Yoldaşını bulan yorulmaz...
"Hani Mûsâ, yardımcısına, “Yıllarca yürümem gerekse bile, iki denizin birleştiği yere varıncaya dek, durup dinlenmeden yoluma devam edeceğim!” demişti."
Kehf suresi 60
İnsanlara "Kitap okuyun" diyen ve sayfasında okuduğu kitabı paylaşan muhtemelen son kuşağız. Çok değil beş on yıl sonra kimse kitap okumayacağı için başkalarına da "Kitap okuyun" demeyecektir.
Bunu nereden biliyorum okullardan öğretmenlerden biliyorum. Kızıma sordum "Bu yıl öğretmenlerinden size kitap okuyun" diyen oldu mu? "Yok!" dedi. Kendileri okumadığı için öğrencilere de kitap önerecek durumda olmuyorlardır. Doğru tutum da bu zaten. Diğer türlü ikiyüzlülük olurdu.
Sn @DrHakanBahadir sizden önce Dr Yıldırım Aktuna ve Fatma Girik de kameralar önünde böyle çirkin şovlar yapar, denetim adı altında rezil bir güç ve şöhret gösterisine soyunurdu.
Mide bulandıran bir geleneği hortlatmakta neden inat ediyorsunuz? Görevinizi insan gibi yapın lütfen.
@ismailcyran kardeşim kaleme aldığı yazısında bizleri dünyalık metaların hırsından sıyrılıp fani olanı Baki olanla anlamlandırmaya davet ediyor.
Emanetin gölgesinde yaşamak https://t.co/3tF6Tp15gt @haksozhaber aracılığıyla
♦️ Gazze'de devam eden soykırım karşısında sessiz kalanların, Kudüs'ün özgürlüğünden söz edilince hassasiyet geliştirmeleri sıradan bir siyasi tepki değil; hangi değerler dünyasına ait olduklarını ele veren zihinsel ve ahlaki bir pozisyondur.
👇
Hilal’in ışığında İzmir’den Filistin’e
İzmirli sanatçılar, Filistin’de yaşanan insani drama dikkat çekmek ve bölgedeki yardım çalışmalarına katkı sağlamak amacıyla düzenlenecek “Hilalin Işığında: İzmir’den Filistin’e” karma sergisinde bir araya geliyor.
https://t.co/QeI8iioUVD
öncesi ve sonrası ile sohbetlerimizle yaptığımız program benim için unutamayacaklarımdan biri oldu.
Müslümanlar olarak hepimizin birbirimizden dinleyeceğimiz ve öğreneceğimiz o kadar çok şey var ki!..
Bana bu fırsatı veren tüm kardeşlerimden Allah razı olsun.
Bir çok şehirde,mekanda değerli kardeşlerimle birlikte sohbet ve seminer programlarına katıldım.Hepsinin çok değerli ve katılımcıların da sohbet ortaklığı ile bu etkinliklerin şahsıma çok şey kattığını düşünürüm.Diyarbakırlı kardeşlerimin ilgisi,
Tolstoy’un Son Yolculuğu ve Savaş ve Barış’ın Gölgesi
Dünya Rus Dili Günü münasebetiyle gerçekleştirilen bir araştırmada, Lev Tolstoy’un ölümsüz eseri “Savaş ve Barış”, bütün zamanların en önemli Rus edebî eseri seçildi. Onu Mihail Lermontov’un “Zamanımızın Bir Kahramanı”, Fyodor Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”, Aleksandr Puşkin’in “Yevgeni Onegin” ve İvan Turgenyev’in “Babalar ve Oğullar” adlı eserleri takip etti.
Ancak bazı kitaplar vardır ki yalnızca bir milletin edebiyatını değil, insanlığın hafızasını da şekillendirir. “Savaş ve Barış” işte böyle bir eserdir. Tolstoy’un kaleminden çıkan bu devasa metin, yalnızca Napolyon savaşlarının hikâyesi değil; insan ruhunun, tarihin, kaderin ve vicdanın da romanıdır…
Tolstoy’un “Savaş ve Barış” adlı büyük eseri Türkçeye birçok yayınevi tarafından kazandırıldı. Bu tercümeler arasında, büyük şairimiz Nazım Hikmet’in yaptığı çeviri de özel bir yere sahiptir.
Ancak Tolstoy’un hayatında eserleri kadar dikkat çeken başka bir hadise vardır: Hayatının neredeyse tamamını geçirdiği Yasnaya Polyana’daki evinden, seksen iki yaşında gizlice ayrılışı…
Peki neden?
