📍Every major conflict that has defined Anatolia and the eastern Mediterranean since 1920 flows directly from the decision to abandon the treaty of Sevres. One of the greatest strategic failures of the twentieth century.
The Treaty of Sevres (1920), if implemented, would have decisively resolved Anatolia’s root tensions and delivered provided long-term regional clarity, minority security and lasting stability, ending years of forced coexistence and violence.
The abandonment of Sevres was not a diplomatic setback - It was a century of bloodshed authorised in advance.
The destruction of Smyrna.
The Cyprus occupation.
The Kurdish wars.
The endless Aegean disputes.
Each one a direct invoice for abandoning Sevres.
‼️ Instead of a multi-ethnic empire held together by force, Sevres offered stable nation-states built on demographic reality-confronting the issues that would define the next hundred years: unresolved nationalisms, contested frontiers, and unpunished atrocities.
‼️The alternative-the unitary Turkish Republic -delivered a century of forced assimilation, repeated Kurdish uprisings, the denial of the Armenian Genocide, the eradication of Anatolia’s remaining Christian communities, and enduring territorial disputes with every neighbour.
❌The Sevres treaty would have formalized Greek-Turkish boundaries in Thrace and Western Anatolia, removing the tensions that still poison the Aegean today.
❌Sevres would have granted Kurdish autonomy, averting the decades-long Kurdish conflict that has claimed tens of thousands of lives and destabilised the region.
❌It would have secured an Armenian state, closing the genocide’s open wound before denial became state policy.
❌It would have internationalized the Bosporus Straits, eliminating a perennial flashpoint for unilateral control, promoting secure maritime commerce for decades.
🔺Sevres was the only framework that could have worked. The region has been paying the price for its abandonment ever since.
@militerenstitu İngilizlere iltica başvurusu. Belge bu. Ayrıca İngiliz gemisine binerken resmi de var. Daha ne belgesi istiyorsun? Altındaki imza dedenizin imzası.
Şimdiye kadar hiç anlatmadığım bir detay var...
Ahmet’i yoğun bakımda gördüğümde gözlerim doğrudan alnındaki morluğa takıldı. O morluğun neden olduğunu biliyordum. İşte o an,nefes alamadım, konuşamadım, sadece baktım... Evladımın yüzüne, bana bir daha gülümseyemeyecek olan yüzüne.
Sonra kulağında küçük bir yara gördüm. Doktora sordum: “Bu nedir?” Dediler ki, “Başı uzun süre sol tarafa yatık kaldığı için oluşmuş, annesi.”
O küçücük yarayı duyduğumda bile içim kan ağladı. Günlerce kulağındaki o izi düşündüm. Ama kimse bana alnındaki morluğu unutturamazdı. Çünkü o morluk, evladımın çektiği acının sessiz tanığıydı.
Şimdi size soruyorum; ben kulağındaki küçücük yara için kahrolurken, alnındaki o morluğu görünce neler hissetmiş olabilirim? Bir anne yüreği bunu nasıl taşıyabilir? O gün Ahmet’in alnındaki morluk sadece onun bedeninde değildi; benim ömrüme vurulmuş bir mühürdü. O an kalbim kırılmadı, paramparça oldu. Ve o parçalar hâlâ yerinden toplanamadı.
İsmini dile getirmek istemiyorum, son bayramın olur inşallah.
Bazı insanlar var ya kardeşim, lafın cilasına kanmaz. Senin ne anlattığından çok nasıl davrandığına bakarlar. Suratındaki ifadeyi, sesindeki tonu, içindeki niyeti okurlar. Kıskançsan hissederler, samimi değilsen anlarlar, içinde başka dışarıda başka oynuyorsan onu da çözerler. Öyle her şeye cevap vermezler, her tartışmaya girmezler. Sessiz dururlar ama etrafta olup biten hiçbir şeyi kaçırmazlar. Çünkü bazı insanlar kulağıyla değil, sezgisiyle dinler. Sen kelime satarsın, onlar karaktere bakar. O yüzden herkesin yanında rahat rol yapılır da, bazı insanların yanında insan ister istemez gerçek yüzüyle kalır.