2002’de millet “yeter artık” dedi ve iktidarı değiştirdi.
Bugün de emeklinin, atanamayan öğretmenin, gencin, çiftçinin, esnafın ve geleceğini kaybeden evlatların biriktirdiği bir hesap var.
Sandık geldiğinde millet son sözünü söyleyecek.
Bu seçimde sessiz bir fırtına bekliyorum…
Parti kimliği kullanan da, bürokratik nüfuz kullanan da ortaya çıkarılsın.
Suistimal varsa, siyasi ya da bürokratik nüfuz varsa sonuna kadar araştırılsın.
Yalnızca muhalefet ile sınırlı olmasın sistem de arınsın.
Kim kirlenmişse ortaya çıksın; bu süreç memleketin geleceği için gerçek bir muhasebeye dönüşsün.
Başörtüleriyle devletin, milletin hizmetinde bakan olarak görev yapabilmelerine övündüğümüz insanların adlarının, bu büyük fon dolandırıcılığının ilk ortaya çıkan isimleri arasında olmasından duyduğum mahcubiyete karşı ifade ettiğim rahatsızlığımı; söylemediğim sözleri söylemişim gibi yazarak, ardından bunları paylaşarak düzenlediğiniz ucuz iftira kampanyanızı görüyorum.
Anlaşılan o ki sizin adınıza mahcup olmak da bizim hissemize düşüyor.
Allah kerimdir.
Gaziantep’te yaşanan bu üzücü kazada hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, ailelerine ve yakınlarına başsağlığı; yaralananlara da acil şifalar diliyorum.
Bir okul önünde silah sesleri duyulması kabul edilemez!
Manisa’nın Turgutlu ilçesindeki bir lisede gerçekleşen silahlı saldırıyı üzüntüyle öğrendim.
Yaralanan öğrencilerimize ve vatandaşlarımıza geçmiş olsun dileklerimi iletiyor ve acil şifalar diliyorum.
Çocuklarımızın okula korkmadan güvenle gidebildiği bir Türkiye için hepimiz üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmeliyiz.
Okullar açıldı. Ama maalesef memleketin manzarası değişmedi.
Çocuklarımızın bir kısmı okula beslenme çantasıyla, bir kısmı boş çantayla gidiyor. Birinin önünde sütü, yumurtası, meyvesi var; ötekinin karnı aç.
Sonra bu iki çocuğa diyoruz ki: Aynı sınıfta okuyacaksınız, aynı sınava gireceksiniz, aynı hayata hazırlanacaksınız.
Olmaz!
Aç çocukla tok çocuğu aynı sıraya oturtup buna eğitimde fırsat eşitliği diyemezsiniz.
Çocuklarımız yeterince beslenemiyor, zihnen ve bedenen gelişemiyor. Akranlarıyla aralarında oluşan mesafeyi eğitim sistemiyle kapatmak imkansız hale geliyor.
Biz bu mesafeyi daha oluşmadan kapatacağız.
Anahtar Parti iktidarında okul öncesinden başlayarak çocuklarımıza her okul günü en az bir öğün sağlıklı yemek vereceğiz.
Protein olacak, sebze olacak, meyve olacak. Bu memleketin evladı okulda aç oturmayacak.
17 milyon evladımızı beslemek için yaklaşık 150 milyar liradan bahsediyoruz.
Büyük para mı?
Elbette büyük para.
Ama bu para, Türkiye’nin bir yıllık millî gelirinin yaklaşık binde ikisi. Merkezi yönetim bütçesinin ise yüzde birinden bile azı.
Şimdi soruyorum:
Bir devlet, bütçesinin yüzde birinden azını 17 milyon evladının sağlıklı beslenmesine ayıramıyorsa neye ayıracak?
Üstelik bunu yalnızca bir yemek programı olarak da kurmayacağız.
Anadolu’nun çiftçisi üretecek. Kooperatiflerimiz bu sisteme dahil olacak. Memleketimizin coğrafi işaretli ürünleri, yerel üretimi, sütü, yumurtası, meyvesi çocuklarımızın sofrasına gelecek.
