"إن قداسة الخصوصية كانت مماثلة لقداسة ما هو خفي وسري، ومماثلة خاصة لقداسة الولادة والموت، وبداية ونهاية الفانين الذين مثل كل الكائنات الحية، يخرجون من الظلمات ويعودون إلى ظلمات العالم الجوفي."
حنة آرنت
Polonyalı ressam Alexandre Orlowsky'nin 1819 senesinde çizdiği "Zırhlı Kürt süvarisi" çizimini dijital olarak yeniden uyarladık.
Her detayıyla muazzam.
هذه أول طبعة المانية لأعمال دوستويفسكي وقد اقتناها الاديب السويسري هِرمان هِسه وعندما صدرت ترجمة جديدة لدوستويفسكي كتب هِسه عنها في جريدة زيوريخ بأنه لم يقرأها بعد ليصدر حكمه عنها ولكن اعجبته مجلداتها لأنها أخف وزناً وحجماً من التي يملكها.
Napoleon did an insane amount of reading when exiled on the island of St. Helena.
He brought 588 volumes from France, and his captors sent him another 1,200 paperbacks.
What did he read? His librarian wrote:
"The Emperor was infinitely fond of reading. The Greek and Roman historians were often in his hands, especially Plutarch. He could appreciate this excellent author more than anyone else. Therefore The Lives of Illustrious Men always appeared on the shelves of his campaign libraries. He often read Rollin. The history of the middle ages, modern history, and particular histories occupied him only casually. The only religious book which he had was the Bible. He liked to read over in it the chapters which he had heard read in the ruins of the ancient cities of Syria. They painted for him the customs of those countries and the patriarchal life of the desert. It was, he said, a faithful picture of what he had seen with his own eyes. Every time that he read Homer it was with a new admiration. No one, in his view, had known what was truly beautiful and great better than this author; consequently he often took him up again and read him from the first page to the last. The drama had great charms for the Emperor. Corneille, Racine, Voltaire, often had one or two acts of their pieces read aloud. He preferred Corneille to the others, in spite of his imperfections; he always chose what was as lofty as he himself, Napoleon. Sometimes he would ask for some comedy which he had seen played, and from time to time a piece of poetry, for instance, ‘Vert-Vert’ [by Gresset]. He also took pleasure in reading some parts of Voltaire’s Essai sur les moeurs et l’esprit des nations, as well as some articles from the Dictionnaire Philosophique of the same author. Novels helped him to relax and broke the seriousness of his habitual occupations. Gil Blas, Don Quixote and a small number of others would be read by him. Those of Mesdames de Staël, Genlis, Cottin, Souza, etc. he read over sometimes, but the novels which he could not bear were those of Pigault Lebrun. He could not endure this author, although he had almost all his works; he never thought of asking for a volume of them, and would have refused one if it had been offered to him. He had nearly always under his eyes all the works relative to the military art and the campaigns of the great captains. One author, Polybius, which he had desired for a long time, he received only during his last days, when he had almost given up work. It was only by chance that he took up a scientific work; books of this sort were only occasional."
" أنتم تريدون تسليم الحق والحقيقة إلى قرار غالبية الأصوات وتمريرهما عبر حق التصويت العام. إنه الكفر بعينه، إنه الشرك الموجود في أساس الأيديولوجيا الديمقراطية."
نيقولاي بردياييف في رسالته للأشتراكيين الروس
" الاشتراكية هي ترتيب شؤون الإنسان على الأرض من دون الله وضد الله وكان دوستويفسكي يدرك هذا الأمر ويتنبأ به. الاشتراكية هي إقامة برج بابل."
