Buradayız, gitmiyoruz. Biz kazanacağız!
Direnişimizin 17. gününde Genel Başkanımız Gökay Çakır ve Örgütlenme Uzmanımız Başaran Aksu tutuklama talebiyle Sulh Ceza Hakimliğine sevk edildi.
Yoldaşlarımızı yalnız bırakmayacağız. Gökay Çakır’ı da Başaran Aksu’yu da mutlaka alacağız.
Halkımızı bu sınıf kavgasında taraf olmaya, madencinin yanında saf tutmaya Ankara adliyesine çağırıyoruz.
Çocuklarımıza da, yoldaşlarımıza da sözümüz var. Biz kazanacağız!
#MadenciMutlakaKazanacak
🇹🇷 The European Court of Human Rights has delivered a landmark judgment in the case of Osman #Kavala, unlawfully detained in #Türkiye since 2017. For nearly nine years, he has been deprived of his fundamental rights, while his aggravated life sentence has been found to violate the European Convention on Human Rights.
Senior figures within President #Erdoğan’s government are now openly questioning Türkiye’s commitment to the Convention and even its relationship with the Strasbourg Court.
Europe must respond with clarity and firmness. Membership of the European legal order comes with obligations: judgments must be implemented, including when governments disagree with them. The rule of law is not optional, nor can fundamental rights depend on political convenience. Respect for independent courts is what distinguishes a society governed by law from one governed by arbitrary power.
✍️ Eski AİHM yargıcı Rıza Türmen yazdı:
🔴 AİHM’in Osman Kavala (2) kararı ne diyor?
📌 Türkiye’nin kararı uygulamak için yapması gereken şudur: Önce 3 ay içinde 70 bin Euro manevi tazminat ödemelidir. Ödemezse Avrupa Merkez Bankası’nın faizi biner. Ondan sonra Osman Kavala’yı serbest bırakmalıdır. Bu bir Türk mahkemesinin kararıyla gerçekleşebilir.
📌 AİHM, Türk mahkemesinin yerine geçerek tahliye kararı veremez. O nedenle CMK’nın tanıdığı olanaktan yararlanarak Osman Kavala yeniden yargılanmalı ve beraat etmelidir. Yeniden yargılama, yargıcın isteğine uygun değil; AİHM kararına uygun bir sonuç vermelidir
https://t.co/6BwIh2zswG
@RizaTurmen
Gökçek’ten Yavaş’a Süregelen Rant Yolu Israrından Vazgeçin!
- ODTÜ Mezunlar Derneği
- ŞPO Ankara Şubesi
- ODTÜ Öğrencileri
Basın açıklamasının tam hali:
Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni 1950 yılında imzaladı (Adnan Menderes, DP iktidarı). Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) bireysel başvuru hakkını 1987'de kabul etti (Turgut Özal iktidarı). AİHM'in zorunlu yargı yetkisini 1990'da kabul etti (ANAP iktidarı, Özal Cumhurbaşkanı). Anayasa'nın 90.Maddesinin 4.fıkrası 2004'te değişti (Tayyip Erdoğan, Ak Parti iktidarı).
Buna göre, "Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 7/5/2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır."
Dolayısıyla, AİHM Büyük Dairesi'nin dünkü Osman Kavala kararına itiraz edilemez ve buna uymak ve uygulamak, Anayasa yükümlülüğüdür. Aksi Anayasa'yı ihlal demektir.
Külliye'de hukukla ilişkisi kesilmiş kişinin kişisel hezeyanlarının hiçbir hükmü yoktur.
AİHM Büyük Daire kararı ile aslında Gezi davası hükümleri de iptal olmuştur ve Osman Kavala'nın yanısıra tüm Gezi tutuklularının (Çiğdem Mater, Mine Özerden, Can Atalay, Tayfun Kahraman) serbest kalması gerekiyor.
Türkiye'nin kamu otoritesi için yapacağı ve yapması zaten gerekli tek şey şu: Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 90/4 maddesini yerine getirmek. Anayasa'yı ihlal etmemek. Anayasa'ya uymak.
İHAM, Osman Kavala/Türkiye hakkında verdiği ihlal kararında, başvurum üzerine verilen dokuz yıl süren inceleme sonucunda, 09.03.2021 tarih ve 76521/12 sayılı Eminağaoğlu/Türkiye kararı gereklerinin yerine getirilmemesini de gerekçe olarak göstermiş.