Bir taraftan çiftçimizin ürettiğine pazar olacağız, bir taraftan kooperatiflerimizi güçlendireceğiz, bir taraftan çocuklarımızı sağlıklı gıdayla buluşturacağız.
Devlet dediğiniz budur.
Çiftçinin ürettiğini, milletin evladının sofrasıyla buluşturmaktır.
Bir memlekette insanlar alın teriyle, çalışarak, üreterek zengin olabileceklerine inanmıyor da “bir koyup bin kazanmanın” peşine düşüyorsa, siyasetin önce bunu dert etmesi lazım.
Bu kolay para hevesini bu kadar büyüten iklimi kim oluşturdu? İnsanımızı emeğinden, üretimden, tasarruftan uzaklaştırıp bir gecede zengin olma hayalinin peşine düşüren şartları kim hazırladı?
Hayatında borsaya girmemiş, fon nedir bilmeyen, finans piyasalarının işleyişinden haberi olmayan insanları bu düzenin içine çekip sonra ortaya çıkan zararın faturasını yalnızca vatandaşa kesemezsiniz.
SPK’nın, BDDK’nın, Hazine ve Maliye Bakanlığının ve devletin bütün denetim kurumlarının vazifesi, hadise olup bittikten sonra oturup durum tespiti yapmak değildir.
Devletin mahareti, olacak olanı önceden görmek; vatandaşı uyarmak, denetlemek ve zararı ortaya çıkmadan engellemektir.
Bugün 18 milyar dolarlık bir maliyetten bahsediliyor. Uzmanlar yaşananları tarihin en büyük “sazan sarmallarından” biri olarak tarif ediyor.
O hâlde soruyoruz:
Bu tablo hangi ihmallerin sonucunda ortaya çıktı?
Kim görevini yapmadı?
Kim görmedi, kim görmezden geldi?
Hangi denetim mekanizması işlemedi?
Bunların tamamı milletimize açıklanmalıdır.
Kim denetim vazifesini ihmal etmişse bunun hesabını vermelidir. Kim şirketler üzerinden spekülasyon yapmış, piyasayı manipüle etmiş, vatandaşın parasına kastetmişse devlet de hukuk da gereğini yapmalıdır.
Adalet Bakanlığının bu yöndeki müdahalelerini kıymetli buluyorum. Fakat devletin adaleti yalnızca suç işlendikten sonra suçluyu yakalamak değildir; vatandaşın zarar görmesini engelleyecek sistemi de kurmaktır.
Zamanında müdahale edilmiş olsaydı bugün konuştuğumuz zararların büyüklüğü de bu seviyeye ulaşmayabilirdi.
Biz Anahtar Parti olarak, yangın ç��ktıktan sonra itfaiye arayan bir devlet değil; yangının çıkacağını gören, tedbirini alan ve vatandaşını koruyan bir devlet iddiası ortaya koyuyoruz.
Mağduriyet büyüdükten sonra tazmin etmeye çalışan değil, mağduriyet daha doğarken müdahale eden;
denetleyen, önleyen ve görevini ihmal edenden hesabını soran bir devlet…
Bizim milletimize vadettiğimiz yönetim anlayışı budur.
Devlet vatandaşına, “Ben seni uyarmıştım.” demez.
Devlet vatandaşına, “Ben buradayım, seni korumak benim vazifem.” der.
Emniyet Genel Müdürlüğü Narkotik Suçlarla Mücadele Başkanlığının 2026 Türkiye Uyuşturucu Raporu, artık görmezden gelinemeyecek bir tabloyu ortaya koyuyor.
2025 yılında uyuşturucu madde bağlantılı 557 kişi hayatını kaybetti.
Bir yılda ölümler yüzde 30,4 arttı.
Ölenlerin yaş ortalaması 35,9.
