Yalnızca bir mağdur değil, dünyanın adaletsizliğine karşı yürüyen sessiz bir sembol.
Ellerindeki yükler Sisyphos’un kayası gibi; ancak bu yükler absürt bir cezadan ziyade, hayatta kalmanın ağır bedeli. Kayıp ailesinin anıları ve yıkık bir şehrin enkazını taşıyor gibi..
ABD iç siyasetindeki derin dini bağları ve dış politikadaki çifte standardı açığa çıkartan bu sembolik olay, savaş döneminde siyasi otoriteyi pekiştirme çabası ve uluslararası arenada "laiklik" kavramının zamana ve zemine göre ne kadar esnek yorumlandığının bir göstergesi.
ABD-İran geriliminin tırmanarak devam ettiği dönemde yaşanan bu görüntüler, çağımızın en ironik fotoğraflarından biri. Zira İran yönetimini 'dinci rejim' olarak hedef alanlar, kendi yönetim merkezlerinde dini ritüellerini gerçekleştiriyorlar.
Evangelist pastörler, ellerini Başkan'ın omuzlarına ve sırtına koyarak Hristiyanlıkta şifa ve kutsama amacıyla yapılan "el koyma" ritüelini gerçekleştiriyorlar. Bu kadim Yahudi geleneğini devralan Hristiyanlar bu şekilde kutsal ruhu kutsal bir görev için aktardıklarına inanırlar.
Claire Keegan’ın 'Small Things Like These' kitabından uyarlanan filme geniş bir plandan bakınca devlet eliyle alt sınıf üzerinde otorite kuran Hristiyan kilise ve toplum arasındaki hesaplaşmanın, yani bir nevi Batı sekülerizminin başlangıç noktasını seyrediyoruz adeta.
"Bir yandan kendi yalanlarına bahane bulurken, diğer yandan yalancılığın bu kadar yaygın oluşu karşısında dehşete düşer insan."
* R. Keyes, Hakikat Sonrası Çağ
“Yalanla ilgili mesele birinin neden yalan söylediğini anlamakla bitmez, aynı zamanda neden ona bu kadar kolayca inanıldığını da anlamakta yatar. Denir ki iyi bir yalancı o kadar iyi yalanlar uydurur ki nihayetinde kendi de inanır bunlara.
->
Yüksek eğitimli kadınlar da erkekler kadar toplumda çifte yabancılaşma yaşar; çünkü yüksek eğitimli kadın, erkek egemen entelektüel alanlarda "kadın"dır, kendi sosyal çevrelerinde ise "fazla entelektüel" olduğu için sıkıcı...
@snnomade Bu malumatın güvenilir bir kaynağı var mı? Resmi kayıtlardan söz etmiş, fakat tarihi bir belgeyi referans göstermemişsiniz.
Kurgusal ve spekülatif bir rivayet gibi görünüyor zira Weil, "veyl" ile yalnızca ses benzerliği olan Almanca kökenli bir Yahudi soyismi.
Evet, kültür hep olduğu gibi kapitalist sınıfın mülkiyetinde, fakat sömürgeleşme artık gönüllü ve hatta insanlar "özgürlük adına" kendi kendilerini sömürmekte..
Merhamet, acı çekenle aramızdaki mesafeyi kapatır, bizi kendi özümüze yaklaştırır ve âlem içre cümle varlığa saygı duymayı öğretir.
İçlerinden taşan sorumluluk duygusuna karşı koyamayan soylu ruhlar, vicdanlarından yükselen sese her kulak kesilişte Allah’a yaklaşırlar..
Harvey Cox'a göre tarihin ötesindeki Hristiyanlık dışındaki dünyanın sembolü olan Tanrı Şehri, Tanrı'nın eseriyken dünya içindeki seküler şehir insanın ürünüdür.
Ayrıca helenistik görüş dünyayı/varoluşu mekansal, yahudi-hristiyan görüş zamansal olarak algılar diyor Cox..
İslâm kültürüne olan hayranlığını gizlemeyen ve Doğu-Batı Dîvânı'nı, Fars-İslam edebiyatının büyük siması Sa'dî-i Şîrâzî'ye ithaf eden Goethe, İslâm dinine ve onun peygamberi Hz. Muhammed'e büyük muhabbet beslemekteydi
Goethe'nin kıymetli Peygamberimiz için kaleme aldığı kaside:
öğle aralarında yapraklardaki güneş ışığının narin dansına hayran kalarak ağaçlara bakar, eski bir film kamerasıyla fotoğraflarını çeker ve başıyla hafifçe eğilip ağaçları selamlayarak oradan ayrılır. O anda var olan bir güzelliğe şahitlik etmiştir çünkü..
"Tek başına duran ağaçlara hayranım, münzevi büyük insanlar gibidir onlar, Beethoven, Nietzsche gibidirler." diyordu Hermann Hesse, ben ise yalnız ya da halklar, aileler halinde yaşayan tüm ağaçlara hayranım..
"Komorebi" (���漏れ日); Japonca'da ağaç yapraklarından süzülen güneş ışıklarının yarattığı alacalı gölgeleri tanımlayan bir terim. Perfect Days'ı izleyenler bilir, bir tuvalet temizleyicisi olan Hirayama,