نيقولاي بردياييف
" كانت عظمة الإنسان الحقيقية، في عرف اليونان من قبل أفلاطون على الأقل : تكمن في أعماله وأقواله، وتتمثل في شخص أخيل فاعل الأعمال العظيمة، وناطق الكلمات العظيمة. أكثر ما تمثل في الصانع والعامل، وحتى الشاعر والكاتب. "
حنة آرنت
الوزير السوري الأسبق المنشق عن نظام الأسد، أسعد مصطفى، كشف المستور بوضوح وتحدث بإنصاف عن الظلم الذي تعرض له الشعب الكوردي في سوريا، موضحاً أن المخطط كان يستهدف القضاء على الوجود والهوية الكردية ، إذ كان الهدف في البداية إقامة حزام مع إسرائيل، لكنهم حوّلوا المشروع شمالًا وأقاموا حزاماً عربيًا في المناطق الكردية، مع تغيير أسماء القرى الكردية إلى أسماء عربية في محاولة لطمس الهوية والتاريخ.
Ne yapmalıyız?
Bugün Kuzey’de birçok Kürt kendine şu soruyu soruyor: Ne yapmalıyız?
Bu soru, duygusal bir refleksin değil, tarihsel ve siyasal bir zorunluluğun ürünüdür.
Rojava’da yaşananlar tesadüf değildir. Kürtlerin yerinden edilmesi, başlarının kesilmesi, kadınların pazarlık nesnesi hâline getirilmesi; DAİŞ ve Colani gibi yapılarla birlikte hareket eden Türk devletinin uzun vadeli ve sistematik bir stratejisinin sonucudur. Bu, yıllardır adım adım örülen bir kolonyal şiddet projesidir.
Ancak en geç Aralık 2024’ten bu yana, bu saldırı sürecinin yeni bir boyut kazandığını görüyoruz. Askerî ve paramiliter şiddet, artık Kürt meselesinin siyasal olarak tasfiye edilmesini meşrulaştıran bir iç süreçle tamamlanmaktadır. Bu iç sürecin merkezinde Abdullah Öcalan ve DEM Parti da bulunmaktadır.
Türk devleti, Öcalan ve DEM Parti aracılığıyla Kürt meselesini yok etmeye dönük kampanyasını bir “barış süreci” olarak sunmuş; aynı anda Kürtlüğü açık biçimde terörle özdeşleştirilmiştir. Türkiye’nin “terörü bitirme süreci” denen şey, Öcalan ve DEM Parti çevreleri tarafından Kürtlere “barış süreci” olarak pazarlanmıştır. Oysa bu süreç, barışın değil; Kürt meselesinin siyasal, epistemolojik ve kavramsal düzeyde terörle özdeşleştirdiği performatif bir süreçtir. Buna hepimiz tanıklık ettik.
Eğer DEM Parti bu sürecin parçası olmasaydı; eğer İmralı merkezli söylemler, DEM Parti’nin İmralı’ya geliş gidişleriyle bu denli yoğun biçimde dolaşıma sokulmasaydı; Türk devletinin Rojava’daki işgal ve imha siyaseti için bu kadar geniş bir propaganda zemini üretmesi çok daha zor olurdu. Ancak Öcalan’ın söylemleri aracılığıyla Rojava sürekli olarak İsrail’le ilişkilendirildi; Türkiye’nin Suriye’de kurduğu islamci-Arabçi terör düzeni karşısında Kürtlerin varoluşsal mücadelesi sistematik biçimde önemsizleştirildi. Bugün Türk devletinin Rojava Kürtlerine, özellikle YPG’ye yönelttiği neredeyse tüm söylemlerin, Öcalan’ın ifadelerinde önceden dolaşıma sokulduğunu görmek mümkündür.
