Şükrü Gülesin (Beşiktaş ve Lazio'da Unutamadığım Yıllar):
"Amerika’dan dönmüş, evimde, eşimle birlikte arpacı kumrusu gibi düşünüyordum. Nasıl düşünmeyeyim? Tam iki sene sonra, Londra Olimpiyatlarında geçen bir hâdise dolayısıyla Federasyonun haksızlığına uğruyor, 8 aylık bir boykot cezası ile karşılaşıyordum. En hızlı senemdi bu...
Bir sabah çok erken saatlerde kapım çalındı. Açtığımda, hiç tanımadığım bir yüzle karşılaştım. Belki de bir Beşiktaş taraftarıydı. Yanılmıştım. Çok önemli bir konu için evime geldiğini söyleyince, buyur ettim. Yabancının vakit kaybedecek hali yoktu, hemen sâdede girdi:
'Şükrü bey, İtalya’ya transfer ister misiniz?'
Aaaa... Bunu hiç beklemiyordum. Şaşırmıştım. 'Efendim' dedim, 'Tekrar eder misiniz lütfen?' Aynen tekrarladı sözlerini. Hareketsiz, şaşkın, adamın gözlerine dikmiştim gözlerimi, bakmaya utanıyordum âdeta. Tekliflerini sıraladı: '8.000 dolar. Roma’da bir apartman katı. Primler hariç 2.500 Türk lirası aylık...' Kabul dedim. Hayat bana zaten hiçbir zaman kolay halledilir işler nasip etmemişti. Bunu da başaracaktım. Başardım da...
Bir sabah saat 8’de vatanımdan kopuyor, en büyük varlığım olan ayaklarımla futbol devlerinin arasında talihimi denemeye gidiyordum. Tam 27 yaşındayım o sırada.
Bir öğle indim, içi makarna, şarap, müzik ve aşk, dışı güneş ve renk dolu Cilâlı Avrupa Çizmesine... Evet Roma’da idim artık. Rüya değildi. Şimdi artık burada kalabilmek ve memleketimi temsil edebilmek için başarıya ulaşmam lazımdı. Kendime güveniyordum. En büyük düşmanım kilom ve İtalya’da oynayacak ilk Türk olmamdı...
İlk sene Lazio, beni Palermo’ya kiralamıştı. Suyun yüzündeki sebep, Lazio’da dördüncü yabancı oyuncu olmam, suyun altındaki gerçek sebep ise, Türk olmamdı. Henüz bana bir Brezilyalı, bir İsveçli, hattâ bir Danimarkalı futbolcu gibi bel bağlayamıyorlardı. Ancak, özel maçlarda yer veriyordu Lazio bana. Attığım gollerin sayısını unutmuştum.
O sırada bir İtalyan gazetesi şunu yazmıştı: 'Türk’ün şutları V-2’ye benziyor.' Bu arada bir münakaşa çıkmıştı. Antrenör Sperone, 'Bu adam, bu vücutla forvet oynayamaz. Bence aradığımız en büyük santrforu bulduk' diyor, diğer teknik idareciler ise aksi kanaati ileri sürüyorlardı. Bu hay huy içerisinde Palermo’ya kiralanmamı istemiştim. Kendime o kadar güveniyordum ki, herhangi bir takımda oynayacak durumda idim. Devler benim boyuma inmişti sanki.
Palermo’da, Lazio maçını hırsla bekliyordum. O zaman Palermo antrenörü Milan’ın eski teknik direktörü ve İtalyan futbolunun büyük otoritesi Viani idi. Kendisine Lazio maçından evvel, 'Sinyor, beni Lazio’ya karşı santrfor oynat, seni mahçup etmeyeceğim' dedim. Bunu nasıl anlatmış, nasıl söyleyebilmiştim! Elimle 2 işaretini yaparak ve gözlerimle gol atacağımı vaad ederek...
