@Akifers49493644@Abdullah_dkul Muaviye de ‘altın ve para yığma yasağı’ yahudi ve hristiyanları kapsıyor diyip Kasrul Hadra’yı yaptırmıştı :)
Emevi ve Abbasi dini ile Kuran dini tamamıyla farklı dinler.
"Türkiye'nin ünlü Likya Yolu üzerindeki Antalya'nın Çıralı yakınlarındaki bir plajda bir turist tarafından çekildi.
Videoda görünen sahillerdeki ve deniz yüzeyindeki beyaz parçacıklar #mikroplastiklerdir.
Yaklaşık 1500 kilometre uzunluğundaki Türkiye'nin Akdeniz kıyı şeridi boyunca benzer gözlemlerin rapor edildiğini belirtmekte fayda var.
Dahası, bu sorun tek örnek değil, yaklaşık beş aydır devam ediyor ve kaynağı Adana ve Mersin'de bulunan ağırlıklı Avrupa menşeili ithal plastik atık plastik geri dönüşüm tesislerine dayanıyor.
Bu tesislerin önemli bir kısmı #plastik #atık ithal ediyor.
Sonuç olarak, bu kirliliğin temel nedeni, AB ülkeleri de dahil olmak üzere ihracatçı ülkelere atfedilebilir."
Sedat Gündoğdu
AB plastik atıklarının Türkiye'ye ihraç edilmesi, Türkiye'de geri dönüştürülmesi ve ardından yasadışı olarak birincil mikroplastik olarak Akdeniz'e atılması anlamına geliyor.
İYİLİĞİN MATEMATIK TEMELLERİ
2006 yılında Nature’da yayımlanan Hisashi Ohtsuki, Christoph Hauert, Erez Lieberman ve Martin A. Nowak’ın klasikleşmiş çalışması, iş birliğinin evrimini açıklayan dikkat çekici bir matematiksel ilke öneriyor. Araştırmacılar, bireylerin rastgele değil, belirli sosyal ağlar içinde etkileştiği sistemleri inceleyerek iş birliğinin doğal seçilim tarafından desteklenebilmesi için yardımın sağladığı faydanın (b), yardımın maliyetine (c) oranının bireyin ortalama bağlantı sayısından (k) büyük olması gerektiğini gösteriyor (b/c > k). Bu eşitsizlik evrensel bir ahlak yasası değil; belirli ağ modellerinde iş birliğinin hangi koşullarda sürdürülebileceğini açıklayan güçlü bir matematiksel çerçevedir.
Makalenin temel katkısı, iş birliğinin yalnızca bireylerin karakterinden değil, içinde bulundukları ağın mimarisinden de doğduğunu göstermesidir. Rastgele karşılaşmaların hâkim olduğu yapılarda bencil stratejiler çoğu zaman üstün gelirken, bireylerin belirli komşuluk ilişkileri içinde bulunduğu ağlarda iş birliği kalıcı hale gelebilir. Özellikle ortalama bağlantı sayısının düşük olduğu yapılarda iş birliği yapan bireyler birbirlerini daha etkili biçimde destekler ve bencil davranışlar tarafından daha az sömürülür. Buna karşılık herkesin çok sayıda bağlantıya sahip olduğu yoğun ağlarda iş birliğinin sağladığı avantaj hızla dağılır.
Araştırma ayrıca yalnız ağın yapısının değil, ağ üzerindeki etkileşim dinamiğinin de belirleyici olduğunu gösteriyor. Bireylerin sisteme nasıl katıldığı, yer değiştirdiği veya rekabet ettiği, iş birliğinin evrimini doğrudan etkiliyor. Dolayısıyla aynı bağlantı yapısı, farklı dinamiklerde farklı sonuçlar üretebiliyor.
Bağlantısallık Bilimi açısından bu çalışmanın en önemli mesajı şudur: İş birliği ve iyilik, yalnızca bireysel erdemler değil, aynı zamanda ağın ürettiği sistem özellikleridir. Yaşamın kolektif davranışları, yalnız düğümlerin özelliklerinden değil, düğümler arasındaki ilişkilerin geometrisinden doğar. İyi niyetli bireyler birbirinden kopuk ve sürekli sömürüye açık bırakıldığında iyilik zayıflar; buna karşılık güvenin, karşılıklılığın ve dayanışmanın dolaşabildiği bağlantılar kurulduğunda iş birliği kendini yeniden üreten bir örüntüye dönüşür.
