vefayı; acımızı, sağduyuyu ve stratejik gerçekliği temsil eden ve “Hayır” diyen 87 milletvekilini selamlıyorum.
Adaleti; vicdanı; mücadelemize, akan kanımıza ve gidipte dönmeyenlerimize vefayı; acımızı, sağduyuyu ve stratejik gerçekliği temsil eden ve “Hayır” diyen 87 milletvekilini selamlıyorum.
Memleketim Kayserinin Tomarza ilçesinde vatandaş çerceve yasayı protesto etmek için atının arkasına bağladığı sarı torbada boynuna ip takılmış Teröristbaşı maketini çarşı merkezinde sürükleyerek, “şehit aileleri ve Türk milleti teröristleri sarı torbada ve boynunda iple görmek istiyor” diye protestoda bulunmuş.
Sözde milletin vekili olacakların vekâletini kötüye kullanması sonucu asıl olan vatandaş teröristin nerede olması gerektiğini göstermiş.
#Kayseri
#Tomarza
Nasıl ki 10 Ağustos 1920’yi bu Millet unutmuyorsa; 10 Ağustos 2026’yı da unutmayacaktır.
Hain bir bebek katilinin başrol oyuncusu oldugu bu hain surec; tarih yazmak degil olsa olsa tarihe hain olarak yazilmak olacaktır.
Ve bu Millet, bu oyunu bozacaktır.
Ne mutlu TÜRK’üm diyene! 🇹🇷
İşte 9000 teröristi necip Türk Milleti’nin içine saldık diye sevinen 468 kişi…
Dün TBMM’de;
Gerçek bir tespitle, asla uygulanamayacak bir yasaya “HAYIR” diyen…
Eli kanlı terör örgütünden ve elebaşından medet ummayan, menfaat dilenmeyen…
Gerçek Hakk’ı, Halk’ı ve Hak’kı temsil eden…
Gerçek millet iradesini ve vicdanını…
Adaleti, vefayı, acımızı, sağduyuyu, gerçeği ve gerçeğimizi temsil eden 87 milletvekilini saygıyla selamlıyorum.
Tarih ve “Mahşerin Sahibi” kaydetti.
Yine başladık;
Sana konser yaptırmayacağız…
Seni bitireceğiz…
Müzik dünyasından sileceğiz…
1. Ben ismimi örgütlerle, derneklerle, partilerle kazanmadım ki kaybedeyim.
2. Konser benim şahsi meselemdir. Cumhuriyet hepimizin ortak meselesidir. Tercih yapmam gerekirse Cumhuriyeti seçerim ve arkama bakmam.
3. Yaşadığım sürece de işimi yapmaya devam edeceğim. Siz istiyorsunuz diye üzerimize yağmur yağacak değil.
4. Önüne konser kemiği atarak susturduğunuz, tehditlerle kapı kulu yaptığınız, parayla terbiye ettiğiniz, medya gücüyle esir aldığınız zevatla da beni aynı kefeye koymanıza asla izin vermem.
5. Her konserden sonra söylediğim gibi;
Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti,
Yaşasın Laik Cumhuriyet,
Yaşasın Mustafa Kemal Atatürk…
Biz meseleye “Kan Akmasın Umudu” üzerinden bakarken, PKK ve ardılı bu psikolojiyi nasıl okuyor? Nasıl kullanıyor? Ne kazanıyor ve daha neler kazanmanın peşinde?
Toplumun kan akmasın özlemi, en kıymetli ortak duygularımızdan biri. Ancak tarih gösteriyor ki, PKK terör örgütü bu tür toplumsal beklentileri çatışmayı bitirmek için değil, siyasi ve stratejik hedeflerine ulaşmak için kullandı; bugün de kullanmaya çalışıyor.
Bu nedenle sorumluluğumuz; terör örgütünün sinsi siyasetine, manipülasyonlarına ve algı operasyonlarına karşı toplumu uyarmaktır.
PKK ve ardılı, silahlaştırdığı “kan akmasın” umudunu insani bir mesele olarak görmüyor; bunu terör stratejisinin en önemli manivelalarından biri olarak değerlendiriyor. Amacı; silah ve terör yoluyla elde edemediği kazanımları, jeopolitik ortamın sunduğu fırsatlar ile barış beklentisinin oluşturduğu psikolojik ve siyasi atmosferden yararlanarak elde etmektir.