Ölümlerin;
Yüzde 30,5’i 30 yaş altında,
Yüzde 35,2’si 30-39 yaş arasında,
Yüzde 34,1’i 40 yaş üzerinde.
Ceza infaz kurumlarında uyuşturucu madde bağlantılı suçlardan bulunan hükümlü ve tutukluların oranı da 2024’te yüzde 38,92 iken 2025’te yüzde 44,7’ye yükseldi.
2025 itibarıyla bu suçlarla bağlantılı 179 bin 978 hükümlü ve tutuklu bulunuyor.
Bunlar yalnızca rakam değil.
Bunlar kaybettiğimiz insanlar, dağılan aileler ve geleceği kararan gençlerdir.
Uyuşturucuyla mücadele yalnızca operasyon ve yakalama rakamları üzerinden yürütülemez.
Çocuklarımızı ve gençlerimizi uyuşturucudan koruyacak; arzı engelleyen, bağımlılığı önleyen, tedavi ve rehabilitasyonu güçlendiren bütüncül bir mücadeleye ihtiyacımız var.
Türkiye'nin geleceğini zehirleyen bu tehdide karşı daha erken, daha güçlü ve daha kararlı hareket etmek zorundayız.
AVRUPA’DA MAZOT 150 LİRA, BİZDE 100 LİRA ÖYLE Mİ?
Hazine ve Maliye Bakanı Sayın Mehmet Şimşek diyor ki:
“Avrupa’nın birçok ülkesinde mazot 150 liranın altında değil. Bizde 100 lira civarında.”
Doğru Sayın Bakan…
Ama bir de o mazotu kimin, hangi maaşla aldığını konuşalım.
Danimarkalı, kişi başına geliriyle yaklaşık 29 bin 700 litre motorin alabiliyor.
Alman 24 bin 300 litre…
Fransız yaklaşık 20 bin litre…
Türkiye’de vatandaşımız ise 9 bin 700 litre!
Madem Avrupa’yla mukayese edeceğiz, yalnızca pompadaki rakamı değil, o pompanın karşısındaki vatandaşın cebini de mukayese edelim.
Avrupa’nın mazot fiyatını söylüyorsunuz da Avrupa’nın gelirini niye söylemiyorsunuz?
Hadi bir adım daha atalım.
Yeni iPhone Duo…
Almanya’da 2 bin 299 avro. Bugünkü kurla yaklaşık 129 bin lira.
Türkiye’de 229 bin 999 lira!
Aynı telefon, bizim vatandaşımıza yaklaşık yüzde 79 daha pahalı.
Bir Volkswagen Golf…
Almanya’da 32 bin 80 avro; yaklaşık 1 milyon 800 bin lira.
Türkiye’de 2 milyon 994 bin lira!
Yaklaşık yüzde 67 daha pahalı.
Şimdi soruyorum:
Mazotta Avrupa’yı örnek veriyorsanız, telefonda niye vermiyorsunuz?
Otomobilde niye vermiyorsunuz?
Maaşta, gelirde, alım gücünde niye vermiyorsunuz?
Mukayese yapacaksak tamamını yapalım.
Milletimizin derdi mazotun Avrupa’dan 50 lira ucuz olması değil; 100 liralık mazotu alırken cebinden çıkan paranın ağırlığıdır.
Ekonominin gerçek karnesi yalnızca istatistik tablolarında yazmaz.
Deponun ibresinde yazar.
Market arabasında yazar.
Kredi kartı ekstresinde yazar.
Ayın sonunu getirmeye çalışan vatandaşın cebinde yazar.
Bu millet vergileri koymadı.
Bu millet bütçeyi yapmadı.
Bu millet ekonomi politikalarını belirlemedi.
Ama bütün bunların bedelini millet ödüyor.
Onun için Avrupa’yı örnek gösterecekseniz, yalnızca fiyatını değil; maaşını da, alım gücünü de, vatandaşına yüklediği vergi yükünü de beraber konuşacağız.