Bu nedenle Yaşamdaşlık Kültürü’nün temel hedefi yalnızca iyi insanlar yetiştirmek değil, iyiliğin yaşayabileceği ağları kurmaktır. Eğitimden bilime, aileden sağlık sistemine kadar tüm toplumsal yapılar, iş birliğinin maliyetini azaltıp yararını artırabildiği ölçüde yaşamdaşlık üretir. Bu çalışma, toplumların geleceğini belirleyen temel sorunun “İnsanlar ne kadar iyi?” değil, “İyiliğin yaşayabileceği bağlantıları kurabiliyor muyuz?” olduğunu güçlü biçimde hatırlatmaktadır.
#Penceremdenİstanbul
@samiltayyar27@TCAytunCiray@RTErdogan Tebrikler…
Dil sürçmesi değilse, Allah söyletti herhalde
Bazen doğru söylüyorsun
Sayın İmamoğlu ile yarışamayacağını bildiği için onu hapse attırdı diyorsunuz
Mansur Yavaş’la da yarışamayacak
Bugün Murat Sabuncu hatırlatmış. Bakın o hünlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan ne demiş: “S-400 konusunda biz işi bitirdik, o bitmiş bir şey. Onu artık konuşmamızın anlamı yok. Çünkü gerek Sayın Putin ile gerekse Rusya ile biz bu anlaşmayı bitirmiş vaziyetteyiz. Yani kredi şartlarından ortak üretime varıncaya kadar bütün bunlar konuşuldu, anlaşıldı, imzalar atıldı bitti. Şimdi bizim bir geri dönüşümüz asla olamaz. Çünkü bize böyle bir ahlaksızlık yakışmaz, bu ahlaki değildir. Çünkü biz bir anlaşma yaptıysak onun arkasında dururuz. Kimse bizden tükürdüğümüzü yalamamızı beklemesin. Alışılmış liderlerden de değiliz. Bunu da herkesin bilmesi lazım."
Cumartesi Yazım: Hollanda Kooperatif Modeli: Rabobank ve Agro-Endüstriyel Entegrasyon (Klinik İktisat Perspektifi)
Finansal sızıntı patolojisine karşı üreticiyi koruyan Hollanda Modeli ve Rabobank'ın "klinik" finansal mimarisi.
https://t.co/JCun8cZVkU
👇
https://t.co/ihsM0DjTq0
Komedyen #DenizGöktaş tutuklandıktan sonra önce Metris hapishanesine götürüldü ancak hemen sonrasında Çorlu’daki Karatepe hapishanesine gönderildi. Karatepe bilindiği üzere mutlak tecridin uygulandığı, mahpusların günde 23 saate kadar gün ışığı görmediği, “kuyu tipi” olarak adlandırılan bir hapishane. Soğuk Savaş programının sunucularından Boğaç Soydemir ve programın konuklarından rapçi Enes Akgündüz de tutuklandıktan sonra orada tutulmuştu.
Erkan Baş: "Milli görüşçülere, muhafazakarlara sormak istiyorum; NATO'ya karşı bir çift sözünüz yok mu?
Milliyetçiler, Ülkücüler, Alperenler; siz nasıl vatanseversiniz? Hani bu ülkeyi seviyordunuz, biriniz çıkıp açıklama yapın. Atatürkçülük yarışı yapılıyor, birbirinizle yarışacağınıza çıkın NATO'ya laf edin!"
A pelican, around 37 years old, shows up every day at a Greek restaurant to get its portion of fish. The bird has become a well-known local figure along the seafront.
A pelican, around 37 years old, shows up every day at a Greek restaurant to get its portion of fish. The bird has become a well-known local figure along the seafront.
Henüz gelmemiş başarının üzerinden yapılan aşırı gösterişin, dünya çapında insanların en sevdiği komedi türlerinden biri olduğunu herkes görmüş oldu.
Üstelik bu konu artık futbol yorumundan çok daha büyük bir şeye evrilmiştir.
Bu noktada jeopolitik açıdan büyük resmi görenler? Peki anlatalım, SOFT POWER, insanların sizi gördüğünde hissettiği duygudur. Bir ülkenin gerçek büyüklüğü ne kadar yüksek sesle bağırdığıyla değil, insanlar onun adını duyduğunda akıllarına ne geldiğiyle ölçülür.
🤜 Teknoloji üreten ülke güven verir.
