Kötüler; hep haklıdırlar ve herşeyin hakları olduğunu düşünen kibirlilerdir... iyiler mi? Çözüm üretmeye odaklı her daim affedicidirler....
Bilindik...
Tarihte yaşanmış acı olaylar, zaman zaman büyük-gruplarda sanki olay bugün yaşanmış gibi büyük ve derin duygulara yol açabilir. Geçmişle şimdi arasındaki uzun zaman dilimi bir anda ortadan kalkar; geçmiş, şimdi haline gelir. Toplumsal psikolojide geçerli olan bu duruma Vamık Volkan, “zaman çökmesi” adını vermiştir. Zaman çökmesinde, olay sanki dün yaşanmış, zaman geçmişten gelip “şimdi”nin üzerine çökmüş gibi, toplum içinde çok canlı duyguların yaşanmasına neden olur. Bundan sonra gruptaki bireylerin toplumsal kimlikleri daha da canlanır, grubu simgeleyen semboller ve lidere bağlılık önem kazanır. Grup, güncel olayları geçmişin gölgesinde algılar. Dolayısıyla gerçeği olduğu gibi görebilme yetisini kaybeder.
TAMAMI @kritik_bakis için yazdığımız “Topluluklar Nasıl Fanatik Hale Geliyor?” Yazısında. https://t.co/SpLzva2q34…
Rahmetli Alev Alatlı, “Liyakat sorunu çözüldüğünde Türkiye şahlanır” diyor ve şöyle devam ediyor: “Bir kere, eğitimden adli sisteme, imardan enerjiye, tarımdan basına hemen her alanda gözlemlediğimiz o müthiş savurganlığın sonu gelir. Zor kazanılmış birikimlerimizi rasyonel yatırımlara dönüştürme imkânı doğar.
Zaman yönetimi mümkün olur. Bir günlük işi bir aya yayıp sürüncemede bırakmaz, ödenekleri çarçur etmez, bütçeleri delmeyiz. Gözaltı süreleri kısalır. Mahkemeler daha hızlı karar alır. Çocuklar hangi sınava gireceklerini bilir. Tesisatçı gideri yanlış yere bağlamaz. Elektrikçi kabloyu izole eder, yangın çıkartmaz. Caddeler, en ufak bir serpintide göle dönmez. Dünyayı doğru okur, doğru yorumlar, kim dost, kim düşman doğru kestirirsek olası FETÖ’lere hazırlıksız yakalanmayız. Hepsinden önemlisi, liyakat noksanının suçunu birbirimize atmaz, birbirimizi haksız kazançla, ihanetle suçlamaktansa meselelerin kök nedenlerine inme alışkanlığı kazanırız. Siyaset bile rasyonelleşir. Bizi kahreden olumsuzlukların ezici çoğunluğu, aktörlerin ehil olmamalarından kaynaklanıyor, ahlaksızlıklarından değil. Hâsılı, liyakat meselesini çözer, emaneti ehline bırakmayı ilke edinirsek, etnik veya sınıfsal veya ideolojik kutuplaşma kaygıları yok olur, Türkiye 21. yüzyılda uçar!” Rahmet olsun düşünürümüz Alev Alatlı’ya…
Siyasete, akademiye, bürokrasiye ve din hizmetlerine servet yapmak, servetine servet katmak için giren ve hatta işlerini aynı zamanda bu amaç için kullanan kişiler, sizi insan olarak değil haşerat olarak görüyor millet, haberiniz olsun!…
“Enayi” diye geleneksel zamanlarda, bencil, kendini beğenmiş kimselere deniyordu (Evliya Çelebi, “Seyahatname”, 1680) şimdi bencil olmayanlar��, fırsatçılık yapmayanları böyle çağırıyoruz. Eskiden de kimse “enayi” olmak istemezdi ama ayıp olduğu içindi, günah olduğu içindi bu talep. Şimdi yine kimse “enayi” olmak istemiyor ama bu sefer ayıptan, günahtan biz de pay kapalım, geri kalmayalım diye!…
HEM DOKTORA YAP;
HEM ARAŞTIRMA GÖREVLİSİ OL
YÖK 3 yılda 3 bin araştırmacı yetiştirecek.
Türkiye Stratejik Teknoloji İnsan Kaynağı Programı Sınavına başvurular 28 Eylül pazartesi sona erecek.
Kazanan gençler hem doktora yapacak, hem araştırma görevlisi olacak.
