Tahammül edemediğim tek cümle “Ay ben bakamıyorum, dayanamıyorum!”
Bakacaksın kardeşim! Duyuracaksın, öğreteceksin!!
Yetişen her bir çocuğun “bu çirkinliği” bilmeye hakkı var! Ve sen, öğretmediğin her şeyden sorumlusun!!!!!
Congratulations mom! You’re amazing ❤️
Esselamu Aleykum ey kimsesi Allah olanlar…
Ey gündüz vakti açlığı suskunlukla, gece vakti yorgunluğu secdeyle bastıranlar…
Ey yetimlerin gözyaşını kendi gözyaşıyla silemeyen ama dua ile göklere kaldıran yiğitler…
Gazze…
Yalnız bir şehir değil, ümmetin kalbinin attığı yerdir.
O kalbi durdurmak için ateş yağdırıyorlar. Evleri, hastaneleri, mescitleri bombalıyorlar. Ama o kalp hâlâ atıyor. Çünkü o kalp, Allah’ın adıyla atıyor.
Bir çocuk düşün.
Elinde oyuncak yok, elinde taş var.
O taşı tanklara fırlatıyor. Dünyanın en büyük ordusuna meydan okuyor.
Çünkü o çocuk biliyor ki: Attığı taş aslında onun değil, Allah’ın attığı taştır.
Kur’an söylüyor:
“Attığın zaman sen atmadın, Allah attı.” (Enfal, 17)
İşte bu yüzden korkuyor İsrail.
Çünkü karşısında sadece bir çocuk yok; Allah’ın iradesi var.
Ve ey kardeşlerim, Gazze’nin sokakları kanla yıkansa da, duvarlarına yazılan tek kelime var: “La ilahe illallah.”
Bugün Gazze, ümmetin imtihanıdır.
Orada bombalar yağarken buradaki sessizlik sınavdır.
Orada açlık varken buradaki sofralar imtihandır.
Orada şehadet varken buradaki rahatlık imtihandır.
Ey kardeşlerim! Gazze’yi unutmak, aslında kalbimizi unutmak demektir.
Çünkü Gazze, ümmetin kalbidir. Kalbi susturursak beden ölür.
Ama Elhamdulillah, Gazze’nin kalbi atıyor!
Gazze sadece Filistinlilerin değil; hepimizin davasıdır.
Çünkü Allah buyurdu:
“Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta, birbirlerini korumakta bir beden gibidirler.”
Bir bedenin ayağına diken batsa, gözünden yaş süzülmez mi?
Bir bedenin parmağı kesilse, kalbi sızlamaz mı?
Gazze kanarken, nasıl susarız?
Ama kardeşlerim, Gazze sadece acı değil, aynı zamanda umut demektir.
Çünkü İsrail’in bütün planlarına rağmen #Gaza hâlâ dimdik ayakta duruyor.
Çünkü her bomba, yeni bir direniş doğuruyor.
Çünkü her şehit, yeni bir yiğit bırakıyor ardında.
Ve şunu bilin ki:
Gazze düşmeyecek.
Çünkü Gazze’nin ardında Allah var.
Çünkü Gazze’nin arkasında Türkiye var.
Çünkü Gazze’nin duası arşa çıkıyor, meleklerin kanatlarında ümmetin kalbine iniyor.
Ey kardeşlerim…
Gazze’nin gökyüzü ateşle aydınlanırken, gözler Türkiye’ye çevriliyor.
“Hani, neden susuyor?” diye soruyor bazıları.
Ama bilmeyen anlamaz, görmeyen göremez: Bu sessizlik teslimiyet değil, devlet aklının sessizliğidir.
Devlet dediğin, hamlelerini sokaklarda sloganla değil, tarihin defterine yazd��ğı satırlarla yapar.
Türkiye işte bu satırları yazıyor.
Bir zamanlar bu devlet, Washington’dan gelen notalarla titrerdi.
Brüksel’den çıkan kararlarla yön değiştirmek zorunda kalırdı.