🤜 Bilim üreten ülke saygı uyandırır.
🤜 Sanat üreten ülke hayranlık bırakır.
🤜 Edebiyat üreten ülke düşünce ihraç eder.
🤜 Sinema üreten ülke kültürünü dünyaya taşır.
🤜 Müzik üreten ülke insanların kalbine girer.
🤜 Spor kültürü geliştiren ülke ilham verir.
🤜 Hukuka güven veren ülke yatırım çeker.
🤜 Üniversiteleri güçlü olan ülke beyin toplar.
🤜 Şehirleri yaşanabilir olan ülke yetenek çeker.
🤜 İnsanına fırsat sunan ülke umut üretir.
Soft power budur.
Dünyanın dört bir yanında yabancılar, Türk Milli Futbol takımının gösterdiği performansa oranla yapılmış olan son derece abartılı ön kutlamalar ve şatafatlı konvoylarla ilgili dalga geçiyor.
İşin kötüsü dalga geçerken futbolcuların resimleri yerine Türk bayrağını kullanıyorlar.
Sporda kaybetmek de oyunun doğal bir sonucu olsa da asıl büyük sorun, kazanılmamış başarılara orantısızca yatırım ve reklam yapılarak kibirinle, gösteriş tutkunla dünyanın dikkatini fazlasıyla üzerine çekip olası istenmeyen bir senaryonun gerçekleşmesi durumunda ülkenin soft power denilen gücünün hiç mi hiç hesaba katılmamış olmasıdır.
Davranışsal ekonomide buna “prestij tüketimi” denir. Gerçek başarı üretilemeden insanlar başarı hissini semboller üzerinden satın almaya çalışır. Gösteriş, çok önceden sonucun yerini alır. Algı, performansın önüne geçer.
Psikolojide bunun adı aşırı telafidir. İnsanlar ve kurumlar en çok eksikliğini hissettikleri şeyi sergileme eğilimindedir. Kendinden emin olanın kendini sürekli övmesi gerekmez. Güçlü olan gücünü her dakika ilan etmez.
Dünyanın saygı duyduğu spor kültürleri genellikle sessizdir. Bilirler ki sporda tek konuşması gereken performanstır.
Türkiye’nin futbol sorunu sonucun önüne geçen gösteriş kültürüdür. Takım olmadan marka yaratmaya çalışmak. Başarı gelmeden başarı hikayesi yazmak.
Peki bu zihniyet ne zaman ve nasıl gelip de sporu ele geçirdi?
Türk futbolunun ihtiyacı olan şey daha büyük konvoylar, daha büyük reklamlar, devasa sponsor yatırımları ya da ödül olarak tatil villası dağıtılması değildir.
En çok ihtiyacı olan şey, dünyanın başarılı spor kültürlerinin yıllardır yaptığı ve bir çoğuna çok sıkıcı gelebilecek olan daha az ego, daha az şov ve çok daha fazla çalışmadır.
Emin olun dünyada kimse sessizce gelen başarıyla dalga geçmez.
Peki, dünya çapında Türk bayrağı kullanılarak Türk Milli Takımı’nın performansı ve öncesinde yapılan gösterişli konvoylar, reklam kampanyaları ve büyük laflarla dalga geçen paylaşımları okuduğumuzda hissettiğimiz üzüntü ve utancı, buna sebep olanlar da hissediyor mudur?
Türkiye’yi ve Türk bayrağını bu gösterişçilik zihniyetine alet etmeye hakkınız yok.
AK EPSTEİN
6 Şubat 2023’te 11 İlimizi kapsayan büyük bir deprem felaketi yaşadık.
Her yaştan insanlarımızı kaybettik. Tarihi kentlerimiz, tarihi eserlerimiz yıkıldı. Telafisi mümkün olmayan maddi manevi kayıplar yaşadık.
Hükümet, kayıp insan sayısını 53 BİN 537 olarak açıkladı!
AKP, deprem bölgesindeki “Askeri Birliklerin” arama-kurtarma çalışmalarına katılmalarına ÜÇ gün izin vermedi!
Henüz yıkıntı altında yaşam mücadelesi veren, kurtarılmayı bekleyen insanlarımız varken, internet önce ağırlaştırıldı ve tamamen kesildi!
İnsanlar bilerek ölüme terkedildi!
Gerek, 11 İlimizdeki teşkilatlarımızın, gerek bilim insanlarımızın ortak kanaatleri kayıp sayımızın, açıklanan rakamdan çok fazla olduğu idi.
