Kürsü dokunulmazlığı dışında hiçbir dokunulmazlığı doğru bulmuyorsunuz demek… Benim babam, sizin doğru bulmadığınız dokunulmazlığı kaldırılınca, görev gereği KÜRSÜ DIŞINDA okuduğu mektup yüzünden 60 yaşında tutsak edildi. Gençliğinin tam 8 yılını, aynı sizin gibi hiçbir aksiyonundan pişman olmayanların uygulattığı iğrenç, insanlık onurunu yok edecek işkencelerle geçirdikten sonra, daha sıçramadan derin bir uyku uyuyamazken yeniden mahkum oldu. Binbir çeşit yeni hastalık edindi Kandıra cezaevinde. Çok geçmeden daha da hastalandı ve öldü. Susmak istiyordum çünkü size laf atmak konforlu. Siz en basit olansınız, en kolay bölümsünüz. Katıldığınız programda Selahattin Demirtaş ve terör kelimelerini arka arkaya kullanmaya hiç utanmadığınız için susamadım. 78 yaşında birine bela okuyacak değilim fakat dokunulmazlıkların kaldırılmasından bugüne dek tutsak edilmiş, ruhunda onarılmaz yaralar açılmış, çocuklarının büyüdüğünü görememiş, aile üyelerini toprağa vermiş ve cenazesine bile gidememiş herkesin ahı her gece ve gündüz, bu dünyada ve ahirette üzerinizdedir. İyi hatırlanmayacaksınız.
Kılıçdaroğlu Kürtlere en az iki kere ihanet etti. İlki dokunulmazlıkların kaldırılmasına desteği; Selahattin Demirtaş ve arkadaşları o yüzden hapiste. Diğeri ise Kürtlerden, Demirtaş’tan bile tarihi destek aldığı seçimin ikinci turunda, ülkenin en azılı ırkçı grubuyla gizlice anti-Kürt protokol yapması. Dokunulmazlıkların kaldırılmasında korkaklığı, protokol yapmasında ise sinsiliği ve hırsı belirleyiciydi. Biri açık, diğeri gizli ihanetti. Her ikisi de “pişmanım” diyemeyeceği, geri dönemeyeceği büyüklükte ve açıklıkta ihanet.
S.Demirtaş, Savunma kitabında "Kürt sorunundan başka gündeminiz yok mu?" sorusuna, "Biz her konuda siyaset yapıyoruz, ama o konularda dava açılmadığı için sizin haberiniz olmuyor" demişti bu yurttan sesler korusuna.
"Tek konunuz bu olursa ittifak yapmayız" diyenlere yanıt da bu.
“Kürdüm” demekten çekinen insanların olduğu bir ülkede, Kürt nüfusunu yalnızca kendisini açıkça ifade edenlerin sayısıyla ölçmek yanıltıcıdır.
Yıllarca “Kürt kökenliyim”, “Kürt asıllıyım”, “Ailemde Kürt var”, “Kürt olduğum söyleniyor ama Kürt değilim” gibi cümleleri duyduk. Bu ifadelerin her biri aslında bir toplumsal baskının, bir mesafenin ve bazen de bir korkunun izlerini taşır.
Hayatım boyunca kimliğimi saklama ihtiyacı duymadım. Bana sorulduğunda her zaman Kürt olduğumu söyledim ve dünya da beni böyle tanıdı.
Ne var ki bu coğrafyada uzun yıllar boyunca birçok insan kimliğini doğrudan ifade etmek yerine “kökenli”, “asıllı” ya da benzeri dolaylı tanımlara sığınmak zorunda kaldı. Bunun nedeni çoğu zaman kimliğinden utanmak değil; egemen olana daha yakın görünme arzusu, dışlanma korkusu ya da sahip olduğu konumu kaybetme endişesiydi.
Bir insanın kimliğini dolaylı cümlelerle anlatmak zorunda kalması, o toplumun hâlâ tam anlamıyla eşit ve özgür olmadığını gösterir.
Kürtler bu coğrafyanın en eski halklarından biridir. Diliyle, kültürüyle, hafızasıyla ve emeğiyle bu ülkenin ayrılmaz bir parçasıdır. Bir kimliği yok saymak, onu aşağılamak, mizahın malzemesi yapmak ya da sürekli savunmak zorunda bırakmak hiçbir sorunu çözmez.