Ama artık öyle değil.
Bugün Türkiye, kendi notalarını yazıyor.
Kendi oyununu kuruyor.
Ve dünyaya şu mesajı veriyor:
“Benim suskunluğum korkudan değil, fırtına öncesi sükûnettir.”
Kardeşlerim, Bedir günü hatırlayın.
Müminler azdı, düşman çoktu.
Ama Allah’ın vaadi galip geldi.
Çünkü mesele sayının çokluğu değil, yüreğin imanıdır.
Bugün Türkiye, ümmetin Bedir ordusudur.
Sayımızı küçümseyenler, unutsun istemiyorum: Bizim ordumuzun başında Allah’a güvenen bir millet var.
Bazıları diyor ki:
“Neden orduyu Gazze’ye göndermiyoruz?”
Bilin ki orduyu göndermek sadece asker meselesi değildir.
Orduyu göndermek, kıyamet taşlarını oynatmaktır.
Türkiye bunu biliyor.
Ama sabır, korkaklık değildir.
Sabır, vaktin gelmesini beklemektir.
Bedir vakti gelmeden Bedir’e çıkılmaz.
Unutmayın:
Türkiye’nin sessizliği, ümmetin son umudunun tükenmesi değildir.
Türkiye’nin sessizliği, ümmetin son kozunu saklamasıdır.
Düşman bizim için “Türkiye susuyor” zannetsin.
Ama biz biliyoruz ki Türkiye aslında fısıldıyor:
“Hazır olun, gün gelecek; bütün kapıları bir yumrukla kıracağız.”
Ey kardeşlerim, bu milletin tarihi hep aynı hakikati fısıldar: Milletimizin tarih sahnesinde yer aldığı her kritik an, sadece bir muharebe değil; bir irade, bir kimlik ve bir kader kararının ifadesiydi. 1071 Malazgirt’te Alp Arslan’ın ve askerlerinin attığı adım, sadece bir sınırın ötesine geçiş değildi; kendi varlığını koruma refleksinin, kararlı bir millet ruhunun ilk büyük tezahürüdür — Anadolu’yu vatan kılan o günün cesareti, sonraki nesillere yol gösterdi. 1453’te Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethedişi, yalnızca bir kalenin düşmesi değil; medeniyetlerin kavşağında yeni bir iradenin hükümranlığının başlamasıydı; surları aşan yalnızca asker değil, inanç ve stratejinin birleşimiydi. 1915 Çanakkale’si, nesiller boyu direnişin sembolü oldu; toprağı kanayan bir milletin, imkânları kısıtlı olsa da fedakârlıkla nasıl tarihin akışını tersine çevirebildiğinin canlı kanıtıdır. 1921 Sakarya Meydan Muharebesi’nde ise bir milletin teslim olmayışının, disiplinin ve komuta zincirine duyulan sadakatin zaferi yazıldı; küçük birliklerin, büyük iradeyi nasıl elde ettiğini dünyaya gösterdi.
Bugün biz aynı medenî refleksi Gazze’de görüyoruz: sahada belki fiilen bir birlik çizgisiyle değil ama vicdan, strateji ve organizasyonla duran bir millet var. Yardım konvoylarıyla, diplomasi koridorlarında gösterilen inatla, lojistik ve insani desteğin örülmesiyle; bilgi, irade ve dua aynı güce dönüşüyor. Tarih bize öğretiyor ki zafer, sadece silahların üstünlüğüyle doğmaz; inanç, planlama, sabır ve doğru zamanda ortaya konan kararlılıkla kazanılır. Malazgirt’in cesareti, İstanbul’un zekâsı, Çanakkale’nin fedakârlığı ve Sakarya’nın disiplini bugün Gazze için ortak bir repertuvar oluşturuyor — aynı ruh, farklı sahnede. Bu ruhu koruyup büyütecek olan ise sadece devletin stratejisi değil; milletin omuz omuza duruşu, ihlası ve eyleme dönüşen dualarıdır.