Bu süreçte öncelikle kendisini meşrulaştırmaya; otorite ve Kürtlerin temsilcisi olarak kabul ettirmeye, elebaşına ve örgüt mensuplarına siyasi ve hukuki statü kazandırmaya, devleti yıpratmaya, toplumda güven ve onur bunalımı oluşturmaya, yandaşlarına sözde bir siyasi zafer ve psikolojik üstünlük sunmaya, ulusal ve uluslararası zeminde kendisini “çatışmanın tarafı” olarak kabul ettirmeye çalışıyor. Bunun yanında, resmî dil, mahallî-idari düzenlemeler veya özerklik tartışmaları gibi başlıklar üzerinden ayrışmayı derinleştirecek yeni siyasi alanlar açmayı hedefliyor.
Ve mesele sadece bunlarla da sınırlı değil. Özellikle askerî bakımdan ağır baskı altına alındığı, taarruz ruhu süreci ve Pençe Harekâtları sonrasında çözülme ve çöküş emarelerinin belirginleştiği bir dönemde, “barış” söylemi üzerinden güvenlik baskısını azaltan, zaman kazanan, yeni konumlanmalar ve yığınaklar için elverişli zemin oluşturan, siyasi ve silahlı hareket alanını farklı yöntemlerle genişletmeye çalışan bir strateji izlediği görülmelidir. Gerçek amacı, örgütsel varlığını tasfiye etmek değil; şartlara göre dönüştürerek, geliştirerek ve elverişli şartlar oluştuğunda yeniden tahkim ederek sürdürmektir.
Bölgesel jeopolitiğin sunduğu fırsatlar da bu stratejinin önemli bir unsurudur. PKK ve ardılı, yalnızca kendi hedefleri doğrultusunda değil; bölgesel güç mücadeleleri içinde kendisine alan açan aktörlerin çıkarlarıyla da örtüşen pozisyonlar üretmeye çalışmaktadır. Böylece yerel bir terör örgütü olmanın ötesinde, bölgesel jeopolitiğin kullanışlı aparatlarından biri olma niteliğini korumayı hedeflemektedir.
Suriye’de, Irak’ta ve İran’a yönelik geliştirdiği pozisyonlar bunun en açık göstergeleridir. Bugün örgütün değerlendirilmesi gereken kapasitesi yalnızca Türkiye sınırları içinde tükenmiş silahlı varlığı, siyasi ve sosyolojik maniplasyonları değil; sınır ötesinde oluşturduğu siyasi, silahlı, narkoterör, lojistik ve jeopolitik ağdır.
Burada dikkat edilmesi gereken temel hususlardan biri de şudur: Barış umudu ile stratejik taviz birbirine karıştırılmamalıdır. Silahların susması elbette herkesin arzusudur. Ancak silahların susması adına, terörün yıllardır ulaşamadığı hedeflere farklı yöntemlerle ulaşmasına ve jeopolitik bir tehdide dönüşmesine imkân sağlayabilecek adımların doğuracağı sonuçlar da aynı soğukkanlılıkla değerlendirilmelidir.
Nitekim örgüt, silah bırakacağını değil; yalnızca silahlı eylemleri durduracağını, onun da şimdilik olduğunu, bizzat elebaşları aracılığıyla ifade etmiştir. Bu ayrıntı, sürecin mahiyetini anlamak bakımından göz ardı edilmemelidir.
Dolayısıyla mesele; “kanın akmasına engel olmak” değildir. Asıl mesele; kanın sonradan oluk oluk akmasına engel olacak şekilde, barış arzusunun manipüle edilmesine, kamuoyunun vicdani beklentisinin stratejik bir baskı aracına dönüştürülmesine ve bu zeminden yeni siyasi ya da jeopolitik kazanımlar üretilmeye çalışılmasına karşı dikkatli olmaktır.
En büyük risk ise, “şimdilik silahın susması” ile “tehdidin ortadan kalkmasını” aynı şey sanmaktır.
Silah bugün susabilir; ancak Suriye’deki, Irak’taki ve İran’daki örgütsel varlık daha tehlikeli bir nitelik kazanmış, jeopolitik denklemin ayrılmaz bir parçasına dönüşmüşse; örgütün ideolojisi, stratejisi, örgütsel ağı, finans kaynakları, uluslararası narkoterör yapılanması, propaganda kapasitesi ve nihai hedefleri varlığını koruyorsa, mücadele sona ermiyor; yalnızca biçim değiştiriyor ve daha karmaşık, daha uzun soluklu, çok katmanlı ve daha tehlikeli bir safhaya evriliyor demektir.