Bu kararın gereğinin yerine getirilmesi, yargı bağımsızlığının, hukukun üstünlüğünün olmazsa olmazı...
Bir yandan İHAM kararlarının yerine getirilmesi gerektiği ifade edilmesine rağmen, diğer yandan 5 yıldır dile getirmeme de rağmen, bu karar, tek bir siyasi partinin dillendirmediği bir karar oldu...
Osman Kavala/Türkiye kararına ilişkin, 25.08.2026 tarihli TBB açıklamasında bu konuya da yer verilmiştir.
TBB AÇIKLAMASI SONUÇ KISMI:
Hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak, korumak ve bu kavramlara işlerlik kazandırmak Baroların ve Türkiye Barolar Birliğinin asli vazifelerindendir. Bu yükümlülüğümüz gereğince;
– AİHM Büyük Dairesinin 25.08.2026 tarihli Osman Kavala hakkındaki son kararı ışığında ilgili ihlal kararlarının, AİHS m.46 kapsamındaki tespitler de dahil olmak üzere gecikmeksizin ve tam olarak uygulanması;
– AİHM’nin Selahattin Demirtaş/Türkiye (No:2) ile Figen Yüksekdağ Şenoğlu ve Diğerleri/Türkiye kararlarının ve AYM’nin Şerafettin Can Atalay ve Tayfun Kahraman kararlarının gereğinin derhal yerine getirilmesi;
– AİHM’nin Bilgen/Türkiye ve Eminağaoğlu/Türkiye kararlarının gerektirdiği yapısal düzenlemelerin hayata geçirilmesi, HSK’nin özerkliğinin güvence altına alınması ve tüm Kurul kararlarına karşı etkili yargısal denetim yolunun açılması;
– Başta adil yargılanma hakkı olmak üzere, ifade ve basın özgürlüğü ile masumiyet karinesine yönelik ihlallere son verilmesi
için yetkili icra ve yargı makamlarını anayasal ve uluslararası yükümlülüklerinin gereğini yerine getirmeye davet eder, bu yöndeki çabalara her daim katkıda bulunmaya hazır olduğumuzu bir kez daha ifade ederiz.
TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ
İNSAN HAKLARI MERKEZİ
https://t.co/DBtVaIkE3s
Mehmet Uçum, Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili.
AİHM kararlarının esastan bağlayıcı olmadığını, ulusal mahkemelerin ihlal kararlarına uyup uymama konusunda takdir yetkisi bulunduğunu savunuyor.
Daha da ileri giderek Türkiye’nin AİHS’ye taraflığının ve vatandaşın AİHM’e bireysel başvuru hakkının gözden geçirilebileceğini söylüyor.
Bunlar sıradan bir hukukçunun akademik görüşleri değil. Devletin hukuk politikalarının şekillenmesinde görev alan bir ismin sözleri.
Üstelik yakında, bu hukuk anlayışının da katkısıyla hazırlanacak “özgürlükçü, sivil yeni anayasa”yı tartışacağız. 😊
Türkiye, AİHS’ye kendi iradesiyle taraf oldu; Sözleşme’nin 46. maddesiyle kesinleşmiş AİHM kararlarına uymayı taahhüt etti. Şimdiyse hem bu yükümlülüğün hem de Sözleşme sisteminde kalmanın tartışmaya açılabileceği söyleniyor.
Mesele artık yalnızca Kavala değil. Mesele çok daha ciddi:
AİHS ve AİHM’den doğan güvencelerin bağlayıcılığını tartışmaya açan bir hukuk anlayışının hazırlayacağı yeni anayasaya, vatandaş kendi hak ve özgürlüklerini hangi güvenle emanet edecek?
Yeni anayasa tartışması bence tam da bu soruyla başlamalı.
Mehmet Uçum : “AİHM Türk mahkemelerinin hiyerarşik üst mahkemesi değildir” diyor. Doğru.
“AİHM kararları ulusal mahkeme kararlarını doğrudan bozmaz” diyor. Bu da doğru.
Sonra bu iki doğrudan muazzam bir sonuç çıkarıyor:
“İhlal kararlarına uyup uymama yetkisi milli mahkemelere aittir.”
İşte orada hukuk trenden iniyor.