Rojava’daki Kürt yapısının “İsrail’in uzantısı” ya da bir tür “Haşdi Şabi” olduğu iddiası, Öcalan’ın açıklamaları ve İmralı görüşmeleri eşliğinde, Türkçü fașizimin “iç cephesini güçlendirme” gerekçesiyle Kürt kamuoyuna dayatıldı. Bu süreçte Kürtler, yersiz ve yapay biçimde İslamcı–Türkçü bir cepheye eklemlenmeye zorlandı. Aynı anda hem Rojava şeytanlaştırıldı, hem de DEM Parti eliyle, Türk devletiyle “barış” adı altında Kürtlerin “terörü bitirme sürecinin” yürütüldüğü söylemi dolaşıma sokuldu. Bunun DEM Parti içindeki herkes tarafından bilinçli biçimde yapıldığını iddia etmiyorum; ancak partide hâkim olan Apocu ve Türkçü siyasal akıl, yapının tamamını bu yönde hareket etmeye zorlamaktadır.
Bu bağlamda, bugün Kürtlerin önünde üç açık, ertelenemez ve birbirine bağlı siyasal görev bulunmaktadır:
Birincisi: Rojava ile maksimum ve koşulsuz dayanışma.
Rojava’nın savunulması bir tercih değil, varoluşsal bir zorunluluktur. Türk–Arap milliyetçi İslamcılığının Rojava’da yürüttüğü siyaset, yalnızca askerî değil; kolonyal ve soykırımsal bir projedir. Kürt siyasetinin ölçütü, Rojava karşısında nerede durduğu ile belirlenir.
İkincisi: DEM Parti’nin “terörü bitirme süreci”ni “barış süreci” olarak sunma rolüne zorla son verilmesi.
Bu çerçeve, Kürt meselesini siyasal bir hak ve adalet sorunu olmaktan çıkarıp bir güvenlik meselesine indirgemektedir. Kürtlüğün her gün “barış” adı altında terörle özdeşleştirilmesine karşı açık ve net bir siyasal kopuş zorunludur. DEM Parti bu sürecin parçası olduğu sürece, barıştan değil; siyasal ve epistemolojik tasfiyeden söz edilebilir.
Üçüncüsü ve en kritik olanı: DEM Parti’nin Apocu–Türkiyeleşmeci çizgiden kopmaya zorlanması ya da yerini gerçek bir Kürt partisine bırakması.
Bugünkü Türkiyeleştirici DEM çizgisi, Öcalan’ın Kürtlerin millet olmadığı; Kürtlerin kolektif, tarihsel ve siyasal bir hak öznesi sayılamayacağı yönündeki tezine dayanmaktadır (Öcalan, Demokratik Konfederalizm, 2015, s. 39–40). Bu yaklaşım, Kürt meselesini Türk devletinin mevcut asimilasyon yapısı içinde çözülebilecek bir “yönetişim sorunu”na indirger. Bu nedenle DEM Parti Kürtlüğü Kürtler eliyle aşındıran bir siyasal aygıt hâline gelmiştir.
Bu projenin nihai hedefi açıktır: Kürtlerin Kürtlükten vazgeçmesi, Kürt meselesini terk etmesi ve Öcalan’ın savunduğu biçimiyle—Türk devletinin tarihsel, siyasal, kültürel ve ekonomik asimilasyon yapısına dokunmadan, yalnızca kaba kuvvete dayalı asimilasyondan daha “yumuşak” olarak sunulan—“gönüllü asimilasyon” sürecine razı olmasıdır (Öcalan, Demokratik Konfederalizm, 2015, s. 39). Kürtler buna karşı çıkmadıkları ölçüde yalnızca sessiz kalmış olmayacak; kendi Türkleştirilmelerine rıza göstermiş olacaklardır.
Rojava’yı savunmak hayati bir görevdir.
Ancak Kürtleri Apocu siyasetin epistemolojik ve siyasal tutsaklığından, aynı zamanda Kürt siyaseti kılıfına bürünen tüm Türkleştirici aparatlardan kurtarmak, Kürt varlığını uzun vadede savunmanın ön koşuludur.
Türk devletinin Kürtleri Kürtsüzleştirme projesiyle, bu projenin Kürt bedenindeki taşıyıcılarıyla hesaplaşmadan mücadele edilemez.