Özgür Özel:
“Tuzla Belediye Başkanı’nın bana neler diyerek ağladığını, anlattığını bizzat yaşadım.
En onurlusu, her şeye rağmen ‘AK Parti’ye yanaşacağıma gider, onurumla yatarım’ demekti. Bunu yapmadığı için de kendisini hiçbir zaman affetmeyeceğim.”
Sonra büyüdüm.İnsanların, bakın, çocuğunun tedde eğitim görmesini istediği için bile değil,çocuğu tedde okuyor desinler diye, ne kadar ahlaksızca davranabilidiğini, gencecik insanların haklarını, emeklerini hiçe saydığını gördüm. Biz, en azından, bu orospu çocuklarından olmadık.
Mina Urgan, “Bir Dinozorun Anıları” adlı kitabında şöyle yazar:
“Eğitim alanında herkese eşit fırsatlar sağlanmadığını, bana verilen imkânlardan başkalarının yoksun kaldığını anladığım an, sosyalist oldum: Yirmi yaşındaydım. Yirmi yaşındakiler kendilerini pek beğenirler. Ben de kendimi bir şey sanıyordum.
Sonra günün birinde trenle Anadolu'dan geçerken, lokomotif bir ara durakladı. Ve bir kulübenin önünde kendi yaşımda bir kız gördüm. Kız, bir çeşit gururla başını kaldırmış, kayıtsız gözlerle trene bakıyordu. Nerdeyse göz göze gelir gibi olduk bir saniye. İşte o sırada sanki bir şimşek çaktı kafamda. "Ben, o kulübenin önündeki kız olabilirdim; o kız da trende, benim şimdi durduğum yerde durabilirdi" diye düşündüm. Benim ben olmam, onun o olması salt bir rastlantıydı. Benim ben olmam, yabancı diller bilmem, üniversitede okumam, kültürlü sayılmam, kendi marifetim değil, bir rastlantının sonucuydu sadece. O talihsizdi, ben talihliydim, işte o kadar.”
Bense eskiden, henüz küçükken herkesin bu eşitsizliğin farkında olduğunu ve bunun herkesi yaraladığını sanırdım. Böyle olmadığını anladığım ilk zamanlardaki hayal kırıklığımı, utancımı, üzüntümü anlatamam.
Mina Urgan, “Bir Dinozorun Anıları” adlı kitabında şöyle yazar:
“Eğitim alanında herkese eşit fırsatlar sağlanmadığını, bana verilen imkânlardan başkalarının yoksun kaldığını anladığım an, sosyalist oldum: Yirmi yaşındaydım. Yirmi yaşındakiler kendilerini pek beğenirler. Ben de kendimi bir şey sanıyordum.
Sonra günün birinde trenle Anadolu'dan geçerken, lokomotif bir ara durakladı. Ve bir kulübenin önünde kendi yaşımda bir kız gördüm. Kız, bir çeşit gururla başını kaldırmış, kayıtsız gözlerle trene bakıyordu. Nerdeyse göz göze gelir gibi olduk bir saniye. İşte o sırada sanki bir şimşek çaktı kafamda. "Ben, o kulübenin önündeki kız olabilirdim; o kız da trende, benim şimdi durduğum yerde durabilirdi" diye düşündüm. Benim ben olmam, onun o olması salt bir rastlantıydı. Benim ben olmam, yabancı diller bilmem, üniversitede okumam, kültürlü sayılmam, kendi marifetim değil, bir rastlantının sonucuydu sadece. O talihsizdi, ben talihliydim, işte o kadar.”
Mina Urgan, “Bir Dinozorun Anıları” adlı kitabında şöyle yazar:
“Eğitim alanında herkese eşit fırsatlar sağlanmadığını, bana verilen imkânlardan başkalarının yoksun kaldığını anladığım an, sosyalist oldum: Yirmi yaşındaydım. Yirmi yaşındakiler kendilerini pek beğenirler. Ben de kendimi bir şey sanıyordum.
Sonra günün birinde trenle Anadolu'dan geçerken, lokomotif bir ara durakladı. Ve bir kulübenin önünde kendi yaşımda bir kız gördüm. Kız, bir çeşit gururla başını kaldırmış, kayıtsız gözlerle trene bakıyordu. Nerdeyse göz göze gelir gibi olduk bir saniye. İşte o sırada sanki bir şimşek çaktı kafamda. "Ben, o kulübenin önündeki kız olabilirdim; o kız da trende, benim şimdi durduğum yerde durabilirdi" diye düşündüm. Benim ben olmam, onun o olması salt bir rastlantıydı. Benim ben olmam, yabancı diller bilmem, üniversitede okumam, kültürlü sayılmam, kendi marifetim değil, bir rastlantının sonucuydu sadece. O talihsizdi, ben talihliydim, işte o kadar.”