Birçok biyografi yazarı ve araştırmacıya göre Tolstoy artık evine sığamaz olmuştu. Şöhretin, aile içi anlaşmazlıkların ve uzun yılların yorgunluğu arasında hayat ona dar geliyor, duvarlar üzerine kapanıyordu. Ruhu, yıllarca insanlığa hakikati anlatmaya çalışan bir bilgenin huzursuzluğu içindeydi.
Belki de bu yüzden Tolstoy’un satırlarını okuyan herkes, bir an için başını kaldırıp etrafına bakar; sonra kendisini, bir sonbahar sabahında evinden ayrılan o seksen yaşını aşmış ihtiyarın yerine koyar. Çünkü Tolstoy’un kaçışı yalnızca bir evden ayrılış değil, insanın dünyaya, mala, şöhrete ve alışkanlıklara karşı verdiği büyük iç mücadelenin de sembolüdür.
28 Ekim 1910 sabahı, saat dört buçukta, seksen iki yaşındaki Lev Tolstoy, yıllarını geçirdiği Yasnaya Polyana malikânesinden sessizce ayrıldı. O sabah Petersburg ve Moskova halkı şaşkınlık içindeydi. Rusya’nın en büyük yazarı, ardında bir mektup bırakarak bilinmeyen bir yöne doğru gitmişti.
Ertesi gün gazeteler şu haberi yayımlıyordu:
“Lev Tolstoy dün sabah saat beşte evinden ayrıldı. Hava hâlâ karanlıktı. Arabacısının odasına giderek atları hazırlamasını emretti. Ardından birlikte arabaya binip Tokino İstasyonu’na doğru yola çıktılar.”
(Pavel Basinski, Cennetten Kaçış)
Eşi Sofya Andreyevna haberi aldığında yıkılmıştı. Gün boyunca ağladı, kendini pencereden atmaya kalkıştı ve haykırdı:
“Onu bulacağım! Evden çıkacağım! İstasyona koşacağım! Ah, keşke nerede olduğunu bilseydim!”
(Sofya Tolstaya Günlükleri)
Birkaç gün sonra aileye kısa ama sarsıcı bir telgraf ulaştı:
“Lev Nikolayeviç Astapovo İstasyonu’nda hastalandı.”
Herkes trene atlayıp yola çıktı.
Kızı Aleksandra, babasıyla hatıralarını derlediği eserinde o son günleri anlatırken şu satırları kaydeder:
“Benden, ölümünden sonra söylediklerini kaydetmemi istedi. Ama bu imkânsızdı; çünkü kelimeleri parçalı ve anlaşılmazdı. Sonra yazdıklarımızı okumamızı istediğinde neyi okuyacağımızı bilemez hâle geldik. O ise ısrarla, ‘Okuyun, okuyun!’ diyordu.”
Büyük yazarın son günleri, tıpkı romanları gibi hüzünlü ve insanî bir derinlikle örülüydü.
Roman, Anna Pavlovna’nın davetiyle açılır ve kısa süre içinde Prens Vasili’nin sohbetinde “Deccal” olarak nitelenen Napolyon karşımıza çıkar.
Tolstoy’un Napolyon’a bakışı alışılmış tarih anlatılarından çok farklıdır. O, Napolyon’u bir kahraman olarak değil, tarihin kibirli ve geçici bir figürü olarak resmeder:
“Rus tarihçileri için Napolyon garip bir biçimde hayranlık ve coşku kaynağıdır. Oysa o, son derece önemsiz bir tarih aracından başka bir şey değildir; sürgünde bile insana yaraşır bir vakar sergileyememiştir.”
Bu satırlar yalnızca Napolyon’a değil, tarihte kendisini dünyanın merkezinde gören bütün iktidar sahiplerine yöneltilmiş bir itiraz gibidir.
Rivayet edilir ki Tolstoy, Savaş ve Barış’ı büyük bir yavaşlıkla yazmış; buna karşılık Anna Karenina’yı çok daha hızlı kaleme almıştır.
++👇
TAHA AKYOL CUMHURİYET VE TEK-PARTİ DEVRİ MÜKTESEBATI İLE MÜTEMAYİZ AMA ERDOĞAN ALERJİSİ İLE MALÜL BİRİDİR!
Taha Akyol, maddi bilgileri suistimal ederek yanlı ve yanlış yazıyor; samimi değil.
Mustafa Kemal siyasî hatıratı olan Nutuk'ta başlangıç noktası Samsun ile Yunan'ın denize döküldüğü İzmir'e özel vurgu yapar ancak gariptir, 1930 belediye seçimlerinde CHP'nin hezimet yaşadığı iki il Samsun ile İzmir idi. Antalya'da ise SCF'li seçmenler valinin emri ve talimatı ile az daha süngülenecekti çünkü seçimi Türk Ocağı'nın desteklediği SCF kazanacaktı; neyse ki SCF'liler sandığa gitmedi de katliam yaşanmadı.