Sonunda Viani inandı bana, 9 numaralı formayı giydim, çıktım sahaya. İki gol attım, biri kornerden... Lazio’yu 2-1 yenmiştik. Halk maçtan sonra sahaya girdi. Palermo’luların omuzlarında, 'Viva Turko' sesleri arasında bir kumandan gibi soyunma odasına getiriliyordum.
Palermo'dan Lazio'ya attığım iki gol Roma'da karışıklık yaratmıştı. Gazeteler 'Lazio niçin Gülesin'i bıraktı?' diye antrenör ve idarecilere ateş püskürüyor, taraftarlar kulübün önünde gürültülü nümayişler düzenliyorlardı...
Benim için Lazio veya Palermo'nun hiç bir farkı yoktu. Ama ne de olsa Sicilya'dan çok Roma'yı seviyordum. Orada futbol daha geniş bir kitleye yayılmıştı. Kısaca İtalya'nın ve İtalya futbolunun kalbi o sırada Roma'da atıyordu.
Ve düşündüğüm gibi oldu. Lazio beni, bir hayli maddi fedakârlık pahasına Palermo'dan geri aldı. Muzaffer bir kumandan gibi girdim Roma'ya... Artık kendimi kabul ettirmiştim. O sırada bütün İtalyan taraftarlarının peşinden koştukları Danimarka'lı ve İsveç'li yıldızlardan farkım kalmamıştı.
Çünkü Palermo'da bir sezonda tam 15 gol atmıştım.
Lazio'da çok rahat gol atıyordum. 6 maç eksik oynamama rağmen, o sezonda 17 golle golcüler listesine girmiştim. Lazio'nun tarihinde meşhur Piola'dan sonra ikinciliği elimde tutuyordum.
Büyük Piola benden 5 gol fazla atmış, 22 golle Lazio'nun bombardımancısı olmuştu. Ancak o bir santrfor, ben ise kaleden çok uzaklarda, solaçık gibi bir yerden delikler arayarak bu ünvana sahip oluyordum.
Futbol hayatımın başlangıcı Beşiktaş, bitişi Lazio idi..."
“Şanlı” ligimizde yarış devam etsin diye uydurulan boş beleş bir penaltı. Sonra bu ligin marka değeri neden yok, neden izlenme oranları düşük diye soruluyor. Hakemiyle, VAR odasıyla tam bir sirk!
Beşiktaş’ın aleyhine olan pozisyonda;
1) Topa müdahale olmasına rağmen,
2) Müdahale dışarda olmasına rağmen..
YASİN KOL koşa koşa penaltı verdi.
VAR da onayladı..
Sözün bittiği yerdeyiz!
Beşiktaş'ta gelen şansların hiç birini değerlendiremeyen, takıma katkı veremediği gibi aşağıya çeken, mücadele bile edemeyen oyuncuların hala süre almasını anlayamıyorum.
İstanbul’da yaşıyorsanız o kireç ve şebeke suyu sorunu maalesef kaçınılmaz.
Daha önce paylaştığımda alanlar bilir, bu benim taktığım ikinci filtre ve sadece 20 günde geldiği durum bu. Sol taraftaki o kirli filtre sadece 2 hafta önce bembeyazdı.
Duş Başlığı : https://t.co/ZD1ht3f832
Yedek Filtre: https://t.co/QL29mlJHQ8
Şebeke suyunun içindeki bütün pas, kir, ne varsa bu filtrede birikiyor. Bu başlık ve filtre olmasa hepsi her gün cildimize, saçımıza, gözümüze değiyordu.
Eğer sizin de kireç, klor veya suyun kirliliğiyle ilgili bir derdiniz varsa, kendiniz ve aileniz için bu seti değerlendirebilirsiniz.
#işbirliği
Annem! Ziraat Yüksek Mühendisi Zehra Altıntaş. 68 kuşağı!
12 Eylül darbesinin en büyük mağdurlarından. Asla mücadeleyi bırakmadı! Sapına kadar Türk milliyetçisi sapına kadar solcu!
Yaş 75 hala çalışıyor! https://t.co/of4IiKoCKG #ankahaberajansı