Kıymetli Dostlar!
7.5 yıldır burada değil cezaevindeydim. Bu sebeple burda unutuldum. Bu gönderimi RT yapıp dostlara ulaşmama sebeb olursanız sevinirim.
👉Sağdaki Mustafa Destici’nin EDEBİYAT bölümü mezunu kızı Hilal Destici. TBMM’de PROGRAMCI olarak işe girdi.
👈Soldaki Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümünü bitiren Büşra, iş ve torpil bulamadığı için babasının yanında AYAKKABICI olarak işe başladı.
@JeanJulienOrion@mahmutakpinar1@Victor22829539 Ne güzel bir olgunluk örneğisiniz. Anlaşılan zorunlu ikametinizin meyvelerinden istifade etmeğe devam edecek takipçileriniz... ihtiyacımız var yaşanan hadiseleri yorumlama perspektifinize... selam ve dua ile
Hakikat yolunda mücadelenin sonucu değil,
mücadelenin kendisi önemlidir.
Sonucu ne olursa olsun
mücadelenin kendisi bir ebediyet zaferidir.
Uğruna eskidiğin yoldur esas olan.
Buradayım.
Kırık dökük olsam da daha ölmedim.
An bile tereddüt etmeden yola devam.
Pazar Öğleden sonra beraberdik,ziyaretçiler vardı. İngiltere hatıraları soruldu ve bendeniz Hacı Abimin bu kadar Celallendigini görmemiştim. Dünün notları çok ama en can alıcısı "ileri abilerin şatafatlı hayat sürmemeleri lâzım "demesiydi.
Derken gözlerinden ataş çıkıyordu.
Bugün dr a gittik. Omzu ağrıyordu abla muayene etti,ilaç yazdı dedi
-abi doğum gününüz kutlu olsun.
Bugün 80 yaşına girdiniz.🥰 Sürpriz oldu. Afiyetle nice yıllar Hacı ağabey.
@Ebuzertasdemir
@JeanJulienOrion Yaşadıklarımın adım adım haritalandırılmssına şahit oldum yazıyı okurken. Kendine yabancı, dış dünyaya kapalı nefes alan ama hayatın rengini, kokusunu, tadını, sıcaklığını ıskalayan bir ruh ve beden... yaşatılan ve dayatılan kötülüğün sınırı yok.
CEMAAT DAVALARI ÜZERİNE PSİKOLOJİK BİR TRACTATUS
Bu metin, bir hükmün değil
bir ruh halinin anatomisidir.
Bir davanın değil
bir psikolojik iklimin tahlilidir.
Zaman bazen silahlarla değil
isimlerle yaralar açar.
Ve bazen en büyük yıkım
insanın kendi hikayesinden sürgün edilmesidir.
Etiketleme ve belirsizlik altında insan zihninde işleyen süreçler...
Bu psikolojik tractatus 7 bölümden oluşmaktadır:
I. Ontik ve Ontolojik Aşınma
II. Travmanın Derinliği: Yaşayanların İçindeki Mezar
III. Tarihin Karanlık Eko'ları
IV. Sürgün: Yer Değil Varlık Kaybı
V. Hukuk ve Metafizik: Adaletin Çöküşü
VI. Çocuklar: Tarihin Sessiz Tanıkları
VII. Sonuç: İnsanın Yokluğuyla Yazılan Tarih
Bugün ilk bölümünü yazdım.
Sonrasını ne zaman yazarım meçhul ama ilk bölümü özetle arz etmek isterim.
I. ONTİK VE ONTOLOJİK AŞINMANIN PSİKOLOJİSİ: “İNSANIN ADI NASIL SİLİNİR?”
Bazı çağlar insanı cezalandırmaz onu iki cepheden aşındırır:
dışarıdan hayatını, içeriden varlığını.
İnsan önce hayattan düşer. (ontik),
sonra kendinden düşer. (ontolojik).
İlki görünür.
İkincisi sessizdir.
*****Önce ontik (varlıksal) olan başlar:
Ontik aşınma, insanın dış dünyadaki yerinin erimesidir.