AİHS’nin 46. maddesi, taraf devletlerin AİHM’in kesinleşmiş kararlarına uymayı taahhüt ettiklerini söylüyor.
Takdir yetkisi, karara uyup uymamakta değil; kural olarak kararın nasıl uygulanacağında.
Üstelik Kavala kararında AİHM bu kez pek fazla bilmece de bırakmamış:
Kavala’nın mümkün olan en kısa sürede serbest bırakılması ve mahkûmiyetinin sonuçlarının ortadan kaldırılması gerektiğini söylüyor.
Sayın Uçum’un yeni hukuk teorisini doğru anladıysam, uluslararası sözleşmelere uyuyoruz; ama kararlarını beğenmezsek uymuyoruz.
Sonra buna da “milli yargı bağımsızlığı” diyoruz.
Bir de Türkiye AİHM sisteminden çıkarsa sistemin çökeceğini söylüyor.
Orası hukuk görüşü değil artık.
“Ben gidersem bu mahallede maç oynanmaz” özgüveni.
Asıl merak ettiğim şu:
Devlet imzaladığı sözleşmeye ancak işine geldiği zaman uyacaksa, hukukta “taahhüt” kelimesine bundan sonra ne anlam vereceğiz,,
Çalışmaları yeniden başlatılan Rant Yoluna karşı sözümüzü söylemek üzere 26 Ağustos 2026saat 12.30'da TMMOB Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi ile birlikte Ankara Büyükşehir Belediyesi Önünde yapacağımız açıklamaya tüm üyelerimizi davet ediyoruz.
Önemli Bir Sorum Var;
Aİ. Aktaş Davasında cezaların çoğu; Rüşvet, İhaleye Fesat Karıştırma ve Suç Gelirlerinin Aklanmasına dayandırılmıştır.
Bu cezaların kaydettiği aşamalar şöyledir;
Suç - Suç Geliri - Aklama (TCK. 282) - El Koyma (CMK. md.128, 5549 md.17).
Beşiktaş BB. R.Akpolat’a verilen cezalar, bu sıralamaya uygundur (Suçun varlığına ilişkin bir yorum yapılmamıştır).
Adana BB. Z.Kayalar, Avcılar BB. UC. Çaykara, Seyhan BB. S.Tekin ve Ceyhan BB. K.Aydar’a Rüşvetten verilen cezalar, suç aşamasında kalmış görünüyor.
Aklıma takılanlar;
Rüşvet varsa, gelir de olması gerekir. Bu gelir somut olarak tespit edilememiş ki yukarıdaki akışta bir ilerleme olmamış, suç aşamasında kalmış.
Çok çok büyük bir ihtimalle MASAK’ın hazırladığı CMK 128 ve TCK 282’ye dayalı raporlarda da bu yönde bir tespit yoktur. Sorum şu,
O halde Rüşvet suçu nasıl sabit görülmüş ve ceza verilebilmiştir?
Bunu da sanırım gerekçeli kararda göreceğiz.
@eczozgurozel@abakingurlek@sozsoy796@gulciftci@gokanzeybekyeni@kerimrota
Kılıç çatma soruşturmasında ihraç edilen teğmenler Ebru Eroğlu, İzzet Talip Akarsu, Deniz Demirtaş ve Batuhan Gazi Kılıç Kurtuluş Parkı’nda gazileri ziyaret etti.
Ergenekon kumpası mağdurlarından gazi astsubay Oktay Yıldırım da gazilere destek için Kurtuluş Parkı’ndaydı.
Sarı sendikacılık işçiyi patronun önünde yalnız bıraktı!
Yıldızlar SSS Holding ile 16 yıl çalışan Bekir Özen, 2023’te verilen sözleri hatırlatıyor.
“2023'te de açlık grevine gittik, ocağa kendimizi kapattık. O gün Türk-İş Başkanı Ergün Atalay geldi, dedi ki, 'Arkadaşlar ben buraya geldim sizin her türlü derdinize derman olacağım. Sizi mağdur bırakmayacağım,' dedi.
Ergün beyefendiyi,, 6.5 aydır Ankara'da direnişteyiz, hiçbir arkadaşımızın yanında görmedik.
Tamam memleketi vermişsiniz, onun olsun. Benim Sebahattin'in bir dönüm, bir metrekare arsasında gözüm yok. Ben sadece buraya alın terimi almaya geldim.”