Ve bugün Gazze’de biz varız.
Belki henüz sahada askerle değil, ama dua ile, strateji ile, devlet aklı ile.
Türkiye’nin lideri, ümmete umut oldu.
O lideri sevmeyenler bile biliyor ki, Batı’nın asıl korkusu o liderin sesi, o liderin dik duruşudur.
İşte bu yüzden İsrail’in generali, bu yüzden Batı’nın senatörü “Türkiye sorunlu ülke” diyor.
Hayır kardeşlerim! Biz sorunlu değiliz.
Onların sömürü düzenine karşı duran tek milletiz.
Ve bilin ki:
Eğer Gazze hâlâ ayakta ise, bunda Türkiye’nin sessiz desteği vardır.
Eğer ümmet hâlâ umut ediyorsa, bunda Türkiye’nin gölgesi vardır.
Türkiye, Musa’nın asasını elinde tutan millettir.
Bugün o asa yere vurulmadı belki.
Ama gün gelecek yere vurulacak.
Ve deniz yarılacak.
Firavun’un ordusu boğulacak.
Allah’ın vaadiyle.
Unutmayın…
Gün gelecek Akdeniz’in suları bir gece yarısı ansızın kabaracak. Dalgalar, sadece rüzgârla değil; tarihin nefesiyle yükselecek. O an görenler ‘Türk geldi’ diyecek. O gün İsrail’in kalbine korku, ümmetin göğsüne zafer nidaları dolacak.
Ve henüz adı bile anılmayan bir kartal, gecenin sessizliğinde gökyüzüne süzülecek. İsrail���in en güvenli sandığı kubbeyi delip geçtiğinde, dünya susacak. O suskunluk, denizin Musa’ya yol vermesi gibi bir işaret olacak.
Yazın bu satırı kenara: O deniz dalgalandığında, o kartal süzüldüğünde hatırlayacaksınız. Çünkü Allah’ın vaadi budur; ‘Nurunu tamamlayacaktır, kâfirler istemese de.’ (Saf, 8)”
Unutmayın…
Akdeniz’in dalgaları boşuna kabarmıyor.
Sadece denizde değil, karada da bir kuşatma sessizce tamamlandı.
Bugün kimse konuşmuyor ama sahada fısıldayanlar biliyor:
Sina’da ayak izlerimiz var.
Ürdün’de gölgemiz dolaşıyor.
Mısır’ın çöllerinde sessiz devriyeler çoktan dizildi.
Suriye’de sabrın kılıcı çoktan kınından çıktı.
Basra’nın kıyılarında görünmez bir kuşatma örüldü.
Somali’nin rüzgârında Türk sancakları dalgalanıyor.
Ve daha nice yerde… Adını bilmediğiniz ama sabah ezanında duâlarıyla yanımızda olan topraklarda.
Bütün bunlar bir tesadüf değil; bir çevreleme, bir mukadderat çizgisidir.
Türkiye, ümmetin kalbine kalkan örerken düşmanı adım adım çevreledi.
Günü geldiğinde dünya ‘Ne ara?’ diye soracak.
Ama siz, ey iman edenler, o gün ‘Biz biliyorduk; çünkü işaret verilmişti’ diyeceksiniz.”
Ey kardeşlerim…
Tarih tekerrür eder.
Her çağın bir Firavunu vardır.
Ve her Firavun, en güçlü olduğu anda boğulur.
Firavun, ordularıyla Musa’yı takip etti.
Deniz önünde açıldı, ümmet geçti.
Ama Firavun azgınlıkla peşinden koştu.
Ve tam gücünün zirvesindeyken deniz kapandı, boğuldu.
Kur’an buyurdu:
“Nihayet boğulma onu yakalayınca, ‘inandım ki İsrailoğullarının iman ettiğinden başka ilah yokmuş’ dedi. Ama iman etmesi fayda etmedi.” (Yunus, 90)
Ey iman edenler!