Gerçek ve kalıcı çözüm; jeopolitik türbülansın ve dış baskıların gölgesinde yürütülen pazarlıklarla değil, söz verildiği gibi kayıtsız ve şartsız silah bırakması, bunun hiçbir siyasi tavizle ilişkilendirilmemesi, terörün Irak, Suriye, İran ve narkoterör ayakları dâhil bütün uzantılarıyla birlikte etkisiz hâle getirilmesi, milletin- 42 yıllık mücadele onurunun-vicdani ve ahlaki üstünlüğün ve hukukun üstünlüğünün korunması ve Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliği ile üniter devlet yapısının tartışma konusu yapılmaması üzerine inşa edilebilir.
Saygılarımla
Abdullah Ağar
3 Ağustos 2026
İlgili iki yayınım👇
MK TV:
https://t.co/rqlW6MikIk
Sözcü TV:
https://t.co/NUJJyN845F
Tarihe Can Alıcı Bir Not:
Türkiye’deki *“Terörsüz Türkiye Süreci”*ne dahil olanlar neye dahil olup olmadıklarını biliyorlar mı, bilmiyorum, ama…
Teröristbaşı Apo, terör örgütü PKK, PKK’nın açık ve kripto türevleri ile bu projenin hamisi ve sahibi olan küresel ve bölgesel ağlar açısından, Türkiye’deki “Terörsüz Türkiye Süreci”; uzun soluklu ve zamana yayılan sözde “Büyük Kürdistan Projesinin” son derece önemli bir safhası ve parçasıdır.
İspatları sahadadır:
//
Suriye’deki gelişmelere bakarak…
Terör örgütü PKK;
- Suriye’de yapısal bütünlüğünü,
- Silahlı terör gücünü,
- Emir-komuta zincirini,
- Kimyasını, emellerini, hedeflerini,
- Tünellerini ve tahkimatını,
- Bağlantılarını ve himaye ağını,
- Ülke aşımı hareket kabiliyetini güçlendirerek devam ettiriyor.
- Hatta Suriye devletinin unvanlarına, makamlarına, yetkilerine ve kimliğine kavuşarak idari ve özerk yapısını güçlendirmeye ve meşrulaştırmaya devam ediyor.
//
Irak’taki gelişmelere bakarak…
- Şam’daki yönetimin değiştiği Halep ve Şam savaşlarıyla birlikte, özellikle ABD ve Fransa’nın düğmeye basmasıyla Irak IKBY’deki Soran ve Behdinan-Talabani ve Barzaniler başta- Irak Kürt yönetimleri ile Suriye’deki YPG-PYD dahil PKK terör örgütüyle gelişen süreçler ve yakınlaşmalar.
- Bu yeni dönem Duhok süreçlerine dahil olan çok katmanlı, çok ülkeli temaslar, ABD’nin Irak ve Suriye’yi entegre değerlendirerek Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ı Suriye-Irak temsilcisi ataması. (Tabii Ankara Büyükelçisi olması da en önemli karine)
- Talabanilerin İran ekseninden uzaklaşıp ABD eksenine yaklaşması.
- PKK’nın özellikle Asos dağı üzerinden Doğu Süleymaniye’deki Penjwen koridorundan Halepçe çevresine genişlemesi.
- Oradan Hewreman-Kirmanşah ve İlam’a sarkması… İran’da yaşayan Kürtlerin havzasında yığınağını ve faaliyetlerini arttırması.
- PKK’nın Kandil’deki yığınak artışı.
- İran’ın Irak’ta kendisine tehdit üreten silahlı Kürt yapılara bugüne kadar Irak sahasında yaklaşık 200 saldırı düzenlemesi.
- Olası bir durumda Irak’ın kuzeyinde etki üretecek İran’a müzahir Haşdi Şabi’nin baskı altında kalması.
- Irak’ta İran etkisini kırmaya yönelik ABD çaba ve Irak-ABD anlaşmalarının PKK’ya alan açmayla ilgili olası sonuçları.
//
İran’daki gelişmelere bakarak…
- PKK ile İran muhalifi diğer silahlı Kürt grupların istihbarat, eğitim, silah, teçhizat, algı, lojistik ve himaye imkânlarının artırılması,
- Muhalif Kürt silahlı grupların İran içinde ve farklı ülkelerde eğitimi,
- Irak ve Suriye’deki PKK’nın İran’a sızması,
- ABD’nin Suriye’de eğittiği YPG/PKK’lıların Zagroslar’da İran PKK’sı PJAK-YRK’lıları eğitmesi,
- PKK’nın Zagroslar başta olmak üzere farklı bölgelerde yığınaklarını genişletmesi,
- İran Devrim Muhafızları ile PKK arasındaki çatışmalar,
- Devrim Muhafızlarının sınır bölgelerinde askeri yığınağını ve tahkimatını arttırması,
- ABD ile İsrail’in İran’ın özellikle Batı bölgelerinde silahlı Kürt yapıların akış ve sızma hatlarının önündeki unsurlarına yönelik saldırıları,
- İran-ABD/İsrail savaşının yeni fazında İran’ın sınırları içinde kontrol, irade ve otoritesini etkileyecek derinde ve derin saldırılar.