DOĞRU Parti ve POLİMETRE Veri Mühendisliği (Sn. Günal Ölçer) ile çok yoğun bir çalışma başlattık!
6 Şubat 2023 öncesi kesinleşmiş “Sandık Seçmen Listeleri” ile, 6 Şubat sonrası (14 Mayıs 2023 öncesi) kesinleşmiş “Sandık Seçmen Listeleri” ve
“Yurtdışı Seçmen Listelerini de” bilgisayar ortamında karşılaştırdık.
11 İl’deki, Seçmen yaşının altındaki vatandaşlarımızı da bulduğumuz kayıp sayısına eklediğimizde KAYIP İNSAN SAYISI 220 BİNi (İKİ YÜZ YİRMİ BİN) AŞIYORDU!
Çalışmamızı ve sonuçlarını Kemal Kılıçdaroğlu yönetimindeki CHP ile paylaştık, kamuoyunu bilgilendirmekte destek istedik. Maalesef yanıt alamadık!
Veri Madenciliği Uzmanı Günal Bey ve ben Tele1 TV’de çalışmalarımızı anlattık. AKP İktidarına, şu önerilerde bulunduk;
-Size, 53.537 rakamını veren uzmanlarınızla, bizim bulduğumuz 220.000
rakamlarını tartışalım. Bu insanlar buhar olup uçmadı ya! Bir kişi bile olsa, bunun sorumluluğunu kimse taşıyamaz, gelin doğruyu bulalım, dedik, ama AKP yönetimi insanlara, yakınlarının mezarlarının olmasını bile çok gördü!
-Madem tartışmaktan çekiniyorsunuz, o zaman şunları yapın, dedik!
6 Şubat’tan sonra, 11 İl’deki hiç çalışmayan (susan) CEP telefonlarının sayısını, yine bölgede hiç kullanılmayan KREDİ Kartlarının sayılarını açıklayın!
Müslüman olmakla, yalan söylememekle, kul hakkı yememekle övünen AKP, hiçbirini yapmadı!
Elimizde, şimdi söyleyeceğim iddianın kesin delilleri HENÜZ YOK ama bazı bilgiler yakında elimizde olacak!
Epstein belgeleri yayınlanmaya başladı. Daha da açıklanacak! Açıklanan kadarı bile insanı dehşete düşürüyor! Epstein hesaplarından Türkiye’ye gönderilen büyük miktarlarda para transferi var.
Özellikle emperyalist devletlerin yöneticilerinin, dünyanın her yerindeki dolar milyarderlerinin, o rezil ömürlerini uzatmak için “Cenin Kanıyla”, “kız çocuklarının etiyle” beslendikleri de maalesef bir gerçek.
Bir de küçük çocukların Pedofili hastaları tarafından (Trump-Barrack gibiler)
sex objeleri olarak kullanma gerçekleri var!
Türkiye’ye doldurulan sığınmacıların, Türk Askeri henüz sahaya çıkmadan, bölgede, çocuk kaçırdıkları da bilinen bir gerçek!
İnsan olan bu olayı en sonuna kadar araştırması ve kamuoyuna açıklaması şarttır. DOĞRU Parti bunu yapacaktır…
Sağlık ve başarı dileklerimle 20 Haziran 2026
Rifat Serdaroğlu
DOĞRU Parti Genel Başkanı
FAİZ BELASINA KARDAŞ
VERDİĞİMİZ PARALAR BİZİM
Devletimiz
2021 yılında 180 Milyar TL,
2022 yılında 310 Milyar TL,
2023 yılında 675 Milyar TL,
2024 yılında 1 trilyon 270 milyar TL ve
2025 yılında 2 trilyon 51 milyar TL
faiz ödemesi gerçekleştirdi.
2026 yılının ilk 4 ayında ise faiz ödemeleri coştu.
Dört ayda, 1 trilyon 132 milyar TL faiz ödendi.
Son zamanlarda sık sık gündeme getirilen memur maaşları temelinde bir kıyaslama yapalım.
2025 yılında toplam kamu personel gideri;
3 trilyon 168 milyar TL
faiz ödemesi ise 2 trilyon 51 milyar TL
Yani faiz ödemesi personel giderinin %65’i seviyesinde gerçekleşti.
2026 ilk 4 ayda personel gideri ise;
1 trilyon 486 milyar TL.
