Ahmet Telli'ye veda I "Keşke bu kadar güçlü şiirler yazmasına vesile olan acıların hiçbirini yaşamasaydı; biz de o şiirlerden mahrum kalsaydık"
🗣️İBB Genel Sekreter Yardımcısı Mahir Polat:
📌 "Kendisi, 'Kendimi gerçekleştirmek için ben şiiri seçtim' demişti"
📌 "Geride bir anıt bıraktı. Onun insanlığı; mala, mülke, şana, şöhrete değil, dosta, insanlığa, iyi bir memlekete, çocukların güldüğü bir memlekete hizmetle geçti"
https://t.co/lrtNopgQGY
Bu hediye silahlar üzerinden ‘hukuk devleti’ hikayesi anlatmanın trajikomikliğinden biraz daha bahsedeceğim.
Dünya değişti, hâlâ ‘Batı standartları’ övülüyor.
Batı’nın ‘idealize’ ettiğiniz hukuk devleti Gazze’de İsrail eliyle gömüldü, gitti. Her Batı ülkesinin özel yasaları var. İnsan hakları ihlalleri karşısında silah ticaretini kısıtlayan, yaptırımları zorunlu kılan. Farklı farklı yasalar. Bugün övülen çoğu ülke, kendi halklarının itirazlarına rağmen bu yasaları uygulamadı. Açıkça bu yasaları çiğnedi. Hukuk devleti, kurallar, en temel ilkeler İsrail uğruna askıya alındı.
Batı’nın bu rezaleti saklaması için kullandığı şey sizin de oltasına takıldığınız bir performanstan ibaret.
Gazzeli bebeklerin üzerine atılan bombalar, bebekleri katleden askerlerin giydiği kıyafetler gümrüklerden rahatça geçiyor; ama hukuk kuralları resmi hediye bir tabanca gümrüğe gelince mi hatırlanıyor? İşe bisikletle giden başbakanı alkışlıyorsunuz, fakat başbakan ofisine girer girmez hangi Filistin eyleminin polis zoruyla dağıtıldığının briefing’ini alıyor.
Arka planda her türlü hukuksuzluk, reel politika dönerken; sahne önünde kusursuz bir performans. Bunu alkışlamak için saf bir seyirci olmak yada 2010’da düzenlenen bir rooftop partisinde takılı kalmak gerekiyor sanırım.
Batı bu değerleri hep iki yüzlü savunuyordu. Ama şimdi Trump sayesinde çok daha sahici çok daha net gözümüzün önünde.
Hukuk devleti, anayasal demokrasi, sınırlı bir siyasi güç; ortak yaşam için elimizdeki en iyi seçenek. Batı’nın bu rezaletini bu değerlere bir tekme de Doğu’dan vurmak isteyenlerin yağmacılığı da en az Batı kadar rezil. Fakat bu çağda, Gazze’den sonra hukuku Batı’dan beklemek büyük saflık.
Bu topraklara hukuk ve demokrasi gelecekse Batı’ya rağmen gelecek. Batılıları memnun edince değil, kendi halkımızı ikna edince gelecek. Bunu öğrenemeyenlerin hiçbir şansı yok.
Kamusal alanda tiyatro oynamaya gerek yok. NATO bir çevre veya insan hakları örgütü değil. NATO’ya ‘daha estetik olun’ eleştirisi tuhaf. Kendinizi kandırmaya devam etmek için uyutulmayı talep etmek gibi şey. NATO’yu savunanların da NATO’ya karşı olup hapse girmek pahasına bunu haykıranların (bunların cesareti de var, sizin yok) da bir davası, ideolojisi var.
Fakat “bizi uyandırmayın, çiçekli uçaklarla bombalayın, estetiği bozmayın” bir duruş değil. Herkes uyandı artık. Kanada Başbakanı Carney’nin ‘günaydın’ itirafı bile yetmediyse diyecek bir şey yok tabii.
Geçmiş olsun.
Deniz vakasıyla ilgili bir arkadaş sormuş, devrimci tavır hukuki savunma mı yapmaktır, siyasi savunma mı yapmaktır diye.
Cevap verdim.