Halkımızı madenciden taraf olmaya çağırıyoruz.
#MadenciMutlakaKazanacak
Bu iki bakanlık nerede?
Er (zorunlu askerlik) gazileri, yaralandıktan sonra Milli Savunma Bakanlığı (MSB) bünyesinden çıkarılarak Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na (özellikle Şehit Yakınları ve Gaziler Genel Müdürlüğü’ne) bağlanıyor; bu yapısal bir uygulamadır.
Neden böyle?
• Askere alınırken MSB personeli sayılıyorlar. Ancak zorunlu askerlik (7179 sayılı Asker Alma Kanunu kapsamında) sırasında terörle mücadelede veya görevde yaralanıp malul/gazi olduktan sonra askerlik statüleri sona eriyor ve sivil/sosyal güvenlik statüsüne geçiyorlar.
• Muvazzaf (profesyonel) personel ise farklı kanunlara (örneğin 5510 sayılı Kanun’daki iş kazası hükümleri) tabi olduğu için emsal maaş, özlük hakları ve bazı bağlantılar açısından MSB/TSK tarafında kalabiliyor veya daha avantajlı değerlendiriliyor. Er gaziler ise sivil iştirakçi gibi görülüp sosyal yardımlar, aylık, istihdam, rehabilitasyon vb. konular Aile Bakanlığı’na yönlendiriliyor.
Bu düzenleme, şehit yakınları ve gazilere yönelik sosyal hizmet, destek, istihdam, aylık ve koordinasyon işlerinin tek çatı altında (Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nda) toplanması amacıyla yapılıyor. MSB tarafında hâlâ bazı işlemler (törenler, belirli kira yardımları, Gazi Uyum Evleri’nin bir kısmı, mevzuat koordinasyonu vb.) devam ediyor ama asıl sosyal haklar ve günlük destek Aile Bakanlığı’nda.
Gazilerin eleştirisi
Gaziler ve temsilcileri bunu “aidiyet sorunu” ve “ayrımcılık” olarak görüyor:
• “Askere MSB personeli olarak alındık, yaralandıktan sonra sosyal bir grup gibi Aile Bakanlığı’na atıldık. Şehit ve gazilerin yeri MSB olmalı” diyorlar.
• Muvazzaf gazilerle maaş/özlük farkı (örneğin 50 bin TL civarı vs. çok daha yüksek emsal maaş), kapı kapı dolaşma, rapor ve hak takibi zorlukları nedeniyle Cumhurbaşkanlığı’na bağlı tek bir başkanlık veya MSB’ye geri bağlanma talep ediyorlar.
• Bu konu yıllardır (özellikle son 2-3 yıldır yoğunlaşarak) gündemde; Ankara’da Güvenpark ve bakanlık önü eylemlerinde de sıkça dile getiriliyor.
Kısaca: Askerlik sonrası sivil statüye geçiş ve sosyal hizmetlerin merkezi yönetimi nedeniyle Aile Bakanlığı’na bağlanıyorlar. Bu, yasal/yapısal bir tercihtir; gaziler ise vatan görevi sonrası “askeri aidiyet”in korunmasını ve hak eşitliğini istiyor. Son dönemde TBMM’de malul sayılmayanlar ve bazı hak iyileştirmeleriyle ilgili düzenlemeler de bu çerçevede Aile Bakanlığı koordinasyonunda ilerliyor.
#GazilerimizinHakkınıVerin
Hakkını arayan gaziler polis müdahalesiyle karşılaşıyor; onlara destek olmak isteyen İYİ Parti Bursa Milletvekili Selçuk Türkoğlu ve danışmanı darbediliyor. Türkoğlu kalp spazmı geçirerek hastaneye kaldırılıyor.
Bu görüntüler sıradanlaştırılamaz!
Gazisine reva görülen de milletvekiline uygulanan şiddet de kabul edilemez.
-AZİZ İHSAN AKTAŞ DAVASI BİTTİ.
-MAHKEME AZİZ İHSAN’IN RÜŞVET VERDİĞİNİ KABUL ETTİ.
-PEKİ AZİZ İHSAN’NIN MAL VARLIĞINA EL KONULDU MU?