İslam düşüncesinde bu, zahiri düzenin bozulması olarak okunabilir.
İş gider.
Statü çözülür.
İlişkiler çekilir.
Bu, görünen yıkımdır.
Birey hala kendini tanır.
Ama artık tanındığı yer kalmaz.
Bu aşama, yıkımın görünen yüzüdür.
Henüz insanın içi konuşmaya devam eder.
Ama asıl süreç henüz başlamamıştır.
*****Sonra ontolojik (varoluşsal) olan aşınma sızar:
İnsan kendini tanıyamaz.
Kendi masumiyetine bile yabancılaşır.
İç sesi, dış dünyanın ithamlarıyla kirlenir.
Ve böylece hayatın başına gelenler,
yavaşça insanın içine yerleşir.
Bir insanın “suçlu” ilan edilmesi yalnızca hukuki bir işlem değildir.
Bu, ontolojik bir yeniden adlandırmadır.
Artık o kişi:
Bir baba değil bir “tehdit”tir.
Bir öğretmen değil bir “suç unsuru”dur.
Bir çocuk değil bir “şüpheli soy”dur.
Damgalanma ("Fetö"); ismin karanlığa çevrildiği andır.
Kanadalı sosyolog Erving Goffman, damgayı “bozulmuş kimlik” olarak tanımlamıştı.
Ama burada damga bir sonuç değil bir başlangıçtır.
Bu dönüşüm, utilitarist düşüncenin temsilcisi Jeremy Bentham tarafından tasarlanan,
"tek bir gözlemcinin tüm mahkumları, mahkumlar gözlemlendiklerini bilmeden izlemesine" imkan tanıyan dairesel bir hapishane modeli olan "Panoptikon"un ötesindedir.
Zira burada mesele sadece gözetim değil,
varlığın semantik tasfiyesidir.
Bir insanın adı elinden alınırsa,
geriye yalnızca korku kalır.
Benim zamana bıraktığım izler...
Ve zamanın bende bıraktığı kanlı ve kalıcı lekeler...
Bunlar belli ama...
Bu travmatik metamorfozu anlamak ve anlatmak için, daha az anılan ama daha derin yaralara dokunan kimi düşünürlerin izini takip etmeliyim.
Jean Amery...
Kendisi Gestapo tarafından yakalanmış, işkence görmüş ve Auschwitz’e gönderilmiş bir yazardır; yani teorisini masa başında değil, kırılmış kemiklerinin hafızasında kurmuştur.
"Suç ve Kefaretin Ötesinde" adlı eserinde, işkencenin yalnızca bedeni değil, insanın dünyayla kurduğu varlıksal güveni parçaladığını anlatır.
Amery, işkencenin en ağır sonucunun acı değil, “dünyaya güvenin geri dönülmez biçimde yıkılması” olduğunu söyler.
Çok iyi bilirim bu yıkımı, yıkımın metafiziğini ve gömdüğü değerleri...
Ama ben değil yine de Jean anlatsın.
Jean Amery'ye göre insan, işkence anında yalnızca acı çekmez; aynı zamanda “başkalarıyla paylaştığı gerçeklik zeminini” kaybeder.
İşte burada isim silinmesi, tam da bu ontolojik yıkımın dilsel yani lisani versiyonudur:
insan artık yalnız değildir, yalnızlığa mahkumdur.
Bir başka yaralı dünya Viktor Klemperer...
Yahudi kökenli bir filolog olarak hayatta kalmış, fakat hayatını kurtaran şeyin tesadüfler zinciri olduğunu defalarca not etmiştir.
1947 tarihli "Üçüncü Reich'ın Dili" adlı çalışmasında;
Nazi Almanyası’nda dilin nasıl zehirlendiğini gün gün kaydeder.
Klemperer’e göre totaliter rejimler insanları önce öldürmez kelimeleri dönüştürür.
Çünkü dil değiştiğinde, düşünce fark edilmeden şekillenir.