"Mahkemenin hukuk diye bir kaygısı yoksa hukuki savunma yapmak anlamsızdır. Kamuoyu siyasi sloganlara doymuşsa siyasi savunmanın da anlamı yoktur. En iyisi hakim konuşurken faşır faşır sayfaları çevirerek gazete okumak, sonra da "hı, ne dediniz" diye sormaktır. Bir işe yaramaz ama zevklidir."
Bazen psikolojik sorun yoktur, az para vardır. Parasızlık yüzünden katlanmak zorunda kaldıklarımızdır çoğunlukla psikolojimizi bozan..
..bizi kötü giden bir evliliğe, acımasız bir patrona, berbat bir mahalleye, çürük bir binaya katlanmaya zorlayan da bu çıplak gerçektir işte.
Herkes Almanların ne yaptığını anlamaya çalışıyor. Yıllarca Alman tarihi ve düşüncesi çalışmış, Almanya'da yaşamış, Alman toplumun içine girmiş biri olarak, size anladığım kadarıyla Alman toplumunu kısaca anlatayım - ki atıp tutmadan önce meseleyi kavrayın.
Öncelikle, bizim bugün tereddütsüz Batı olarak tanımladığımız Almanların tarihleri boyunca Batı ile verdikleri derin bir mücadele var. Bu mücadeleyi biraz deşerseniz, tüm kabullerinizin yıkıldığı, "bizle" ve başka birçok ulus ile temel benzerlikleri olan, Global Tarih denilen alana girersiniz. Girelim. Şaşırın.
Bu mücadelenin kökeni, on sekizinci yüzyıl ortalarına, henüz birleşmemiş, küçük prensliklere bölünmüş, siyasi gücü olmayan ama kültürel olarak son derece ciddi bir Almanya'ya uzanıyor.
O dönem ilginç bir durum var. Alman entelektüel orta sınıfı, yani Bildungsbürgertum, üniversite görmüş, felsefeyle ve sanatla derinlemesine ilgilenen, AMA iktidardan tamamen dışlanmış bir kesim. Gücü elinde tutan saraylar ve aristokrasi Fransızca konuşuyor, Fransız adabını benimsiyor, kendi Almanca konuşan halklarına bir tür şefkatli küçümsemeyle bakıyordu. Prusya kralı Büyük Friedrich felsefi eserlerini Fransızca yazıyor, Alman edebiyatını ciddiye alınmaya değmez buluyordu. Küçük prenslikler bütçeleri elverdiğince Versay'ı taklit ediyordu. Nietzsche'nin Almanları aşağıladığı ünlü metinleri hatırlayın.
İşte tam burada muazzam bir tersine çevirme yaşanıyor. Lessing, Herder, genç Goethe, Sturm und Drang yazarları; bu dışlanmış Alman aydınları hiyerarşiyi alaşağı ediyorlar. Fransızca konuşan sarayların "Zivilisation" dediği şeyi, yani adabın inceliğini, nezaketin cilasını, saray hayatının pürüzsüz yüzeyini, yüzeysellik olarak tanımladılar. İçi boş bir gösteriş, görünüşlerin parlatılması. Buna karşı "Kultur"u koydular: ruhun sahici başarıları, düşüncenin iç hayatı, sanat, felsefe, müzik, ahlaki ciddiyet. BİLHASSA DA CİDDİYET. Yani derinliğin kültürünü, yüzeyin kültürüne karşı koydular. Çok benzer meseleler biz dahil dünyanın çok yerinde yaşandı ve yaşanıyor.
Bu ayrımın özünde bir sınıf kavgası var, dersek herhalde abartmış olmayız. Dışlanmış Alman burjuva aydınının, kendi Fransızca konuşan aristokrasisinden intikamı. Ve en üstün ilan ettiği değerler, tam da kendisinin sahip olabileceği, saray mensubunun ise sahip olamayacağı şeyler: öğrenme, içsellik, felsefi derinlik, yaratıcı deha. Zivilisiert olmak bir Fransız yemeğinde nasıl davranılacağını bilmekti; Kultur'a sahip olmak ise Kant okumuş, Bach dinlemiş, varoluşun en derin sorularıyla boğuşmuş olmaktı. Ve bu da CİDDİ bir uğraştı.