Bilindiği gibi Aziz İhsan Aktaş ve bazı CHP’li il ilçe belediye başkanları hakkında suç örgütü kurmak, üye olmak, ihaleye fesat karıştırmak, belgede sahtecilik, irtikap rüşvet vermek, rüşvet almak gibi suçlardan kamu davası açılmıştı. Bu dava mahkemece karara bağlandı.
Mahkeme olayda suç örgütü olmadığına karar verdi ve tüm sanıkları bu suçtan beraat ettirdi.
Bütün belediye başkanlarını da rüşvet almaktan mahkum etti.
Sanık Aziz İhsan Aktaş‘ı da sadece irtikap suçundan mahkum etti. Bu suçunu, gözaltındaki sorgu sırasında itiraf ettiği için cezadan indirim yapıldı.
Sanık Aziz İhsan hakkında mahkeme rüşvet vermek suçundan ise ceza tertibine yer olmadığına karar verdi. Dikkat edilmelidir ki, bu karar beraat kararı değildir. Mahkeme İhsan Aktaş’ın ihaleye fesat karıştırma suçundan gözaltına alınıp sorguya çekildiği sırada ancak ayrıca rüşvet verme suçunu da işlediğine dair itirafta bulunduğunu kabul etmiş ve bu suç hakkında henüz soruşturma başlamadan itirafta bulunulduğu için suç sabit olmuş ise de ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir.
-Türk Ceza kanununun 254/2 maddesi uyarınca rüşvet veren kişiye durumu resmi makamlar öğrenmeden önce pişmanlık duyarak yetkili makamlara bildirirse bu suçtan dolayı ceza ceza verilmemesi gerekmektedir.
Bu sebeple mahkemece Ali ihsan Aktaş’ın rüşvet suçunu işlediği kabul edildiği halde bu suçtan kendisine ceza verilmedigi anlaşılmaktadır.
Ancak bu durum sanık Ali İhsan Aktaş’ın rüşvet vererek aldığı ihalelerden ki, (bu ihaleleri haksız olarak almış olmaktadır) bu ihalelerden kazandığı paralar da suçtan elde edilmiş kazanç olarak kabul edilmesi gerekmektedir.
Açıkladığımız bu sebeple Ali ihsan Aktaş’ın, davaya konu rüşvetlerle aldığı ihalelerden kazandığı para ve bu paralarla elde ettiği mal varlıklarına el konulması gerekmektedir.
Eğer daha önceden tedbir kararı verilmemiş ise el koyma kararı verilmiş olsa bile bir anlamı olmayabilir, zira malvarlığı elden çıkarılması, şirketlerin içi boşaltılmış olması ihtimali çok yüksektir.
Bu kadar önemli bir konu umarım atlanmamıştır.
KIYMETLİ DOSTLARIM;
Bilenler biliyor; hayatımız boyunca hep derdimiz vatan, derdimiz millet diyenlerdeniz.
Vatandaşın canı nerede yanıyorsa biz oradayız.
Bu uğurda başımıza ne gelirse gelsin. onur nişanesi sayarız.
Kendi canımız yansa bile, “eyvallah” deriz.
Şehit aileleri ve gazilerimizin hak arama mücadelesine destek için gittiğimiz Kurtuluş Park’ında, kolluk kuvvetlerinin kullandığı orantısız gücün bir hedefi de biz olduk.
Yumruklu, tekmeli, kalkanlı darbelerden nasibimize düşeni aldık.
Arayan soran, hastaneye koşup gelen, başta Kıymetli Genel Başkanım Müsavat Dervişoğlu olmak üzere herkese çok teşekkür ediyorum.
Allah hepsinden razı olsun.
Çok şükür iyiyim, daha da iyi olacağım.
Neyin hıncını aldıklarını bilmediğim olayın müsebbiplerinden, bunu neden yaptıklarını tabi ki hukuk yoluyla soracağım günler gelecek.
Canım pahasına da olsa, Allah ömür verdikçe millet adına hak arama davamdan asla vazgeçmeyeceğim.
Hiç bir saldırı beni İYİ’lik yolundan döndüremez!
Benim için endişelenen herkese şükran borçluyum…
Sağ olun, var olun…
Vuran el değil canımızı yakan….
Teröriste kalkmayan el Türk’e ve gazisine kalkıyorsa sorun büyük demektir.
Lakin bilinmelidir ki tükenmeyiz vurmakla…
@YS_Turkoglu Türk milletinin vekilidir
Yanındayım