“Fanatik”, “temizleme”, “unsur” gibi kelimelerin nasıl rutinleştiğini anlatırken, aslında şunu gösterir: bir insanı “insan” kategorisinden çıkarmak için önce onun adını başka bir şeyle değiştirmek gerekir.
Dil burada bir araç değil bir infaz mekanizmasıdır.
Kalabalıkların derhal kabulleneceği yeni bir sözlüğe yeni bir literatüre ihtiyaç duyarlar.
Ya da Ludwig Wittgenstein'ın dediği gibi "dilin tatile çıkması"na yani kelimeler anarşisine.
Egemen güç tarafından kurgulanan tasfiye planı istikametinde düşmanın, teröristin, hainin ve terör örgütünün tanımı yapılır ve derhal gereğine tevessül edilir.
Hiçbir şeyden haberi olmayan masum insanlar kendilerini birden yeni bir sözlük ve yeni bir terminolojinin zehirli kelimelerine raptedilmiş olarak bulurlar.
Hiçbir şey yapmamışlar ama terörist ilan edilmişlerdir.
Fail değil münfaildirler.
Etkin değil edilgindirler.
Gençlik yıllarımın kaybolan solgun sayfalarında Gazali, el-Munkız mine’d-Dalal (Hakikatten Saptıran Şeylerden Kurtuluş) eserinde,
yaşadığı büyük epistemik krizi anlatmıştı:
dili tutulur, konuşamaz, öğretemez hale gelir.
Nizamiye Medresesi’nin en parlak en ünlü hocasıyken,
bir anda kendi bilgisinden şüphe eder.
Bu metinde Gazali şunu söyler:
İnsan bazen bilgiyi kaybetmez bilgiye olan güvenini kaybeder.
Bu, ontolojik aşınmanın en saf ifadesidir.
Çünkü burada kaybedilen şey dış dünya değil
hakikatle kurulan bağdır.
İslam felsefesinde İşrakiyye ekolünün mühim siması şeyh-ül ekber Muhyiddin İbn Arabi, Fususü’l-Hikem ve Fütuhat-ı Mekkiyye’de;
insanın hakikatte “isimler” üzerinden var olduğunu anlatır.
Ona göre insan, kendine verilen isimlerle var olur.
Ama o isimler hakikatten koparılırsa,
insan kendi hakikatinden de kopar.
Bu bağlamda “isim erozyonu” sadece psikolojik değil metafizik bir kopuştur.
Ontik aşınma insanı toplumdan ayırır.
Ontolojik aşınma insanı kendinden ayırır.
İlki yaradır.
İkincisi yokluk.
Bir insanın elinden hayatı alınabilir.
Ama kendine olan bağını kaybettiğinde,
artık geri döneceği bir yer kalmaz.
Farabi’nin hayatı da bu tractatus'un bir yankısıdır:
Saraydan uzak, yalnız, müzikle ve düşünceyle yaşayan bir filozof.
Etkileyici bir ütopya ve mükemmel şehir kitabı olan Medinetü’l-Fadıla ve Kitabü’l-Akl’a bakıldığında;
Farabi'nin sisteminde insanın değeri, toplumun verdiği unvandan değil, aklın kendi dışındaki hazır ve kusursuz bir kütüphane olan ve tanrısal kökenli olduğu ifade edilen "faal akıl"la kurduğu bağdan gelir.
Bu bağ koparsa ne olur?
İnsan hala toplumda bir yer bulabilir
ama kendinde bir yer bulamaz.
Bu, ontolojik aşınmanın klasik bir ifadesidir:
statü kalır, hakikat kaybolur.
Endülüs'te felsefeyi felsefe yapan ve İbn Rüşd'ün hocası sayılan adamdır İbn Bacce...
Hapiste okuduğum Tedbirü’l-Mütevahhid (Yalnızın Yönetimi) adlı muhteşem eserinde,
bozulmuş bir toplumda bireyin nasıl var kalabileceğini tartışır.
Endülüs'te siyasi kaos ve entellektüel baskılar içinde yaşamış,
yalnızlık içinde düşünmüş ve sonunda zehirlenerek öldürülmüş bir filozoftur.