//
Özellikle ABD, İngiltere, Fransa ve İsrail’in bölgeye ilişkin tutumları, siyaset ve strateji ve etkilerindeki değişim ve gelişmeler…
//
Ve Türkiye…
- Terör üreterek Türkiye’deki emellerine ulaşamamış,
- Hareket ve eylem kabiliyeti büyük ölçüde yitirmiş,
- “Devlet kurdum”, “Kurtarılmış bölge ilan ettim” dediği bütün Irak dağlık sınır hattındaki bütün kamp, mevzi ve çok katmanlı mağara ağını ve yığınağını Türk Silahlı Kuvvetlere kaptırmış ve ağır bir çöküş yaşarken…
“Hamas’ın İsrail baskınından sonra güç-tehdit-baskı-jeopolitik entrika ve vaad kullanılarak başlatılan yeni düzen inşa sürecinde”
Gazze başta Filistin’de, Lübnan’da, “özellikle Suriye’de”, Irak ve İran’da yaşanan ve yaşanacak askerî, siyasi, jeopolitik ve diplomatik gelişmelerle eşgüdüm içinde, adeta sihirli bir değnek değmişçesine Türkiye’de başlatılan *“Terörsüz Türkiye Süreci”*nden elde etmeyi umdukları kazanımlara bakarak…
- Ki bu kazanımların başında;
- PKK türevlerinin sözde “Kök Yasa” olarak tanımladıkları Anayasal ve yasal düzenlemeler,
- Sözde idari bölgelerle ilgili başlıklar; yerel yönetimlerin yetkilerinin genişletilmesi, kayyum sisteminin tartışmaya açılması,
- Terör örgütüyle bağlantılı yapıların, teröristlerin ve teröristbaşı Apo’nun statüsüne ilişkin tartışmalar,
- Teröristlere “af” sarmalı,
- Suriye’de devlet üniforması ve makamı kazanmış örgüt mensuplarının Türk devlet yetkilileriyle temasları,
- Siyaset-STK-medya ayağıyla PKK’nın açık ve kripto türevlerinin alana çıkması,
- Ve nihayetinde Türkiye’de devlet sisteminin aşındırılması, sosyolojik kopuşun derinleştirilmesi yer alıyor.
Ve bunlara ilave… Süreçten siyasi-ekonomik-koltuk ikbali ve menfaat umanların varlığı öne çıkıyor.
//
Toplumun çok büyük bir kesimi “akan kan dursun” isterken, bunun teröristbaşı ve terör örgütüyle yürütülmesine yönelik toplumsal desteğin ancak yaklaşık %10 seviyesine düştüğü bilinmesine rağmen -ki bunların çoğu PKK’nın ve siyasi türevinin sempatizanı- bunun ısrarla devam ettirilmesi; bunun sonucunda toplumsal güvenin zedelenmesi ve millî birliğin ağır yara alma ihtimalinin ortaya çıkması.
//
O zaman tekrar yazayım:
Türkiye’deki *“Terörsüz Türkiye Süreci”*ne dahil olanlar neye dahil olup olmadıklarını biliyorlar mı, bilmiyorum, ama…
Teröristbaşı Apo, terör örgütü PKK, PKK’nın açık ve kripto türevleri ile bu projenin hamisi ve sahibi olan küresel ve bölgesel güçler açısından, Türkiye’deki “Terörsüz Türkiye Süreci”; uzun soluklu ve zamana yayılan sözde “Büyük Kürdistan Projesinin” son derece önemli bir safhası ve parçasıdır.
40 yılını bu işe gömmüş biri olarak bu benim tarihe düştüğüm nottur.
Aklımın, vicdanımın, muhakememin, şehitlere ve gazilere olan vefamın, Allah’a vereceğim hesabın, PKK tarafından aldatıldığımız 6 sözde ateşkes süreci dahil başlayan daha kanlı ve riskli süreçler başta yediğimiz kazıkların ve “kayıtsız şartsız silah bırakacaklar” diyerek başlatılan sürecin bu kanun çıkartma safhasında PKK’nın “Biz silah bırakacağız demedik; yalnızca şimdilik ve bu koşullarda silahlı eylem yapmayacağız” kıvırtması ve kurnazlığı dahil saha tecrübemin ürettiği bir not…
Yarın geri dönüşsüz bir yara alırsak kimse “Ben bunları bilmiyordum.” demesin.