Oysa insan; doğacağı coğrafyayı, annesinin dilini, ailesini, etnik kökenini ya da inancını seçmez. Bunlar bir üstünlük ya da eksiklik nedeni değildir. İnsan ancak hayatı boyunca yaptığı tercihler, ürettiği değerler ve ortaya koyduğu ahlaki duruşla kendini tanımlar.
Hiçbir kimlik diğerinden üstün değildir. Üstün olan şey; farklılıklarla birlikte yaşayabilme olgunluğu, başkasının varlığına saygı gösterebilme erdemidir.
Tarih bize şunu gösteriyor: Kimlikler baskıyla ortadan kalkmaz; yalnızca yaralanır. Yasaklar, inkâr politikaları ve ötekileştirme, insanların kimliklerinden vazgeçmesine değil, o kimliğin etrafında daha güçlü bir dayanışma geliştirmesine yol açar.
Kürt meselesinin özü de tam burada yatıyor. Bir toplumu sürekli “öteki” olarak tanımlarsanız, yalnızca o toplumu değil, ortak geleceği de zedelersiniz. Çünkü eşit yurttaşlık, insanların kim olduklarını korkmadan söyleyebildikleri yerde başlar.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, kimliklerden korkmak değil; onları saygıyla kabul etmektir. Bir toplumun barışı da, demokrasisi de, ortak geleceği de ancak bu zeminde kurulabilir. Çünkü özgürlük, insanın kim olduğunu korkmadan söyleyebilmesidir.
İnsan hata yapar ancak içtenlikle hatasını ifade eder, samimiyetle özür diler.
Rahmi Koç imzalı şu kuru, hatasını anlamamış ve hatta inkar etmiş “şey” özür falan değil, kibir.
Bu metnin ne yapılması gerektiğini biliyorum da ifade etmek istemiyorum.
Irkçılığın eğitimsizlikten doğduğunu sanmak, kendimizi avutmak için uydurduğumuz bir masaldır.
İzmir'de bir hastane açılışında, Türkiye'nin en zengin ve en eğitimli insanlarının başında gelen Rahmi Koç, protokolün tam ortasında Kürt kadınını bedeni üzerinden ırkçı bir dille alaya alan bir "fıkra" anlatabiliyor ve salon gülebiliyorsa, sorun eğitim eksikliği değildir; daha derinlerdedir ama vicdan eksikliği bariz şekilde ortadadır.
En iyi okullarda okumuş, en yüksek mevkilere çıkmış kesimlerde dahi etnik kimliği ve kadın bedenini aşağılamanın bir nükte sayılabilmesi, ülkemizin yüzleşmekten kaçtığı en temel yarasını gösteriyor: özünde toplumsal gerçeklik olan çoğulculuğa değil, ayrımcılığa dayanan tek tipçi bir toplumsal düzen dayatması ve bunu devamlı yeniden üreten eğitim sistemi.
Netice olarak bizde ayrımcılık marjinal bir durum değil, özellikle seçkinlerin arasında rahatça paylaşılan bir dildir.
Utanç verici olan sadece Rahmi Bey’in cümlesi değil, o cümleye gülebilen bir salonun da olmasıdır.
Bu sebeple de yüzleşmemiz gereken o salonun da çok ötesinde duran derin sorunlarımızdır.
Koç ailesini namus, şeref, haysiyet gibi değerlerle yaralayamazsınız. Onlarda bu tür şeyler olmaz. Onların tanrısı paradır. Bu yüzden boykot etmek onları gerçekten korkutur.
#RahmiKoçÖzürDile
Eski HDP Milletvekili İdris Baluken:
Dün kamuoyu ile paylaşılan Selahattin Demirtaş’a ait birkaç pozluk fotoğraf, başka söze gerek bırakmayacak bir şekilde vermiştir.
O fotoğraflar, haksızca çalınan yıllara ve en zor hapishane koşullarına meydan okuyan bir onur duruşudur.
Onu ve binlerce yoldaşımızı orada tutan zemin, zamanında sergilenen o meşhur “Anayasaya aykırı ama evet” tavrıdır.