Millet deposundan eksileni de bilir, sofrasından eksileni de bilir, maaşından eksileni de bilir.
Ve emin olun;
Millet cebinden eksileni unutmaz.
Biz kocaman bir aileyiz.
86.5 milyonun ortak adı Türk milletidir.
Anayasa konuşulurken tavrımız net:
Resmî dilin yanına başka bir dil, bayrağın yanına başka bir bayrak ve başkentin yanına başka bir başkent olmaz.
Millî bünyemizden feragat etmeyeceğiz…
İl Başkanımız Yavuz Avcı ile birlikte, Genel Başkan Yardımcımız Mehtap Nazan Göktaş’ın kıymetli eşi Bahri Göktaş’ın cenaze merasimine katıldık.
Merhuma Allah’tan rahmet; ailesine, yakınlarına ve sevenlerine sabır ve başsağlığı diliyorum. Mekânı cennet olsun.
Ya referandum ya erken seçim!
İki senedir konuştuğumuz her kürsüde, milletimizle temas ettiğimiz her mecrada aynı şeyi tekrarladık:
Terörsüz Türkiye’ye evet; teröristle, katille yol yürümeye hayır.
Terörü bitirmek devletin vazifesidir. Ama terörü bitireceğiz diye teröristi muhatap almak, devlete irtifa kaybettirir.
Bu tutumun milletimizin birliğine ve beraberliğine hiçbir faydası olmayacağı gibi, devlete kaybettirdiğiniz her irtifa terör örgütüne kazandırdığınız mesafeye dönüşür.
Bugün çözüm diye tarif ettiğiniz bu yolun, yarın Türkiye için yeni ve daha ağır bir beka meselesine dönüşmesi kaçınılmazdır.
Biz bunu en başından beri söyledik, bugün de aynı yerde duruyoruz.
Siz milletimizden yönetme yetkisini isterken, seçim propagandanızın merkezine terörle mücadeleyi koydunuz. Muhalefeti terör örgütleriyle yan yana olmakla suçladınız. “Bize yetki vermezseniz teröristleri serbest bırakacaklar.” dediniz.
Milletimizin teröre karşı hassasiyetini, şehitlerimizin hatırasını, analarımızın acısını seçim meydanlarında bir irade talebine dönüştürdünüz.
Milletimiz ekonomik sıkıntısına, geçim derdine, yaşadığı bütün zorluklara rağmen terörle mücadelede ortaya koyduğunuzu söylediğiniz bu iradeye itimat etti. “Devletim terör karşısında taviz vermesin.” dedi ve size bir kez daha yönetme yetkisi verdi.
Şimdi ise milletimizden aldığınız bu yetkinin tam aksi istikametinde bir irade ortaya koyuyorsunuz.
Dün meydanlarda karşısında durduğunuz terör örgütünün elebaşını bugün cezaevinden çıkarmanın; terör örgütü mensuplarını hangi düzenlemelerle affedebileceğinizin, nasıl cezasız bırakabileceğinizin yollarını arıyorsunuz.
Yaptığınızı doğru bulabilirsiniz. Bunun devlet için gerekli olduğunu da sanabilirsiniz. Ancak değiştiremeyeceğiniz bir hakikat vardır:
Milletimiz size bu yetkiyi, bugün yaptıklarınızı yapmanız için vermedi. Seçim sırasında teröre karşı söylemleriniz ve taahhütleriniz için verdi.
Terörle mücadele konusunda ortaya koyduğunuz bu köklü tavır değişikliği, milletin iradesine yeniden müracaat etmeyi zorunlu hâle getirmiştir.
Ya erken seçime gider, “Biz iki yıl önce sizden bu iradeyle yetki aldık ama şimdi politikamızı değiştirdik.” der ve yetkinizi yenilersiniz;
Ya da hazırladığınız düzenlemeyi referandumla milletimizin önüne koyar, milletimizin onayını alırsınız.
Ama milletimize sormadan, milletimizden aldığınız yetkinin tam tersini yapamazsınız.