Bugünün Firavunu İsrail’dir.
Ama onun da denizi hazırdır.
O deniz Akdeniz’dir.
O deniz ümmetin gözyaşıdır.
O deniz Türk ordusunun sessiz çevrelemesidir.
İsrail, tankına güveniyor.
İsrail, lobisine güveniyor.
İsrail, medyasına güveniyor.
Ama unutuyor: La galibe illallah! (Allah’tan başka galip yoktur.)
Onlar, Filistin çocuğunun elindeki taştan korkuyor.
Çünkü o taş, Allah’ın adıyla atıldı.
Onlar, Türkiye’nin sessizliğinden korkuyor.
Çünkü o sessizlik, fırtına öncesi sükûnettir.
Onlar, ümmetin dualarından korkuyor.
Çünkü dua, gökleri yırtan bir silahtır.
Kardeşlerim, bugün İsrail’i güçlü zannediyorlar.
Ama biz biliyoruz ki o sadece korkunun gölgesiyle yaşıyor.
Gazze’de bir taşın sesi, Tel Aviv’de bir generalin uykusunu kaçırıyor.
Ankara’da alınan sessiz bir karar, Washington’da masaları titretiyor.
Ve bir gün gelecek…
O karar, Firavun’un sonunu getirecek.
Ey ümmetin evlatları!
Bugün biz sadece seyirci değiliz.
Biz, tarihin tam ortasındayız.
Ve tarih bize soracak:
“Gazze yanarken sen neredeydin?”
O gün alnımız açık olacak!
Çünkü biz dua ettik.
Çünkü biz malımızı verdik.
Çünkü biz devletimizin arkasında durduk.
Ve en önemlisi: Çünkü biz iman ettik.
Unutmayın ey kardeşlerim…
İsrail’in Demir Kubbesi vardır.
Ama o kubbenin üstünde Allah’ın kudreti vardır.
Demir erir, kubbe çöker.
Ama Allah’ın kudreti asla tükenmez.
Bir gün gelecek…
İsrail, en güvenli sandığı kubbesinin delinmesine şahit olacak.
O gün gökyüzünde Türk kartalı süzülecek.
Ve o an, dünya susacak.
O suskunluk, zaferin ilanı olacak.
Ve işte o gün, tarih şöyle yazacak:
Malazgirt’te cesaretiyle kazandılar.
İstanbul’da aklıyla kazandılar.
Çanakkale’de fedakârlığıyla kazandılar.
Sakarya’da disipliniyle kazandılar.
Gazze’de imanıyla kazandılar!
Kardeşlerim!
Bugün Gazze’de yanan ateş, yarın Kudüs’ün kapısını açacak.
Bugün Türkiye’nin sabrı, yarın Firavun’un sonunu getirecek.
Bugün İsrail güldüğünü sanıyor.
Ama yarın, Allah’ın vaadiyle, gözyaşıyla boğulacak.
Ey ümmetin gençleri!
Ayağa kalkın!
ALLLAAAAHHHHUUUUUEEEKKKKBEEEEEERRRR diye haykırın!
Bu çağın Hayber’ini fethetmek için, bu çağın Firavununu boğmak için, bu çağın Kudüs’ünü özgür kılmak için yürüyün!
Ve son sözüm:
Ey liderimiz! Sen üzülme. Sen yalnız değilsin.
Bu millet seninle. Bu ümmet seninle.
Allah seninle.
Biz buradayız. Burada kalacağız.
Son nefesimize kadar bu davayı taşıyacağız.
Ve tarih yazacak:
“Bir millet vardı. Yalnız bırakılmıştı. Ama ayağa kalktı. Ve İsrail’in sonunu getirdi. Allah’ın adıyla, ümmetin duasıyla, Türkiye’nin fırtınasıyla…”
Ve kardeşlerim…
Her şeyi anlattım sandınız değil mi?
Hayır.
Bir sır daha var.
Dünyada hiç duyulmamış bir hazırlık yürütülüyor.