Onun çözümü şudur:
Eğer toplum hakikati tanımıyorsa,
insan kendi iç düzenini kurmalıdır.
Ama burada kritik bir risk vardır:
Eğer birey bu iç düzeni de kaybederse,
artık hiçbir yere ait değildir.
Bu, sosyal ölümden daha ağırdır: İçsel-manevi sürgün.
Farabi der ki: insan aklıyla yükselir.
İbn Sina der ki: insan kendini bilerek vardır.
İbn Bacce der ki: insan yalnız da olsa hakikatte kalabilir.
Nasıreddin Tusi der ki: insan dengede kaldıkça insandır.
Ama bu dört çizgi aynı yerde kırılır:
İnsan kendine olan bağını kaybettiğinde.
*************
Psikolojik nazarla Cemaat davalarına dair yaşanan bu trajik süreci anlamak için klasik travma dili yetersiz kalır.
Daha özgün bir terminoloji gerekir.
Benim dramatik ve kavramsal eksenim şöyledir:
1. İsim Erozyonu Sendromu
(Nominal Attrition)
Bireyin, kendisine yöneltilen yeni tanımlamalar karşısında kendi kimliğini içsel olarak savunamaz hale gelmesi.
--Kendi geçmişine yabancılaşma
--“Ben gerçekten kimim?” sorusunun obsesif tekrarı
--Kendi masumiyetine bile mesafe koyma
Bu noktada insan, suçsuzluğunu kanıtlamaya çalışmaz artık suçsuz olup olmadığını hissetmemeye başlar.
2. Algısal Kuşatma Efekti
(Perceptual Siege Effect)
Bireyin, sadece devlet ya da kurumlar tarafından değil, toplumsal bakış tarafından da sürekli izleniyor hissine kapılması.
Bu durum:
Sosyal ortamlardan çekilme,
Her bakışı “şüphe” olarak okuma,
Gündelik davranışları bile kontrol etme gibi psişik tavırlar üretir.
İnsan burada yalnız değildir,
sürekli görülüyormuş gibi yalnızdır.
3. Ahlaki Yorgunluk Çöküşü
(Moral Fatigue Collapse)
Sürekli kendini savunma zorunluluğu,
zamanla bireyin etik direncini tüketir.
Başlangıçta:
“Ben masumum”
Sonra:
“Bunu anlatmalıyım”
En sonunda:
“Anlatmanın bir anlamı yok”
Bu, bir yenilgi değil anlamın tükenişidir.
Şuursuz kalabalıklar karşısında derin bir yorgunluktur.
4. İçsel Tanıklık Parçalanması
(Fragmented Self-Witnessing)
İnsan normalde kendi hayatının tanığıdır.
Ama bu süreçte birey, kendine dışarıdan bakmaya başlar.
Kendi hayatını bir başkasının hikayesi gibi izler.
Kendi duygularına bile güvenemez.
“Ben bunu gerçekten yaşadım mı?” hissi oluşur.
Bu, dissosiasyonun (bilinç-hafıza-kimlik ve cevre algısında ayrışma-çözülme) ötesinde bir şeydir:
benliğin bir mahkeme salonuna dönüşmesi.
5. Gecikmiş Varoluş Sendromu
(Deferred Existence Syndrome)
Birey, hayatını “şimdi”de yaşamaz
hep bir “temize çıkma” anına erteler.
“Bir gün her şey ortaya çıkacak”
“Bir gün anlaşılacağım”
Bu umut, başlangıçta koruyucudur.
Ama uzadıkça zehirlenir.
Çünkü hayat beklenirken yaşanmaz.
Ve insan fark etmeden şimdiki zamanı kaybeder.
6. Susturulmuş Kimlik Refleksi
(Muted Identity Reflex)
Birey, kimliğini saklama refleksi geliştirir.
Meslek gizlenir.
Geçmiş silinir.
İllegal olmasa da bağlantılar ve dostluklar inkar edilir.
Zamanla bu bir savunma değil, bir alışkanlık olur.
Ve insan bir gün şunu fark eder:
Artık sadece başkalarına değil
kendine de gerçeği söylememektedir.