Asıl çarpıcı olan şu gibime geliyor: bu ayrım sadece bir kültürel kavga olarak kalmadı, Alman düşüncesinin bütün mimarisine sızdı. Yüzeyin altında daha gerçek bir derinliğin gizlendiği fikri; Kant'ın görüngü ile kendinde-şey ayrımından Hegel'in tarihin ardında işleyen Tin'ine, Marx'ın altyapısından Nietzsche'nin Dionysos'una, Freud'un bilinçdışına kadar uzanan o devasa gelenek, aslında Prusyalı aydınların prenslerinin Fransız sarayına duyduğu o ilk öfkenin felsefi olarak işlenmiş hali. İçsellik, metafizik, tüm bunların bir rastgelelik eseri olamayacağo fikri ve bunun uğraşı, Almanya'nın alametifarikası oldu. Detayına girmeyelim ama yaşamış en büyük batı kritiklerinde Heidegger'in bir Alman olması da tesadüf değil, bilakis bu tarihin bir parçasıdır.
Şimdi buradan meseleye dönersek. Bu tarihsel alaşağı-ediş Almanların kimliklerinin bir parçası haline gelmiş bir "kuralcılık" yarattı - zira ancak etikle harman olmuş bir kuralcılıkla (yani Kultur, yani metafizik) ile aidiyetliklerini stabilize edebildiler. Başka bir deyişle, geçmişte aristokrasi karşısında yaşadıkları yetersizlik ile mücadele edebilmek için bir iddialarının olması gerekiyordu; onlardan daha iyi, daha dürüst, daha ciddi. Hep bir "daha"lık, hep bir ciddiyet...
Bu tarihi anlayamazsan, yani hayatı boyunca hiçbir iddian olmadan, gelişigüzel yaşamışsan, CV'den başka bir derdin kalmamışsa, Almanlara bakınca görebildiğin ancak ucuz bir "show"dur, çünkü o adamların verdiğin o mücadeleyi hissedemezsin. O meselenin alt yapısını kavrayamazsın -- ki bunu kavrayamayacak olmanın trajedisinin de, emin olun, Almanca da binbir türlü analizi var.
Bugün Bloomsday, öyleyse hatırlayalım: “Biz kendi hayatımızın içinden yürüyüp geçeriz, yolda karşımıza hırsızlar, hayaletler, devler, yaşlılar, gençler, zevceler, dullar, aşık biraderler çıkar. Ama illa ki kendimizle karşılaşırız her seferinde.” https://t.co/Nw7fyAubP7
Rahmi Koç’un anlattığı ve Binali Yıldırım’ın kahkaha attığı “Kürt kadın” fıkrası, bir fıkra değildir, devlet-sermaye-siyaset düzleminde var olan “Kürt karşıtı kodların” dile vurmasıdır.
O nedenle bu düzlemden çıkan “TÜSİAD Kürt raporlarının”, “Kürt açılımlarının”, Kürt’ün kara kaşını, kara gözünü sevmelerinden değil, Atlantik projelerinin gereği olduğunu anlatmaya çalışıyorum yıllardır. Açılımcıların derdi, Kürt emekçisinin hali, derdi, demokratik hakkı olmadı hiçbir zaman. Açılımcıların derdi Atlantik sistemine uyumlu pazar/ülke inşası oldu hep.
anadolu'da koyu renkli köpeklere
"arap" ismi verilir. "kürt'ten olsa evliya, sakın koyma avluya" gibi yüzlerce söz dolaşır halk arasında. "ermeni" kelimesi hakaret olarak kullanılır. küfür olarak "rum dölü" demek yeterlidir. anadolu halkı o kadar kanıksamıştır ki bu durumu, ırkçılık yaptığının farkında bile değildir. rahmi koç'un ırkçı sözleri ve etrafındakilerin kahkaha ile gülmesi de biraz böyledir. bu coğrafyada ırkçılık, utanç verici bir eylem değil, bir hünermiş gibi görülür çünkü. sağcısı, solcusu, zengini, fakiri, dindarı, dinsizi ırkçılığı normalleştirmiştir, sıradanlaştırmıştır kafasında.
Yani diyor ki "Kürt kadınları hem cahil ve bilgisiz hem de hafifmeşreptir; doktor kendisine 'soyun' dediğinde bunun tıbbi müdahale için olduğunu anlamaz". 2026 yılında en büyük Türk burjuvasının zihniyeti bu, medeni değerlerden uzak çağdışı bir ırkçılık.