Ne medyada yazıldı, ne kulislerde fısıldandı.
Ama devletin kalbinde, gecelerin derin sessizliğinde atılan adımlar var.
Siz bugün sadece Akdeniz’deki gemileri, sınırdaki askerleri görüyorsunuz.
Ama görmediğiniz bir şey var: bir yer altı planı.
Üzerine yemin edilmiş, sadece üç kişinin bildiği, ‘o gün’ geldiğinde sahneye çıkacak bir hazırlık…
Tarih kitaplarında adı yok.
Haritalarda izi yok.
Ama bir gün olacak — öyle bir gün ki — dünya bir sabaha uyanacak ve ‘Türkler bunu ne zaman yaptı?’ diye hayretle soracak.
O plan öyle sır ki, dostu da düşmanı da şaşırtacak.
Ve işte o gün siz bu satırları hatırlayacaksınız.
‘Derûn işaret etmişti’ diyeceksiniz.
Şimdilik sadece şunu söyleyeyim:
Bu plan, ne tank ne tüfek…
Bu plan, imanla mühürlenmiş bir sırdır.
Ve vakti geldiğinde, Firavun’un denizde boğuluşu gibi aniden tecelli edecek.
Ve kardeşlerim…
Bu satırları kapatırken yüreğimde tek bir cümle var: Zafer bizimdir.
Çünkü bizden değil, Allah’tandır.
Rabbim bu ümmeti son savaşında mahcup etmesin.
Rabbim, hainlere fırsat vermesin.
Rabbim, mazlumların gözyaşını zafer şafağına dönüştürsün.
Bilsin ki düşman;
Biz ölsek de davamız diridir.
Biz düşsek de sancak kalkacaktır.
Çünkü bu millet yeminlidir: ‘Allah için yaşar, Allah için ölür!’
Ve size vasiyetimdir ey kardeşlerim:
Bir gün o ‘gizli plan’ açığa çıktığında,
Bir gün dünya şaşkınlıkla ‘Türkler bunu ne zaman yaptı?’ dediğinde,
Ardınıza bakmayın.
Başınızı kaldırın, göğe bakın ve haykırın:
ALLAHUEKBER!
Çünkü o an, Allah’ın vaadi tamamlanmıştır.
Ve tarih şunu yazacaktır:
‘Gazze’de başlayan, Kudüs’te taçlanan, ümmetin alnında mühürlenen bir zafer vardı.
Ve bu zaferin adı TÜRK’tü.’
Ordular büyüdükçe, gölge de büyür.
Mısır…
Dağ gibi görünür; ama çatlak, en büyük düşmanı içeri alır.
MOSSAD kapı arar; para, şantaj ve ideolojiyle açılmayacak kilit yoktur.
Ani zenginlik, suskun temas, beklenmedik terfiler… Bunlar tesadüf değildir.
Çare?
Harcamayı izle, seyahati takip et, çift anahtar koy.
Küçük işaretleri gör; çünkü ihanet büyüdüğünde orduyu değil, devleti çürütür.
Ve unut: Sessizlik, devletin en keskin silahıdır. Zafer bağırarak değil, görünmeden kazanılır.
*****
Elimizde, Mısır ordusu içindeki kritik noktalara nüfuz etmeye çalışan dış kaynaklara dair kuşku uyandıran işaretler olduğuna dair bilgi ve gözlemler bulunmaktadır.
Bu tür bilgiler; tek başına suçlayıcı delil değildir — ama görmezden gelinmesi felaket getirir.
Tarih boyunca ordular, sadece cephedeki düşmanla değil, kendi içlerindeki zaaflarla da sınanmıştır. Bir devletin en büyük gücü ordusunun disiplini, sadakati ve stratejik aklıdır. Ne var ki, içeriden devşirilen bir unsur ya da para karşılığı satılmış bir el, koca bir coğrafyanın kaderini değiştirebilir.