Sıkça yapıldığı gibi, bu büyük tarihsel hatayı tümüyle yalnızca Kemal Kılıçdaroğlu’nun şahsına mal ederek CHP’nin kurumsal yapısını ya da o dönemin parti organlarında görevli olanları aklamaya çalışmak ibretlik bir tutarsızlıktır.
Meclis çatısı altında dokunulmazlıkların kaldırılıp HDP’li siyasetçilere hapishane yolu gösteren o karar okunurken, bugünkü bazı aktörlerin zafer kazanmış edasıyla sergilediği sevinç gösterilerini unutmak mümkün değildir.
Bu hafıza tazelemeyi yapmadığımız müddetçe, günübirlik siyasetin ürettiği manipülasyonların içinde boğulmamız kaçınılmazdır. Kurulduğu günden bugüne savunduğu evrensel değerler ve radikal demokrasi düşüncesinden dolayı ağır siyasi operasyonlara maruz kalan yapı, Kürt Siyasi Hareketi’dir.
Görece sessiz dönemlerde dahi en ağır bedelleri ödemekten geri durmayan bu yapıyı, günün sonunda operasyonun tarafı olanlarla eşitlemek siyasi etik ile bağdaşmaz.
İlke Tv
Tam 10 sene oluyor.
Henüz 2015 yılında, başka bir iktidarın ve çok daha ötesinde, başka bir zihniyetin mümkün olduğuna dair o cümleleri kurmuştu.
İlk tanışıklığımız 2006 senesiydi.
Selahattin Demirtaş o zamanlar İHD Diyarbakır Şube Başkanı, ben ise 17 yaşında. Kapısını çaldığımda saatlerce dinleyip ilgilenmişti benimle.
Yıllar geçti; seçildi, vekil oldu, eş genel başkanlığa yürüdü. Ben de bu süreçte gazeteciliğe başladım. Makamlar, kürsüler değişti ama ben hep 17 yaşımdayken karşımda oturan o avukatı, o mütevazı adamı gördüm. Çizgisindeki ve iletişimindeki tutarlılık hiç eksilmedi.
Bugün, aradan geçen onca seneden sonra bu fotoğraflara bakınca hâlâ aynı Demirtaş’ı görüyorum. Biliyorum ki o cezaevi kapısını içeriden açabilecek, önüne sürülen sayısız fırsat oldu; hepsini elinin tersiyle itti.
Bir yanda onun tutuklanmasına giden yolu açan, o ifadeleri verenlerin bugünkü acınası durumlarına bakıyorum, bir yanda da onun duruşuna. Evlatlarından ayrı düşmek, 10 yıl boyunca özgürlükten mahrum bırakılmak ve tüm bunları her şeye rağmen göze alabilmek...
Kimilerine göre bu bir kahramanlık öyküsü sayılabilir. Fakat meselenin kahramanlıkla bir ilgisi yok. Bu, "Bir insan ne için yaşar?" sorusuna verilmiş en sahici cevap, hepsi bu.
İnandığı gibi konuştu, inandığı gibi yaşıyor.
Eyvallah.
Bir ülkede her şey çürüyorsa, bu bir tesadüf değildir. Bu kadar çok milliyetçisinin, dindarının ve solcusunun olduğu bir ülkede bu oluyorsa, tüm sıfatlar, sahtedir.
Adam onchain verilerine dayanarak diyor ki
Binance emir defterlerine baktığımızda, likiditenin az olduğu cumartesi günü 1milyar dolarlık btc satışı yaptı ama cüzdanlarındaki btc miktarı hiç değişmedi.
“Yani kullanıcı fonlarını satıyorlar diyor.”
Adamlar kullanıcıların parasını al-sat yaparak para kazanıyor.
Özetle; kullacıların paralarıyla kullanıcıları soyuyorlar.
Ama artık suratları o kadar kösele oldu ki,
o kadar umursamaz takılıyorlarki;
Bunları yaparken Cz kahkahalı ve alaycı paylaşımlar yapıyor sürekli. Yani artık olayın boyutu tamamen kontrolden çıkmış vaziyette.
Binance ve Cz yok olmadığı sürece kazanç beklemek hayalcilik olur gibi duruyor.