Tarihin gösterdiği gibi, demokrasiler çoğu zaman bir darbeyle değil; devlet ile iktidar arasındaki sınırın yavaş yavaş silinmesiyle aşınır. Ve o sınır kaybolduğunda, toplumlar yalnızca kötü yönetimle değil, kamusal düzenin bozulmasıyla karşı karşıya kalırlar.
Asıl tehlike, toplumun bu dönüşümü zamanla normal kabul etmeye başlamasıdır. Çünkü demokratik gerileme çoğu zaman özgürlüklerin bir gecede ortadan kalkmasıyla değil, yurttaşların adaletsizliği kanıksaması, hukuksuzluğu olağan görmesi ve devletin belirli çıkar çevrelerine hizmet etmesini kaçınılmaz saymasıyla ilerler. O noktadan sonra sorun yalnızca iktidarın kimde olduğu değil, kamusal ahlâkın ve yurttaşlık bilincinin aşınmasıdır. Bir devletin gerçek gücü, liderlerinin kudretinden değil; kurumlarının tarafsızlığından, yurttaşlarının eşitliğine duyduğu saygıdan ve hukukun herkese aynı mesafede uygulanmasından gelir. Bu nedenle demokrasi mücadelesi yalnızca seçim kazanma mücadelesi değil, devleti yeniden kamusal bir emanet olarak kurma mücadelesidir. Macaristan’dan Türkiye’ye uzanan tartışmanın özü de budur: Devleti ele geçirmek değil, devleti yeniden toplumun ortak evi hâline getirmek. Çünkü bir ülkede devlet yurttaşların ortak mülkü olmaktan çıkıp bir grubun ayrıcalığına dönüştüğünde, kaybeden yalnızca muhalefet değil, bütün toplum olur.
Voltaire bugün 1778 yılında vefat etti.
Onun iki alıntısı var ki ben hep bunlara geri dönerim:
"Söylediklerine katılmıyorum, ama bunları söyleme hakkını ölümüne kadar savunacağım."
ve
"Seni saçmalıklara(/hurafelere) inandırabilenler, vahşet işlemeye de sürükleyebilirler."
“Özgür olmayan bir dünyayla başa çıkmanın tek yolu, o kadar mutlak bir özgürlük inşa etmek olmalı ki, varlığınızın kendisi bir isyan eylemi haline gelsin.”
— Albert Camus
Ahlâkî çöküş zamanlarında susmak, yalnızca korkaklık değildir; kötülüğe görünmez bir omuz vermektir. Çünkü bazı insanlar zulmü elleriyle büyütür, bazıları ise sessizlikleriyle. Tarafsızlık çoğu zaman vicdanın değil, konforun maskesidir. İnsan bazen yaptığı kötülükle değil, engel olmadığı kötülükle kendi cehennemini inşa eder.
Yıl 2026...
Tayyip Erdoğanın'ın hikayesi bitti sosyolojisi eridi.
Normalde iki dönem ama bir de uzatma diyelim üç dönem; 2002-2015 yeterdi, doğal olan buydu.
Yerine memleketin daha seküler, sosyal demokrat, onlar da kapitalist gerçi ama yaşam biçimi olarak en azından onlardan farklı kesimlerin gelmesi gerekiyordu.
Sosyal dinamizm açısından gerekliydi.
Ama uzattı, diretti, kendini parti olmaktan çıkarıp sistem kurucusu sanmaya başladı. Öyle sistem kurulduğu falan da yok, her şey bozuluyor, yozlaşıyor.
Düzelen sadece dindarların durumu; baskılar kalktı, zengileştiler kariyerist ve korformist , abdestli kapitalist yeni bir sınıf oluştu, hepsi bu.
Elitlik, Estetik ve Nezaket = Görgü
Toplumlarda gerçek elitlik yalnızca servet, makam ya da eğitimle tanımlanmaz; aynı zamanda davranış biçimiyle, yani görgü, nezaket ve incelikle de ölçülür. Çünkü elit olmanın tarihsel anlamı, yalnızca yukarıda olmak değil, aynı zamanda kendini sınırlayabilmek, güç kullanırken ölçülü davranabilmek ve başkalarına karşı belirli bir zarafet geliştirebilmektir. Bu nedenle aristokratik kültürlerden modern burjuva toplumlarına kadar “görgü”, bir tür sosyal disiplin ve medeniyet göstergesi olarak kabul edilmiştir. Kabalığın normalleştiği yerde ise elitlik, kültürel derinliğini kaybedip yalnızca çıplak statü gösterisine dönüşür.