Bugün Gazze’de ihtimal dâhilinde görülen en tehlikeli tablo budur: Mısır ordusu içerisindeki bir zafiyetin tetiklediği bir patlama, ardından İsrail’in yoğun bombardımanları ve milyonları etkileyecek bir insani felaket.özetler.
*****
Gazze duvarlarının, Mısır ordusu içindeki bir unsurun kontrolsüz ya da satılmış hareketi sonucu patlateceğını düşünüyoruz.
Açılan gedik, yalnızca betonun çöküşü değildir; milyonlarca insanın üzerine çöken karanlıktır.
Patlamayla birlikte İsrail, “güvenlik gerekçesi” adı altında ağır bombardıman başlatır. Füzeler ve uçaklar şehri kavururken insanlar can havliyle kaçışa başlar. Yüz binlerce insan, Gazze’den çıkış yollarına yığılır; kimisi çocuklarını omuzunda taşır, kimisi yaşlılarını sürükler, kimisi elinde bir parça ekmekle hayatta kalmaya çalışır.
İsrail saldırıları sürdükçe panik büyür. Kaçış, tek çare gibi görünür. Bu tablo, yalnızca bir güvenlik meselesi değil, bir insani trajedi, aynı zamanda da bölgesel bir güvenlik krizidir.
Türkiye’nin Uyarısı
Türk Devleti, bölgedeki gelişmeleri yakından izleyen, tarihsel ve stratejik hafızası güçlü bir devlettir.
Elimizdeki istihbari emanetler göstermektedir ki, Mısır ordusu içerisinde satılmış ya da devşirilmiş unsurların varlığı ihtimal dışı değildir. Bu tür unsurların atacağı tek bir yanlış adım, yalnızca Gazze’yi değil, tüm Ortadoğu’yu ateşe sürükleyebilir.
Bu nedenle Türkiye, dost ve kardeş ülke Mısır’a açık bir uyarı yapmaktadır:
Ordunuzdaki zaaflara dikkat edin. Kritik mevkilerdeki personelin denetimini artırın. Mühimmat depoları, sınır bariyerleri ve stratejik geçiş noktalarında güvenlik protokollerini güçlendirin. Küçük bir ihmal, büyük bir felaketin kapısını aralayabilir.
Bir patlamanın ardından başlayacak kitlesel göç, sadece sınır hattını değil, tüm bölgeyi altüst edecektir. Çocukların, kadınların, yaşlıların can havliyle sınır kapılarına yığılması, uluslararası medyada yeni bir “insanlık dramı” olarak yankılanacaktır. Hastaneler çökecek, gıda ve su yetersiz kalacak, yardım koridorları tıkanacaktır. Böylesi bir tablo, Mısır’ın da doğrudan omuzlarına yük binecek bir kriz anlamına gelir.
Böylesi bir felaket, İsrail’in elini güçlendirmekle kalmayacak; Arap coğrafyasında yeni kırılmalara yol açacaktır. Mısır’ın prestiji sarsılacak, halkının güveni yara alacaktır. Aynı zamanda Türkiye başta olmak üzere bölgesel aktörler, insani koridorların açılması için yoğun baskı altında kalacaktır. Dolayısıyla mesele yalnızca Gazze değil; Ortadoğu’nun dengeleridir.
Ordular büyüdükçe, gölgeleri de büyür. Mısır ordusu, bu gölgeyi temizlemek zorundadır. Aksi takdirde, bir tek patlama; milyonların hayatına, devletlerin itibarına ve ümmetin geleceğine mal olacaktır. Türk Devleti’nin yaptığı uyarı, kardeşlik hukukunun ve bölgesel istikrar sorumluluğunun gereğidir.
Sessizlik, devlet aklının silahıdır; ama ihmal, devletin çöküşüdür. Gazze’de olası bir felaketin önlenmesi, bugün alınacak tedbirlere bağlıdır.
Türkiye, bu emaneti teslim etti. Söz artık Mısır’dadır.