Faiz ödemesi 1 trilyon 132 milyar TL.
Yani faiz ödemesi, personel giderinin %76’sı seviyesine çıkmış.
Bu gidişle,
birkaç yıla varmaz, tüm kamu personel giderlerinden daha fazla faiz ödüyor olacağız!!!
Yani demem o ki
enflasyonla mücadele bahanesiyle personel maaşlarını baskılayacağınıza
faiz ödemelerine odaklanın.
Arıza da sıkıntı da orada!
Dahası;
2026 yılı için Millî Eğitim Bakanlığına ayrılan bütçe 1 trilyon 943 milyar TL,
Sağlık Bakanlığına ayrılan bütçe 1 trilyon 475 milyar TL ve
Millî Savunma Bakanlığına ayrılan bütçe 823 milyar TL.
Peki, faize ayrılan pay?
2 trilyon 856 milyar TL
Yani faizcilere yedirdiğimiz para, bu bakanlıkların her birinden daha fazla!
Netice;
2026 ilk 4 ayında
net borçlanma 697 milyar TL olur iken
faiz ödemesi 1 trilyon 132 milyar TL olmuş.
Yani faiz ödemesi olmasa
bütçede ⁓ 450 milyar TL fazla olacak.
Yazık ki ne yazık!!!
Now, it is your turn.
Speak up!
Yıl 1995, 19 yaşındayım. İkitelli’de yaşıyoruz. İstanbul’un merkezine, Taksim tarafına gelebilmek için ayda yılda bir şansımız oluyor; 89 C’ye binip 1,5 saatte anca varabiliyorum.
Mart ayında yağmurlu bir gün, bestelerini satmak isteyen bir arkadaşımla birlikte İmece’ye geldik. Arkadaşım şarkılarını tanıdıklarına dinletmeye çalışıyor. Önce bir Türk Halk Müziği yapımcısına dinletti parçayı, o da “benim müzik profesörüm” dediği birini çağırdı. Oturup hep beraber dinledik. Gelen kişi, henüz şöhret olmamış Kıvırcık Ali’ydi. “Gül Tükendi Ben Tükendim” bestesini bir gün yıldız olacağını bilircesine kenarda beklettiği zamanlar... Çok sevecen, çok sıcaktı ama dinlediği parça pek onun tarzı değildi.
Sonra başka bir dost yapımcıya geçtik. Parçayı dinleyip çok beğendi, aklındaki bir albümle ilişkilendirdi.
Tam o sırada dışarıdan koşa koşa içeri giren, sırılsıklam olmuş, incecik, upuzun bir çocuk... İçeri girmesiyle coşkusu, sevecenliği, o insan sıcaklığı birbirine karıştı. Ortak arkadaşımız “Kazım nerede kaldın, sırılsıklam olmuşsun!” derken onun gözlerinin içi gülerek bakıyordu. Hemen arkadaki İstanbul Üniversitesi Beyazıt kampüsünden koşarak gelmişti.
Kazım Koyuncu’yu ilk defa o gün, o an gördüm. Henüz şöhret değildi, Zuğaşi Berepe zamanlarıydı sanırım, kendi adına bir albüm bile yapmamıştı.
Sonra yıllar yılları kovaladı... Onurlu duruşuyla, duyarlılığıyla, gençliğimizin un gibi rüzgarda savrulup tükendiği yıllar geçti, o güzel kalbiyle ve ortak Trabzonspor sevgimizle izlediğim, tutkuyla sevdiğim, güzel Türkiye’nin sanatçısı olmayı sonuna kadar hak eden çok güzel bir dost olarak o acı sona, onu kaybettiğimiz günlere doğru soluk soluğa koştu.
Aradan geçen bunca yılın ardından, cenazesinin de kalktığı yerde, Harbiye’de tekrar Kazım’a şarkılar söylemek için bir araya geliyoruz. O gece hep birlikte olmak dileğiyle, bu hafta sonu Harbiye’de buluşmak üzere…
Şarkılarla geçti aramızdan ❤️☀️
#kazimkoyuncu #ibbkültür #harbiye
Geçenlerde devletin yok pahasına elinden çıkardığı Beykoz Kundura Fabrikası'nın "hafıza sergisi"ni gezerken tam bunu düşünüyordum:
Osmanlı'dan miras, sonradan Sümerbank'a geçen bu fabrikaya Anadolu'nun dört bir yanından işçiler gelir. Çoğunun hiçbir kalifikasyonu yoktur. Fabrikada işe başlarlar. Orada sadece deri işlemeyi, kundura dikmeyi değil farklı kökenlerden işçiler olarak sosyalleşmeyi, fabrikanın verdiği eğitimler sayesinde (fabrikanın bir eğitim dairesi var) pek çok temel bilgiyi ve hatta bazıları yurtdışında gezilere gönderilerek dünyayı öğrenirler. Çocukları fabrikanın kreşinde büyür. Kendileri öğle araları fabrikanın ağaçlı bahçesinde sohbet eder, voleybol oynar...