Gazi, halaskar, Ulu Önder denilen Mustafa Kemal, aradan yaklaşık 10 sene geçmeden sadece seçim kaybetmiyor, hezimet de yaşıyordu. Mustafa Kemal'in devrimlerine %80'ini köylü olan Türk Milleti'nin sureta karşı çıkamamasının yanıltıcı olduğunu da sandık göstermişti.
Mustafa Kemal'e muhalefet edilememesinin en mühim sebepleri meyanında İstiklal Mahkemesinin sert tavrı ve kendilerine dokunulması hayal bile edilemeyen kudretli İttihadçıların asılması ile Fevzi Çakmak ve İnönü gibi sınırlı sayıdaki idareci hariç herkese korku salan Çankaya Muhafız Alay Kumandanı İsmail Hakkı Tekçe'nin varlığını da sayabiliriz.
1930 Belediye seçimleri, Mustafa Kemal'in cumhurbaşkanlığının da tehlikeye düştüğünü gösteriyordu. Her ne kadar yakın arkadaşı SCF lideri Fethi Okyar "merak etmeyin paşam, sizi biz de cumhurbaşkanı seçeriz" demişse de gizli oyla yapılacak bir seçimde ne olacağı belli olmazdı. Bir genel seçimde CHP'nin hezimetini muhakkak gören Mustafa Kemal, cumhurbaşkanlığı seçiminde Amerikan sistemini düşünmeye başlamıştı ama gerek kalmadı, SCF'nin kendisini feshetmesi sağlandı.
1930 belediye seçimleri ve hele de Türk Ocağı'nın kitle halinde SCF'yi desteklemesi Mustafa Kemal'in radikal kararlar almasına yol açmıştır. Bu tarihten itibaren otoriterleşmeye endoktrinasyon ve sekülerleşmede sertlik eşlik etmiştir.
Taha Akyol, şayet Erdoğan alerjisi ile hareket etmese Mustafa Kemal otoriterliği ile Erdoğan otoriterliğinin meşruiyetine dair birşey söylerdi. Mustafa Kemal'in girdiği ilk yarışmacı seçimde partisinin aslında mağlup olduğu ve yapılacak ilk genel seçimde de hezimet yaşayacağı anlaşılmıştı. Ancak Tayyip Erdoğan Anayasa değişikliği dahil başbakan ve cumhurbaşkanı olduğu her yarışmacı seçimde şaibesiz olarak galip gelmiştir. Mustafa Kemal tek bir yarışmacı seçime girmeden hep iktidarda kalmıştır. Kendisinin tayin ettiği mebusların oylarıyla cumhurbaşkanı seçilmiş, bu mebusların oybirliği ile "Atatürk" soyadını almıştır. Neyse ki İstanbul, Ankara veya İzmir şehirlerinden birine "Atatürk" ismi verilmesine rıza göstermemiştir.
Çağ değişti, artık ne tek-parti devrinde olduğu gibi endoktrinasyonla ilk ve orta öğretim talebeleri belli bir çizgide yetiştirilir ne de İstiklal mahkemesi kurulur ama Erdoğan ile Mustafa Kemal aynı dönemde yaşasalar, Erdoğan istese de Mustafa Kemal kadar sert biri olamazdı.
Tayyip Erdoğan kıl payı seçiliyor, cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi bumerang gibi kendisine zarar verebilecek bir mahiyeti haiz ve seçim kazanmak için DSP ve Sinan Ogan'ın kapısını çalıyor. Asla yapmam dediği EYT'yi çıkarıyor.
Taha Akyol, Cumhuriyet devrine dair müktesabatı ile mütemayiz ama Erdoğan alerjisi ile malül biri. Bu sebeple çoğu doğru bilgiyi suistimal ederek yanlış sonuçlara varıyor.
Mesele Erdoğan'ın tek-adamlığı veya otoriterliği değil bunun meşruiyetidir. Sosyoloji sopayla değiştirilmez. Mustafa Kemal de bunu görüyor, yarışmacı bir seçimde nüfusun kahir ekseriyetini teşkil eden köylülerin kendisine karşı her biri Anadolu'da evliya gibi görünen paşaların partisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nı seçeceğini biliyordu daha da hazini bu köylülerle birlikte kasabalıların da yakın arkadaşlarının ve kızkardeşinin olduğu SCF'yi tercih ettiğini görmüştü.
Akyol'un maddi bilgilerini dikkate almak ama tespit ve hükümlerini önemsememek gerekir.