🔹 Bilişim Teknolojileri
🔹 Donanım ve Bilgisayar Sistemleri
🔹 Siber Güvenlik
🔹 Yapay Zekâ ve Akıllı Sistemler
DİNDAR GÖRÜNTÜ, SAĞLAM KİŞİLİĞİ GARANTİ ETMEZ!
Bugün dünyada bu kadar hırs ve haset, tamahkârlık ve açgözlülükten bahsediyorsak, mağdurların sessizliğini, dayanışma ve merhametten ümidin kesilmesini gündeme getiriyorsak vicdansızlık, tüm dünyada epeyce yayıldığından… Böyle bir dünyada ahlakın kazanmasını istiyorsak, görüntüye bakarak değil kişilikteki vicdani gelişimi gösteren hakiki izleri takip ederek yürümek zorundayız. Kişilikteki vicdani gelişimin hakiki izleri, bizim dışımızdakilere duyulan sevgi ve merhametten, insan kardeşlerimiz için duyduğumuz endişeden başkası değildir. Biz sevgi ve merhametin izinden gidip başkalarını da en az kendimiz kadar koruyup kollayabilirsek, yani vicdanı hâkim kılabilirsek, ülkemiz o denli esenlik yurdu olacak, dünyadaki mazlumlar da bize doğru koşacaktır.
Bir nitel araştırmanın gücü nerede başlar?
İyi bir yöntemden önce, iyi bir araştırma sorusunda.
“Ne olduğunu” değil,
“nasıl deneyimlendiğini”,
“nasıl anlamlandırıldığını”
ve “hangi bağlamda ortaya çıktığını” sormak…
Nitel araştırmanın başlangıç noktasıdır.
#NitelAraştırma#nsb
Google, Google DeepMind ve MIT FutureTech'in yeni raporu çarpıcı bir tablo çiziyor. 637 bilim insanıyla anket, 15 milyon Gemini konuşması ve 2600'den fazla model incelenmiş.
Yüzde 44'ü darboğazın artık deneye ve veri toplamaya kaydığını söylüyor.
Yüzde 41'i test edilmeyi bekleyen hipotez yığınının büyüdüğünü belirtiyor.
En çarpıcı rakam şu.
Zaman kazananların yüzde 89'u kazandığı zamanın önemli bir bölümünü çıktıyı kontrol etmeye harcıyor.
Yapay zekâ, üniversitede yalnızca ödevleri değil, öğrenmenin kendisini değiştiriyor.
MIT’nin yeni raporu önemli bir uyarı yapıyor. Yapay zekâ öğrenciyi hızlandırabilir, ama düşünme çabasını, akranlarla öğrenmeyi ve öğretmenle kurulan bağı da zayıflatabilir.
Raporun önerisi yasaklamak değil. Amaç, yapay zekâyı insanın yerine koymak değil, öğrenmeyi güçlendirecek biçimde kullanmak.
Belki de asıl soru şu. Doğru cevaba en hızlı nasıl ulaşırız değil, öğrencilerin gerçekten nasıl düşünebildiğini, üretebildiğini ve birlikte çalışabildiğini nasıl koruruz?
Kaynak: https://t.co/zSRbmFm5K5
Sosyal Medyada 1980'ler Akımı
1980'ler bir tarafıyla sosyal medyanın son modası.
Yapay zekâ, insanları 1980'lerin o abartılı kıyafetleri ve saç modelleriyle bugünkü yüzlerine giydiriyor, ortaya eğlenceli fotoğraflar çıkıyor.
İnsanlar bu görüntüleri paylaşıyor, beğeni topluyor, ilgi çekiyor.
Postmodern çağın "Görünüyorum, öyleyse varım" kültürünün yeni bir versiyonu bu.
Peki gerçekten 1980'leri özleyen var mı. Emin değilim.
Belki yaşı ellinin üzerinde küçük bir kesim gerçekten o yılları özlüyordur.
Ama bu fotoğrafları en çok paylaşanlar, 1980'leri hatırlayamayacak kadar genç. İşte asıl merak uyandıran nokta bu. Yaşamadıkları bir dönemi nasıl özlüyorlar.
1980'ler bugünkü gibi dijitalleşmenin, enformasyon bombardımanının, belirsizliğin kol gezdiği yıllar değildi.