Fabrika değil; bir semt, aynı zamanda koca bir kente giriş okulu.
Beykoz'u bilen bilir. Çok önemli sanayi tesisleriyle dolu bu ilçeye Anadolu'dan kopup gelen işçilere konut sağlanmaz, herkes bir göz eve başını sokar. İşçiye ihtiyaç vardır ancak onları barındırmak için planlı bir kentleşme politikası yoktur.
Ancak yine de zaman içinde Kundura Fabrikası gibi fabrikalar koca semtte bir yaşam örgütler. Sonra sendika gelir, birlikte tartışırlar; Beykoz çayırında eğlenceler düzenlenir, birlikte eğlenirler; futbol takımı kurulur Atatürk kupası alırlar; arada "şehre ineceğiz" deyip temiz kıyafetlerle Beyoğlu'na giderler.
Bu arada fabrika sürekli geliştirilir.
Sonra ne olursa olur; 1986'da fabrika zarar etmeye başlar. AKP gelir Osmanlı mirası bu sanayi tesisini 2003'te yok pahasına satar. Bir arkadaşımın deyimiyle dünyanın en güzel kamusal varlıklarından biri o zamanın parasıyla Erenköy'de bir apartman fiyatına satılır.
İşçi sınıfı dağılır; insani ve kamusal olan yok edilir.
Bildiğim kadarıyla fabrikayı satın alan kişi burayı film platosu olarak kullandırmaya başlar.
Şu anda bu fabrikanın o güzelim arazisinde bizim gibi okumuş yazmışına "hafıza sergisi" halka ise Recep İvedik çekimi...
Koca bir köylü toplumu olan Cumhuriyet illa ki dönüşecekti. O köy nüfusu kente akacaktı. Ama bugün artık ne köyü köye ne kenti kente benziyorsa sorunu önce köylüde ya da kentlide değil bu tercihlerde aramalıyız.
Köyünde kalanın tütünü yok, kente gelenin birer "kentlileşme okulu" olan fabrikaları. Bunları yok edenlerle uğraşacağımıza birbirimizin boğazına mı sarılalım.
Not: ESG'nin bu programının tamamını izlemeden bu videodaki iddia üzerine yazdım.
Türkiye'nin dört bir yanında madenciler maaşlarını alamadıkları için eylem yapıyor.
Bu gece Resmî Gazete'de kömür şirketlerine verilen teşvikler artırılıyor, destekler 2028'e kadar uzatılıyor.
Patrona teşvik var, madenciye ücret yok.
Bu düzenin özeti
70 yaşında, Osmaniye'de tarım işçiliği yapmak zorunda kalan bir teyzemiz.
30 derece sıcağın altında, günde sadece 1100 TL'ye çalışıyor. Çünkü milyonlarca insan gibi geçinemiyor.
Geleceksiz, hayatsız, sadece hayatta kalmak için üç kuruşa rezil koşullarda çalışmak zorunda kalan büyük bir emekçi ordusu..
Kırmızı et üreticileri merkez birliği başkanı Bülent Tunç’un oğlu, AKP Gençlik Kolları'nın mkyk üyesi Halil Efe Tunç aracılığı ile şirket kurup Polonya'dan et getirerek kırmızı et piyasasını ele geçirdiler. Şimdi sıra geldi beyaz ete. Tavuk fiyatı öyle aöylendiği gibi pahalı da değil, çoğu yerde 120 TL civarı. İyi izleyin, 3 ay sonra 300'den aşağı bulamayacaksınız ve tek elden yönetilecek. Çünlü bu yönetim, bilinçli fakirleştirme politikasını, demografi değiştirme politikası ile beraber yürütüyor. Ülkeyi işgale hazırlıyorlar. Yakın gelecekte Türkiye'yi "libarelleştirmeye" geldiklerinde bugünleri anlarsınız.