(Sina)
@DoluBatarya Aylardır bu aracı almayı planlamıştım. Ancak şu durum bile böyle bir bayiden arac alınmaması gerektiğini gösteriyor. Yavuz hirsiz misali, yazık böyle yüzsüzlük olur mu ya! Bilal biz manevi olarak arkandayız kardeş...
Çürüme nedir:
Belki dünyada örneği bulunmayan, yıllardır şehitler verdiğimiz terörü de besleyen devasa bir yolsuzluk
ağı açığa çıkar iken
ve bu olayın ekonomimize çok katkısı olacağı belli iken
Hiç utanmadan ağın en tepesindeki kişi için gösteri yapmak, oy istemek, sokakları savaş alanına çevirmektir
Gösteri yapıp ortalığı karıştıran, borsayı düşüren kesimin Merkez Bankası dolar satıyor ekonomi zorda diye ajitasyon yapmasıdır.
Gösteri yapan kitle çöküşün tam da kendisidir.
Orası artık tescilli bir bataklıktır.
Ve bataklığa ancak sivrisinekler gider.
Dikkat ederseniz CHP’siyle, medyasıyla, diğer yapılarıyla muhalefet tarafı, gerek diploma gerekse yolsuzluk-hırsızlık meselesinde yargının ortaya koyduğu iddialara asla cevap veremiyor.
Bunun yerine konuyu siyasi sloganlara hapsederek milleti aldatma kolaycılığına kaçıyorlar.
Muhalefetin kendi iç kavgalarını veya hukukla olan sıkıntılarını ülkenin en önemli meselesi gibi gösterme gayreti, riyakârlığın dik âlâsıdır.
Hırsları ve ihtirasları âdeta akıllarını esir almış durumda.
Polisimize saldıracak; hâkime, savcıya, mahkemelere tehditler savuracak kadar muvazeneyi yitirmiş vaziyetteler.
Deseler ki “kardeşim, bu diploma alın teriyle, usulüne uygun şekilde alınmış bir belgedir”, bunu ilgili arkadaşlarımız vasıtasıyla ve hukuki argümanlarla konuşup tartışmak mümkün.
Aynı şekilde deseler ki “kardeşim, belediyede hiçbir hırsızlık, yolsuzluk, usulsüzlük, haksızlık, karanlık ve karmaşık ilişki yok”, bunu da yine işin erbabı vasıtasıyla ve hukuki deliller ışığında konuşup tartışmak mümkün.
Ama bunları yapmıyorlar, yapamıyorlar çünkü hepsinin ve çok daha fazlasının doğru olduğunu, gerçek olduğunu en iyi kendileri biliyor.
Hatta bu bilgi ve belgelerin çoğunun bizzat kendi partilileri tarafından yargıya aktarıldığının da farkındalar.
Kamuoyu önünde timsah gözyaşları döken CHP yöneticilerinin çoğunun, parti içi çekişmede rakip eledikleri için kapalı kapılar ardında sevinçten yerlerinde duramadıkları da ortadadır.
Bir kez daha söylüyorum: CHP’nin meseleleri ülkenin ve milletin değil, kendi genel merkezlerindeki bir avuç muhterisin konusudur.
Bizim ne şahsen ne parti ne de ittifak olarak muhalefetin müsamerelerine ayıracak vaktimiz yok.
Bizim havanda su döverek boşa harcayacak zamanımız, pervasızca etrafa saçacak kirli ve karanlık para kulelerimiz de yok.
AK Parti olarak biz ülkenin gerçek gündemiyle meşgulüz.
Biz sadece işimize bakıyoruz, hedeflerimize odaklanıyoruz.
Hamdolsun 23 yılımızın her günü, her anı bu şekilde ülkemize sayısız eser ve hizmet kazandırarak geçti.
81 vilayetimizin her karışına yatırımlarımızla mührümüzü vurduk.
Türkiye Yüzyılı’nın inşasına giden yoldaki engelleri sabırla ve kararlılıkla tek tek ortadan kaldırdık.
Bu şekilde de yola devam ediyoruz.