Bir yanıyla görece sakindi. Ama diğer yanıyla askeri darbe bütün siyasi grupları bir buldozer gibi ezip geçmişti. Binlerce kişi hapse atıldı. O yılların işkence hikâyelerini hâlâ okuyoruz.
1980'ler aynı zamanda Türkiye'nin kapalı bir ekonomiden çıkıp dünyaya açılmaya çalıştığı yıllardı da.
Yani nostaljinin süslediği bu dönem, aslında hem sakinliği hem şiddeti bir arada taşıyordu.
Algoritmalar herhalde bu abartılı kıyafetleri sevdi ve pazarlanabilir buldu.
Ama asıl merak edilmesi gereken algoritmanın neyi sevdiği değil, bizim buna neden bu kadar hazır olduğumuz.
Geçmişe özlem büyük ölçüde insanların iç dünyasıyla ilgili.
Risk, belirsizlik ve geleceğe dair karamsarlık arttığında insanlar geçmişe sığınma yoluna gidebiliyor.
İlginç olan şu, bu özlem kişinin bizzat yaşadığı bir döneme değil, medya ve popüler kültür aracılığıyla tanıdığı, hiç deneyimlemediği bir döneme de yönelebiliyor.
İçinde yaşadığımız çağın en belirgin özelliği güvencesizleşme.
Küreselleşme ve dijital dönüşüm insanları birbirine bağladı, etkileşimi artırdı. Ama aynı zamanda riski, belirsizliği ve güvencesizliği de küreselleştirdi. Bugünün huzursuzluğunun kaynağı büyük ölçüde burada.
Elbette belirli bir yaştan sonra insanlar gençlik yıllarını özler, bu yeni bir şey değil.
Tarih boyunca yetişkinlerin gençliğine duyduğu özlemi hep duymuşuzdur. Ama bu akım bireysel özlemin ötesinde bir şey anlatıyor.
Yaşadığımız dönüşüm birçok insanda köklerinden kopma ve sarsılma kaygısı yaratıyor. Belki de özlenen 1980'ler değil, ayakların yere sağlam bastığı hissi.
Son bir söz. 1980'lerde yaygın bir duvar yazısı edebiyatı vardı. Tuvalet kapılarının arkasına, okul sıralarına, bazı kamusal duvarlara sürekli birileri bir şeyler karalardı.
Genç bir doktora öğrencisi olarak bu yazıları toplardım; bir gün oradan yola çıkıp toplumdaki değişim üzerine bir şeyler yazmayı düşünürdüm.
Sonra bir sıra üzerinde şunu okudum, "Sen buraya anlamsız şeyler yaz, başkaları derin anlamlar çıkarsın."
O gün duvar yazılarını toplamayı bıraktım.
Bu yazı da öyle bir şey mi, zaman gösterecek
Not: Bu yazı bir gazetenin sosyal medyada 1980'ler akımı konusunda sorduğu sorulara ceap olarak yazıldı.
Nörobilimci Robert M. Sapolsky neden yoksulların zenginlere karşı devrim yapmayacağını şöyle açıklıyor:
“Şok verildikten sonra bir başka fareyi ısırabilen fareler daha az stres tepkisi veriyor. Aynı şekilde babunlarda da eğer alt hiyerarşik sıralardaysan glikokortikoid salımını azaltmanın iyi yollarından biri hiyerarşideki daha düşük kişilere saldırganlığı yansıtmaktır. Burada da benzer bir şey oluyor. Muhafazakârların klasik sınıf savaşı kâbusunun, yani yoksulların ayaklanıp zenginleri katledeceği kurgusunun aksine eşitsizlik şiddeti körüklediğinde genellikle yoksullar yine yoksullara saldırıyor.”
Türkiye'de haber takibi on yılda tersine döndü.
Gazete artık kenarda kaldı. 2015'te okurun yarısı gazeteye bakıyordu, şimdi sadece yüzde 16'sı bakıyor.
TV direniyor ama eski gücü yok. Yüzde 75'ten yüzde 56'ya indi.
Asıl çarpıcı olan sosyal medya. 2022'de zirve yaptı, sonra hızla geriledi. Şimdi yüzde 46'da.
Buna karşılık "herhangi bir çevrimiçi kaynak" hâlâ zirvede, yüzde 72.
Yani insanlar çevrimiçiden kopmuyor, sosyal medyadan kopuyor.
Bu tablo klasik medyanın ölümünden çok, dijital haberin platform içinde yer değiştirmesini gösteriyor.
