Kemal Sayar'ın Sufi Corner ev sahipliğinde gerçekleşen 'Durmak Cesareti: Hız Çağında Sükunet' başlıklı konuşması giderek hızlandığı için bedenlerine yetişmekte zorlanan ruhların çoğaldığı bu çağda, telaş kültüründen sıyrılmak için bazı çıkış yolları önerdiği bir terapiye dönüştü.
Cemal Kafadar'ın Tarih ve Kurgu başlığıyla verdiği bir konferansta; "tarihi roman nedir, nasıl yazılır; öğrenmek isteyenler okuyabilirler" minvalinde sözünü ettiği 'Hadrianus'un Anıları', yazarın konuyu bir tarihçi titizliğiyle ele alması bakımından gayet öğretici bir okuma oldu.
"Yüzünün son kırışığına kadar, her siğili kopya edilen Roma büstlerimiz, ancak belge olarak değerlidirler. Mermerin beyazlığıyla değişmiş koyu renk yüze, iri iri açılmış gözlere, titremesine kadar denetlenmiş o ince ama etli dudaklara, kendi benzerime bir göz atıp geçerdim."-126.
"Yazdıklarını okudum hatta Phlegon'un yüz yıl kadar önce Yahudi bağnazlığının kurbanı olan İsa adındaki genç peygamberin hayatına ilişkin bilgi toplamasını isteyecek kadar da ilgilendim. Bu genç akıllı adamın, Orpheus'unkilere benzer öğretiler bırakmış olduğu anlaşılıyordu."-206.
Marguerite Yourcenar'ın kitabın sonuna eklediği Hadrianus'un Anıları İçin Not Defteri başlıklı bölüm, tarihi roman yazmanın imkân ve sınırlarına dair bir kılavuz niteliğinde. Yaptığı geziler, okumalar, atıflar ve bütün bunların sonucunda ortaya çıkan tarih tasavvuru ise muazzam.
"Bir sesin portresi. Hadrianus'un Anıları'nı, birinci şahısla yazmayı seçmiş olmamın nedeni, her aracıyı, kendim bile olsam herhangi bir aracıyı ortadan kaldırmak. Hadrianus, kendi hayatı hakkında, benden daha etkin ve daha ince bir biçimde konuşurdu elbet."-286.
"İkinci yüzyılın metnini, ikinci yüzyılın gözleri, ruhu ve duygularıyla okumaya çalış; o zamanın sağlayabileceği çözümler içinde demlendirmeye bırak; o insanlarla aramızda birikmiş olan inanç ve duygu yığınlarını eğer mümkünse bir yana bırak; gölgeni resmin üzerine düşürme."-288.
Ele aldığı konular ve kullandığı üslup bakımından Edhem Eldem okumanın ne kadar zevkli ve öğretici bir eylem olduğunun farkına geç vardığıma üzüldüm. Bu itiraf ve öz eleştiri kültürü onda sıkça karşılaşıp şaşırdığım bir durum oldu; böyle bir tarih anlayışı da var mıymış dedirtti.
Edhem Eldem, ağırlıklı olarak Toplumsal Tarih dergisinde yayımlanan makalelerinden derlenen 'Mitler, Gerçekler ve Yöntem'de Osmanlı tarihinin kimi tartışmalı ve sansasyonel konularına açıklık getiriyor. Osman Hamdi Bey ve saraya uzanan aile geçmişi de bundan payına düşeni alıyor.
Kitapta ilgimi çeken metinlerden biri de kırılan mezar taşları üzerinden dönemin yeniçeri algısının incelendiği makale oldu. Yeniçeri Ocağı'nın lağvedilişinin namı diğer Vaka-i Hayriye'nin 200. yıl dönümünde farklı bir anlam kazanan bu okuma farklı bir bakış açısı da sunmuş oldu.
"Thomas Allom (1838): Yeniçeriler lağvedilirken padişahın intikamı onların peşlerini kabirlerine kadar bırakmadı. Birçoğunun vampir olduğu ilan edilerek mezarları açılmış, cesetleriyse müminlerin kanını emmek üzere hortlamalarına mani olmak için yere kazıklarla çakılmıştır."-110.
"Robert Walsh (1836): İhdasından birkaç ay sonra devlet gazetesinde (Takvim-i Vekayi) gayet ciddi bir şekilde bunların hortlaklarının Rumeli'ndeki bir kasabaya (Tırnova) musallat olduğu, cesetlerinin her gece mezardan kaçıp ahalinin kanını içen vampirlere dönüştüğü yazıldı."-111.
"Charles White (1844): Her ne kadar yeniçerilerin taşları, padişahın emriyle kırılmış idiyse de, hâlâ sağlam olanlarına rastlamak mümkündür. Mahmud'un bu putşikenliği (ikonaklazm) üstlendiği birkaç kez söylendiyse de, bilgi sahibi Türkler bunu kesin şekilde yalanlamaktadır."-120.
Çağlar Fidan, 'Hep Beraber Çalalım Bir İstanbul Havası'nda kendi deyimiyle "Osmanlı İstanbul'unda kahvehanenin müziği ve sosyal topoğrafyasını" gözler önüne seriyor. Kahvehanelerde icra edilen müzik türlerinden müdavim profillerinin çeşitliliğine bir mekânın tarihine odaklanıyor.
"İstanbul'daki kahvehaneler taşra kökenli müziklerin şehirde sirkülasyona girdiği yerlerden biri olabilir miydi? 19. yüzyılın sonlarına dek Osmanlı coğrafyasında müzikal üretim ve performanslar, nota ile bir kağıdın üzerinde değil insanların hafızalarında taşınmış olmalıydı."-13.
"Yeniçerilerin esnaflaşma sürecinde kahvehanelerin Yeniçeri Ocağı ile özdeşleşen bir imge haline gelmiş olması bir dönüm noktası olarak değerlendirilebilir. Bunun yanında 1730 isyanı da es geçilmemeli; isyanın planlandığı yerin bir kahvehane olduğu göz önünde bulundurulmalı."-30.
"19. yüzyılda Direklerarası'nda Kargılı Hüseyin Ağa'nın işlettiği uşaklar kahvehanesinin müşterilerinin çoğu birbiriyle akraba olan Kastamonulu uşaklardı. Uşak arayışında olanlar bu kahvehaneye gelir; boşta uşak yoksa mektupla Kastamonu'da yaşayan uşak adaylarına ulaşılırdı."-47.
"1826'da Yeniçeri Ocağı ile birlikte tulumbacı teşkilatı da kaldırılmıştı. Sadece kırk sekiz gün sonra çıkan Hocapaşa yangını teşkilatın yeniden kurulmasının önünü açtı. Şehrin ayaktakımı arasından seçilen bu yeni tulumbacılar, Yeniçerilerin kültürel mirasını devralmışlardı."-80.
"Maksat yangın söndürme değil, mehtapta iddialı bir koşuydu. İstanbul tulumbacılığı şimdiki futbol ne ise odur. Tulumbacı takımlarının koşuları yangın yerine diğer takımlardan önce ulaşma hedefi taşıyordu. İstanbullular ise bütün olan biteni bir taraftar grubu gibi izlerdi."-108.
Yılın dikkat çeken edebiyat olaylarından biri olan 'Tanpınar'a Huzur Yok'ta Murat Menteş, Türkiye'nin en büyük yazarlarından birinin eline silah tutuşturup onun etrafında dönen polisiye bir kurgu inşa etmesi yetmezmiş gibi; bir de romanın bir bölümünü çizgi romana kiraya vermiş.