🗣️ "Kobe bana Boşnakça küfür edince şok oldum."
🚨 Jusuf Nurkić, NBA kariyerindeki ilk hazırlık maçında Kobe Bryant'ın ile yaşadığı anıyı paylaştı:
"Kobe maç esnasında bir anda benim Boşnakça konuşmaya başladı. Küfrediyordu.
Arkamı döndüm, başka biri konuşuyor sandım ama Kobe'ydi.
Tam anlamıyla deliydi. Sanırım insanlara kendi dillerinde trash talk yapabilmek için farklı dilleri öğreniyordu. Onu bu kadar özel yapan şeylerden biri de buydu."
(via Sofascore Podcast)
Ruhunu kaça sattın?
Yıllar önce bir akşam yemeğinde, iflasın eşiğindeki bir arkadaşım milyonluk bir teklifi sırf prensiplerine ters geldiği için tek cümleyle reddetti:
“Ben başımı sokacağım bir ev, beni eve götürecek bir araba ve bir dostla iki tas yemek için ruhumu satıyorum. Şu anda üçüne de sahibim. Daha fazlası için ruhumu satamam.”
Kalktı, gitti. Teklifi yapan iş insanı boş sandalyeye uzun uzun baktı: “Böylesini ilk kez görüyorum.”
Klaus Mann’ın Mefisto’sundaki kahraman ise tersini yapar. Onu kimse tehdit etmez, silah dayamaz, pazarlık bile etmez. Adam ruhunu sırf başrol oynamak, biraz daha alkış almak, sıradan bir koltuk kapmak için teslim eder. Tek cümleyle: “Ben sadece bana verilen görevi yapıyorum.”
Mann’ın asıl dehası şurada: Ahlaksızlığı sıradanlaştıran bir sistem kurulduğunda, insanın ruhunu satması için bir şeytana bile ihtiyaç kalmıyor.
Milgram’ın itaat deneyini hepimiz biliriz: Katılımcıların üçte ikisi, beyaz önlüklü biri “devam et” dediği için tanımadığı bir insana en yüksek voltajda elektrik şoku verdi. Yıllarca “insan otoriteye boyun eğer” diye okundu.
Ama bir de tersinden okuyun:
Aynı oda. Aynı baskı. Aynı otorite. Ve her üç kişiden biri “hayır” dedi.
Sistem insanı çürütür, evet. Ama bireysel sorumluluğu sıfırlamaz. En çürük zeminde bile insan kalmanın bir yolu var — ve onu arayıp bulanlar insanlık tarihinin en onurlu sayfalarını yazıyor.
O akşam arkadaşım geride boş bir sandalye bıraktı. Yıllardır düşünürüm: O sandalye masadaki her şeyden çok yer kaplıyordu.
Çünkü bazı insanlar koltuğa oturarak değil, koltuktan kalkarak yükselir.
Sen ruhunu kaça satarsın?
Yazının tamamı bu haftaki @GazeteOksijen ‘de…
Ülkede çalışanların yüzde altmışının yöneticileri hakkında düşündüğü sorular, yozlaşmışlık nedir diye merak edenlere bir nebze yardımcı olabilmek adına
💢Gazeteci Fatih Altaylı , Kılıçdaroğlu’nun aile üyeleri için :
“Başarısız ama en azından uzaktan lekesiz görünen bir kariyeri nasıl böyle sonlandırmak isteyebilir ve benim birkaç gün önce sorduğum gibi çevresindeki dostları, arkadaşları, dostu arkadaşı yoksa bile ailesi, eşi, çocukları nasıl “Yapma Kemal” demez!
Sağda solda eşinin Mustafa Kemal Atatürk’ten nefret ettiği gibi birtakım dedikodular yazıldı ama açıkçası ben buna pek ihtimal vermek istemiyorum. Öyle olsa bile çocukları daha uzun yıllar taşıyacakları soyadlarının nasıl böyle “nefret objesine” dönüşmesine izin veriyorlar, “Baba yapma” demiyorlar mı, diyorlar da babaları onları dinlemiyor mu!
Ya da Kılıçdaroğlu hiç bilmediğimiz bir nedenle, çok ağır bir şantaj altında mı!
Ya da gerçekten çok ciddi bir kişilik sorunu ile mi karşı karşıyayız!”
Aile evinden 16 yaşında ayrıldım. Bu bayram bütün dualarım aile evinde yaşamak zorunda olan kardeşlerimin. Başaracaksınız. Hepinizin bir hayatı olacak. Sizi seviyorum