Pazarlandığı gibi OpenAI Astra bir (erken) Genel Yapay Zeka sayılır mı bilmiyorum.
Ancak bir akademisyeni en çok ilgilendiren Humanity's Last Exam skorunda Claude Opus 5'in düzeyine gelmiş görünüyor.
Bu güzel bir haber.
Hayırlı olsun.
Modern yorgunluğun önemli kaynaklarından biri, malumat fazlalığı.
Telefon, e-posta, sosyal medya, haberler, mesajlar, bildirimler ve sonsuz seçenekler zihne sürekli “bir şeyi kaçırıyor olabilirsin” mesajı veriyor.
Acil çözüm hangi bilginin zihnimizde yer almayı hak ettiğini seçmektir.
Her şeyi bilmek zorunda değiliz.
Her haberi okumak zorunda değiliz.
Her tartışmaya dahil olmak zorunda değiliz.
Her seçeneği değerlendirmek zorunda değiliz.
Zihinlerimizi ıvır zıvır çöplüğü olmaktan, hayatlarımızı pürtelaş yaşamaktan kurtarmalıyız.
Her verimlilik artışı emek lehine değildir.
Aynı teknoloji üretimi hızlandırabilir; ama bunun kazancı çalışanlara gitmeyebilir.
Acemoğlu, Autor ve Johnson’ın çerçevesi teknolojileri beş tipe ayırıyor:
1. Emeği güçlendiren teknoloji:
Çalışan aynı işi daha hızlı ve etkili yapar. İnsan uzmanlığı hâlâ gereklidir; fakat verimlilik kazancının ücretlere mi yoksa fiyat düşüşüne mi yansıyacağı belirsizdir.
2. Sermayeyi güçlendiren teknoloji:
Makineler, yazılımlar ve süreçler daha ucuz/hızlı hâle gelir. Çıktı artabilir; ancak bu, emeğin üretimdeki payını otomatik olarak büyütmez.
3. Otomasyon:
İnsanların yaptığı görevler makineye veya algoritmaya devredilir. Verimlilik artsa bile, insan uzmanlığı gereksizleşebilir; emeğin millî gelirden aldığı pay düşebilir.
4. Yeni görev yaratan teknoloji:
En kritik kategori bu. Teknoloji, insanların yapacağı yeni işler ve yeni uzmanlık alanları doğurur. Emeğin payını ve insan becerilerinin değerini artırdığı için açık ara en “emek yanlısı” teknoloji türüdür.
5. Uzmanlığı yaygınlaştıran teknoloji:
Daha önce yalnızca uzmanların yaptığı işleri daha geniş bir grubun yapabilmesini sağlar. Erişimi artırır; ama yerleşik uzmanlığın değerini aşındırma riski taşır.
Kısacas��:
Mesele “Yapay Zeka (YZ) var mı?” değildir.
Mesele, YZ'nin insanın yerini mi aldığı, yoksa insanın yapabileceklerini mi genişlettiğidir.
Özetle verimlilik artışı toplumsal olarak nötr değildir.
Asıl soru “YZ'nin yatırımı hangi görevleri ortadan kaldırıyor, hangi insan uzmanlıklarını değerli hâle getiriyor ve kazancı kim paylaşıyor?” olmalıdır.
🎥 https://t.co/Jsb77doobQ
17 Ağustos 1999 Marmara Depremi’nin 27. yılında, depremi yalnızca fiziksel değil, toplumsal boyutlarıyla da düşünelim.
29 Kasım 2023 tarihli bu içerikte Prof. Dr. Veysel Bozkurt ile 6 Şubat depremlerinin toplumsal etkileri, afet kültürü, dayanışma, eğitim, gö�� ve deprem sonrası yaşanan toplumsal sorunlar ele alınıyor.
Geçmişten öğrenmek, geleceğe hazırlanmanın ilk adımıdır.
🌿 Doğa ve Deprem Bilimi Topluluğu
🎥 https://t.co/Jsb77doobQ @vbozkurt55
#17Ağustos #MarmaraDepremi #DepremFarkındalığı #AfetKültürü #DepremSosyolojisi
Akademisyenler için iki psikolojik sağlık testi:
— Bir meslektaşınız iyi bir yayın yaptığında gerçekten sevinebiliyor musunuz?
— Genç bir akademisyen sizden daha başarılı olduğunda ona destek olabiliyor musunuz?
Cevaplar “evet” ise akademik bünyeniz hâlâ sağlam ✅✅