//
Son söz…
Önce iyi niyetli olanlar için…
Cehennemin yolu iyi niyet taşlarıyla döşelidir.
Hele ki söz konusu PKK, Apo, FETÖ, dini ve dindarı istismar eden yapılar ve radikaller olunca…
Çünkü onlar da kimin eli kimin cebinde belli değildir.
Şimdi uyuyanlar için bir benzetmeyle meramımızı anlatmaya çalışalım:
Denir ki; “Fareler burnunuzu yerken bir salgı salgılarlar. Burnunuzun yendiğinin farkına varmazsınız.”
Kıssadan hisse bu ya… Bir de uyanmışsınız ki, bakmışsınız ki burnunuz yok!
Bir de uyanık, ne yaptığını çok iyi bilenler var:
Onları da Allah’ın gazabına havale ediyorum.
//
Ve son bir soru?
Daha önceki sözde çözüm sürecinde İngiltere ve ABD’nin pozisyonları; coğrafyadaki diziliş, konjonktür, aktörlerin duruşu farklıydı.
Şimdi İsrail’in de güçlü dahil; hatta dosya sahibi olduğu süreçte özellikle ABD -İsrail- ve İngiltere’nin -ittifak-eşgüdüm-iş birliği ve rekabetleri dahil- ne için ve nasıl pozisyon aldıklarının farkında mıyız?
Saygılarımla
Abdullah Ağar
27 Temmuz 2026
Babamız Prof. Dr. Hilmi Demir’in vefatının ardından acımızı paylaşmak yerine ideolojik hesaplaşma peşine düşen şer odaklarını ibretle takip ediyoruz.
Hilmi Demir Türk milliyetçisiydi. Bunu hayatı boyunca her fırsatta açıkça söyledi, yazdı ve savundu. Türk milletine, Türk devletine ve Türk milliyetçiliğine bağlılığı onun için saklanacak mahcup olunacak veya izah edilecek bir kusur değil şerefli bir duruştur.
Bunu hiçbir zaman gizlemedi, hiçbir zaman inkar etmedi, hiçbir zaman bundan geri adım atmadı. Türk milliyetçiliği bizim için de bir itham değil şereftir. Türk milletini sevmek şereftir. Türk devletinin yanında durmak şereftir. Bu vatanın birliğini savunmak şereftir. Teröre, FETÖ’ye, radikal Selefiliğe ve Türk milletini hedef alan her türlü sapkın yapıya karşı mücadele etmek şereftir. Babamız da ömrü boyunca bu şerefi taşıdı.
Bugün onun ardından bir takım yazılar kaleme alanlar aslında Hilmi Demir’e değil Türk milliyetçiliğine, Türk milletine ve onun savunduğu değerlere saldırmaktadır. Çünkü onları rahatsız eden hakikatin kendisidir.
Bugün birkaç karanlık hesabın veya şer odağının yazdıkları ne bu gerçeği değiştirebilir ne de onun bıraktığı tertemiz mirasa gölge düşürebilir. Aksine yazdıkları her satır kendi karanlık sicillerinde kaybolup gidecektir.
Hilmi Demir’in ömrü, eserleri, öğrencileri ve verdiği mücadele ortadadır. Onun kim olduğunu karanlık köşelerde yazı kaleme alanlar değil, milleti ve tarihi tayin etmiştir.
Hilmi Demir’in ömrü boyunca yürüttüğü fikri mücadele onun vefatıyla sona ermemiştir. Bu mücadele her türlü radikal Selefi anlayışa, FETÖ’ye ve diğer şer odaklarına karşı aynı kararlılıkla devam edecektir.
Biz acımızı vakar içinde yaşıyoruz. Ancak hiç kimse bu vakarı zafiyet suskunluğumuzu da sahipsizlik sanmasın. Babamızın aziz hatırasına yöneltilen her iftiranın, her çarpıtmanın ve her alçakça saldırının karşısında duracağız.
Şunu da açıkça tekrar ilan ediyoruz.
Hilmi Demir Türk milliyetçisiydi.
Biz de Türk milliyetçisiyiz.
Bundan ne utanırız ne geri dururuz ne de kimseye hesap veririz.
Babamızın adı, Türk milletine adanmış ömrü ve tertemiz mirasıyla yaşamaya devam edecektir. Ona saldıran şer odakları ise yalnızca kendi çürümüş karanlıklarıyla hatırlanacaktır. Ruhu şad, mekânı cennet olsun.