Kimileri bunlar beni tanımlamıyor diyebilir.
Ama tanımlanan vakaların çokluğunun bizzat şahidiyim.
Bu süreçte yaşanan şey:
Ne sadece travmadır
Ne sadece kara bir mühürle damgalanma.
Daha derin bir şeydir bu: Ontolojik Aşınma
Yani insanın:
Adı aşınır.
Kimliği aşınır.
Hafızası aşınır.
Ve en sonunda kendine olan inancı bile aşınır.
Belki de bir insanı yok etmenin en ince yolu,
onu başkalarının gözünde suçlu ilan etmek değil onu kendi gözünde belirsiz hale getirmektir.
Çünkü insan belirsizlikle yaşayamaz.
Bu süreçte insan:
Adını kaybeder: isim erozyonu
Bakışlardan kaçamaz: algısal kuşatma
Kendini anlatmaktan yorulur: ahlaki çöküş
Kendi hayatına yabancılaşır: içsel parçalanma
Yaşamı erteler: gecikmiş varoluş
Ve sonunda susar: kimlik refleksinin sönmesi
Bu, tek tek travmalar değil bir varlık çözülmesidir.
İnsan önce toplumdan çıkarılır.
Sonra kendinden.
Ve bu iki süreç arasındaki fark şudur:
İlkinde insan yalnız kalır.
İkincisinde insan kendisiz kalır.
Bir insanı yok etmek için
onu öldürmek gerekmez.
Onu kendi gözünde belirsiz hale getirmek yeterlidir.
Çünkü insan suçla yaşayabilir ama kendine yabancılaştığında, artık hiçbir yerde yaşayamaz.
İnsan bazen bir anda yıkılmaz.
Yavaşça silinir.
Önce hayatından bir şey eksilir
bir kapı kapanır, bir ses kesilir, bir isim çağrılmaz olur.
Buna dünya deriz.
Sonra, daha derinde bir şey olur:
İnsan kendi adını duyduğunda
artık kendine dönemez.
Ontik olan,
insanı hayattan çıkarır.
Ontolojik olan,
hayatı insanın içinden çıkarır.
Ve meçhul bir ronpuanda,
ikisi birbirine karışır:
İnsan artık ne dışarıdadır
ne içeride.
Ve en sonunda:
İnsan kendine bakar.
Ama gördüğü şey,
kendisinden biraz eksiktir.
Bir ses kaybolmuştur.
Bir bağ kopmuştur.
Bir iç tanıklık susmuştur.
Psikolojik Ölüm ve Sosyal Ölüm...
Dilek İmamoğlu sinir krizi geçirmiş.
Hiç bir delil yok, hemen bugün tahliye edin diye bağırıyor.
Özel mi kandırıyor, avukatlar mı bilmem. Savcıyı savcı, hakimi hakim sanıyor. Çok acı.
Birisi kocasının esir alındığını, Erdoğan tepede olduğu sürece asla çıkamayacağını anlatsın.
Rezil olmanın şöhret getirdiği bir çağda
haysiyet kariyer engelidir.
Kalabalıklar artık erdemi değil, teşhiri izliyor;
haysiyet ise,
bu çağda görünmez olmayı seçen bir aristokrat.
Yusuf Tarık Gül'ün (11) cenazesine bakanların katılmamasını haber yapan gazetecilerden biriyim.
* İlk baştan beri olayın nasıl geliştiğini,
* Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın aileyi ne zaman aradığını,
* Anne-babası KHK’lı olduğu için ayrımcılığa uğrayan ilk çocuk cenazesinin Yusuf Tarık olmadığını,
* 6 Şubat depreminde vefat eden bir çocuğun cenazesine, ailesi KHK'lı olduğu için yapılanları ilk kez bu videoda anlattım.
Amacımız sansasyon ya da manipülasyon değil.
Amacımız sadece ve sadece KHK hukuksuzluklarının geldiği noktayı göstermek.
Lütfen İNSANLIK ADINA BU GERÇEKLERİ elden ele duyurun.
YusufTarık İçinYaz