Nezaket aynı zamanda toplumsal çatışmayı yumuşatan görünmez bir kurumdur. İnsanlar arasındaki farklılıkların, çıkar mücadelelerinin ve hiyerarşilerin tamamen ortadan kalkması mümkün değildir; fakat görgü kuralları bu gerilimleri yönetilebilir hale getirir. Gerçek elitler, yalnızca konuşmayı değil, dinlemeyi; yalnızca hükmetmeyi değil, mesafe koymayı ve kendini geri çekmeyi de bilirler. Bu yüzden incelik, aslında güçsüzlüğün değil, denetlenmiş gücün işaretidir. Tarihte birçok toplumda elit çöküşü, önce dilin sertleşmesi, kamusal davranışların kabalaşması ve utanma duygusunun aşınmasıyla kendini göstermiştir.
Bugün birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de elit krizinin önemli boyutlarından biri, tam da bu görgü ve incelik kaybıdır. Kamusal alan giderek daha fazla öfke, teşhircilik ve sürekli bağırma kültürüyle şekilleniyor. Oysa medeniyet, yalnızca teknoloji ya da ekonomik büyüme değil; birlikte yaşamanın estetiğini de üretebilme kapasitesidir. İncelik kaybolduğunda toplum sadece daha kaba hale gelmez; aynı zamanda düşünme kapasitesi de zayıflar. Çünkü nezaket, çoğu zaman karşımızdakinin varlığını ve insanlığını kabul etmenin en temel biçimidir.
NEZAKET VE DEMOKRASİ
Nezaket ile demokrasi arasında da görünmez ama güçlü bir ilişki vardır. Demokrasi yalnızca sandık değildir; birlikte yaşama kültürüdür. Farklı fikirlere tahammül edemeyen, karşısındakini sürekli aşağılayan, her tartışmayı bir savaş gibi gören toplumlarda demokratik kurumlar zamanla aşınır. Çünkü nezaket, aslında çoğulculuğun gündelik hayattaki pratiğidir. “Senin de konuşma hakkın var” diyebilmenin kültürel biçimidir. Bu yüzden kaba siyaset genellikle kaba toplumsallık üretir; kaba toplumsallık da sonunda otoriterliği besler.
Görgü ve Nezaket Manifestosu
Nezaket zayıflık değildir. Aksine insanın öfkesini, gücünü ve egosunu denetleyebilme kapasitesidir. Bağırmadan konuşabilmek, hakaret etmeden eleştirebilmek ve farklı olana tahammül gösterebilmek gerçek olgunluğun işaretidir. Kabalık çoğu zaman güç değil, içsel güvensizlik üretir.
Görgü, yalnızca bireysel bir erdem değil, kamusal bir sorumluluktur. Trafikte, okulda, siyasette, sosyal medyada ve gündelik ilişkilerde gösterilen her medeni davranış toplumsal güveni büyütür. Bir toplumun çürümesi çoğu zaman ekonomiden önce dilde ve davranışlarda başlar. İnsanların birbirine hitap biçimi, o toplumun geleceği hakkında çok şey söyler.
Bizler nezaketi bir gösteriş ya da sınıf ayrıcalığı olarak değil, birlikte yaşamanın asgari ahlakı olarak savunuyoruz. Güçlünün zayıfı ezmediği, insanların birbirini dinleyebildiği, farklı fikirlerin düşmanlık üretmediği bir toplum ancak görgü kültürüyle kurulabilir. Medeniyet, insanın ötekinin varlığına duyduğu saygıyla başlar.
Bu nedenle görgüyü geçmişin unutulmuş bir adabı değil, geleceğin demokratik zorunluluğu olarak görüyoruz. Çünkü nezaketin kaybolduğu yerde öfke çoğalır; öfkenin çoğaldığı yerde ise toplum çözülür. İnsanlığın geleceği, yalnızca daha akıllı makineler üretmeye değil, daha incelikli insanlar yetiştirmeye de bağlıdır.