Statement on behalf of UEFA and its 55 National AssociationStatement on behalf of UEFA and its 55 National AssociationStatement on behalf of UEFA and its 55 National AssociationStatement on behalf of UEFA and its 55 National Associations
Türkiye'de hukukun geldiği noktaya işaret edebilecek konumda bulunup da bunu ilk defa hukukun geldiği noktanın kendisini vurduğunu düşündüğü zaman dillendirenler, düne kadar, "hukuk herkese lazım" ve " susma, sustukça sıra sana gelecek" cümlelerini muhalif sloganı sanıyorlardı.
Anayasa'nın 40’ıncı maddesindeki rücu hükmünün bazı hâkimlere uygulanması gerektiği yönündeki güncel değerlendirmelere katılıyorum.
Bununla birlikte bir husus açık tutulmalıdır: Rücu, devletin sorumluluğu üzerinden işleyen ve kusur–illiyet derecelendirmesine ilişkin oldukça hassas içtihatlarla şekillenen bir kurumdur. Hâkimler yönünden uygulanacaksa, bu ölçütlerin keyfî sorumluluk riskini bertaraf edecek biçimde çok daha sıkı kurulması zorunludur. Çünkü bu keskin bıçağın diğer ucu, yargı bağımsızlığını doğrudan ilgilendirir.
Bu çerçevede her hukuka aykırılık veya ihmal tazminat sorumluluğu doğurmaz. Nitekim Birleşmiş Milletler Yargı Bağımsızlığına Dair Temel İlkeler’in 16’ncı kuralında, “Ulusal hukuka göre herhangi bir disiplin sürecine, başvuru yollarına ya da Devletten tazminat isteme hakkına halel gelmeksizin; hâkimler, yargısal görevlerini yerine getirirken ortaya çıkan uygunsuz işlem veya ihmaller nedeniyle para talebine yönelik hukuk davaları bakımından kişisel dokunulmazlıktan yararlanmalıdır.” denilerek, kişisel tazminat davalarına geniş bir kapı açılmasına engel konulmuştur.
Bu yaklaşım, devletin sorumluluğu yolunu dışlamaz fakat hâkimin bizzat ve kolayca davalı konuma getirildiği modellerin sistematik olarak tasfiye edilmesi gerektiğini vurgular.
Öte yandan, bu set Anglo-Sakson hukuk geleneğinde olduğu gibi “hâkimin mutlak tazminat bağışıklığı”na (bkz. Bradley v. Fisher, 1872) da dönüşmemelidir. Mutlak bağışıklık, kıta Avrupası geleneğine yabancı bir kurumdur ve yargıçlık statüsünün yapısal işlevi bakımından aşırı bir koruma düzeyi yaratır.
Bu nedenle sınır, Almanya’da olduğu gibi, kişisel nitelikteki eylemler bakımından kast ve ağır ihmal hattında çizilebilir. Örneğin yargı kararını yetkisiz biçimde yerine getirmeme (karş. Danıştay 10. Daire, E. 2004/13990, K. 2007/739) veya yetki saptırması saptanan durumlar (örneğin İHAS md. 18’in uygulandığı örüntüler) bu hattın ötesinde kabul edilebilir.
Hatta bana kalırsa, kasten hukuka aykırı ya da politik amaçlarla verilen tutukluluk kararlarında hâkimlerin soruşturulmasının engellenmesi, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının usul boyutunun ihlali sayılmalı; yaşam hakkına ve işkence yasağına ilişkin pozitif yükümlülükler (usul yükümlülükleri) bu doğrultuda genişletilmelidir.