"Sevgili delege kardeşlerim, az önce onay verdiğiniz karar bugünkü toplantımızın can alıcı konusudur. Ülkemizde komünist adıyla parti kurma yasağı az önce aldığınız kararla kaldırılmıştır!"
11 Kasım 2001, SİP 6. olağanüstü kongresinde TKP adını alarak tarihi bir adım attı.
NATO'culuk, ABD'cilik değil bu sadece, bu ülkeyi ve bu ülkenin onurlu halkını teslim etme-alma çabası.
Ne olacak ki işyerlerine pankart basma yasağı getirseniz? Bu onursuzluğa teslim ve ortak olmayacak yüzlercesi çıkar ve o pankartı basar.
Ötesinde sizin duymak - görmek - görünsün istemediğiniz bu onursuzluğa karşı çıkışı, biz Ankara'nın bütün duvarlarına-sokaklarına yazarız, yazacağız:
NATO ONURSUZLUK VE ÖLÜMDÜR!
YAŞASIN YAŞAM, BAĞIMSIZLIK VE SOSYALİZM!
BU HALK NATO'YA DA İŞBİRLİKÇİLERİNE DE BOYUN EĞMEZ!
Macron karşıtı pankartı basmadılar, ‘yasak talimatı geldi’ dediler!
📍Ankara’da NATO Zirvesi öncesi yaşanan skandallara bir yenisi daha eklendi. Dikmen Halk Temsilcileri Meclisi’nin Macron için Dikmen Vadisi’nin kapatılması girişimine karşı eylemde kullanmak istediği “pankart” dahi yasak kapsamına alındı.
Ankara’da pankart ve ozalit baskısı yapan dükkanlara, “NATO karşıtı hiçbir şey basmayın” talimatı verildiği ortaya çıktı.
🖊️Haber: Emre Alım (@emrealim)
https://t.co/tkWcp5qoW0
Eli kanlı terör örgütü kentimize gelirken, yurtseverler ne yapmalı?
Kentimizi, ülkemizi teslim etmeye çalışanlar NATO'dab ne istiyor, NATO bizim ülkemizden ne istiyor?
21 Haziran Pazar günü, 17.00'da Cemre Parkı'nda buluşup, NATO'ya karşı tavrımızı konuşacağız.
Seninle tartışabilirdim gerçekten ama maalesef silahsız olduğunu görüyorum. Yıllardır partinin bütünlüğünü koruyan bir mekanizmayla, orayı dağıtmaya çalışıp kopan ve dağılmaya devam eden mekanizma arasındaki fark bu kadar açıkken... Tekrar ediyorum, umarım zekanla ilgili bir problem vardır, bunun çözülme ihtimali var ama diğerinin çok mümkün değil.
@Sirgalahad57421@tkpninsesi TKP'deki süreklilikle, oradan kopanların saçılmışlıkları senin söylediğinin aksine bir şey gösteriyor. Bunu algılayamıyor olmandan daha kötüsü, paylaştığın tabloyu göz göre göre tersinden yorumluyor olman. İlki zekanla ilgili bir problem, ikincisi ise karakterinle.
"İşte bu koşullarda bir kez daha bütün samimiyetimizle çağrımızı yineliyoruz: Düzen siyasetinden bağımsız; devrimci, yurtsever, sermaye karşıtı, emperyalizmin bütün biçim ve kurumlarından kopmuş, Aydınlanmacı ve Cumhuriyetçi bir solun toplumsal ve siyasal bir güç haline gelmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur."
Tavrımız ve çağrımızdır
Sol kimlikçi bir tartışmanın parçası olamaz. Yurttaşlarımızın etnik ya da mezhepsel kökeni Türkiye’yi aydınlığa, eşitliğe, özgürlüğe, bağımsızlığa, refaha taşıyacak bir mücadelenin doğrultusunu değiştiremez. Şu ya da bu makama gelecek kişinin dünya görüşü, çalışkanlığı, halka adanmışlığı, yurtseverliği, bilgi ve becerisi, dürüstlüğü dışında hiçbir kriterin önemi yoktur.
Bu ülkede etnik ve mezhepsel eşitsizliklerin, ayrımcılığın olduğu açık bir gerçektir. Önemli olan, bu gerçeğe nasıl yaklaşılacağı ve nasıl çözümler üretileceğidir. Kimliklerin birbirinin karşısına konduğu bir taraflaşmanın herhangi bir çözüme yardımcı olması mümkün değildir. Çözüm, bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu derin sömürü, ağır yoksulluk ve adaletsizliğin kaynaklarını kuruturken bu eşitsizlik ve ayrımcılığı da birleştirici bir perspektifle ortadan kaldırmaktadır.
Türkiye solu bu çok basit gerçeği unutmuş ve emekçi halkımızı bölen kimlikçi politikaların peşinden gitmiştir. “Alevi Cumhurbaşkanı seçilemez”, “anadili Kürtçe olan bir Cumhurbaşkanı adayını desteklemeyiz” gibi siyasal ve kamusal alanda hiçbir yeri olmaması gereken açıklamalara yol açan da solun kimlikçi siyasetin yarattığı sıkışmadan kurtulamamasıdır.
Bütün bu yalpalamaların ortasında bir kesim sola haksız ithamlarla, genellemelerle düşmanlık geliştirmekte, sosyalist hareketin milliyetçi hezeyanlarla hedef alınması ve günah keçisi ilan edilmesi için kampanyalar düzenlemektedir. Oysa sol, başından beri her tür milliyetçilik ve liberalizm karşısında başka hiçbir hesap gütmeden, yalnızca kendi ideolojik-siyasal ilkelerine ve devrimci hedeflerine sadık kalarak dik dursaydı, bağımsızlığını korusaydı, birlik ve müttefiklik ilişkilerini bu zeminde kursaydı, bugün tamamen farklı bir ülkede yaşıyor olurduk.
Solun tartışılamayacak ilkeleri vardır ve bu ilkeler korunarak çoğalmak, güç olmak mümkündür. Yıllardır söylediğimiz gibi, DEM Parti ve CHP gölgesindeki bir sol ilkelerini gözden çıkarmış bir soldur. Anti-emperyalizm, laiklik savunusu ve kapitalist sömürüye karşı olmak sekterlik ya da küçük düşünme değildir. Tersine, Türkiye’nin geleceği bu ilkelerden hareketle inşa edilecektir.
TKP, çok uzun bir süredir DEM Parti ve CHP gölgesinde sosyalist hareketin gelişemeyeceğini ve bu partilerin peşinden gidilmemesi gerektiğini yüksek sesle ifade etmektedir. Solun bir dönem CHP’ye, sonra DEM Parti’ye, sonra tekrar CHP’ye bel bağlayarak siyaset yapar hale gelmesi bugün toplumun umutsuzluk ve örgütsüzlüğünün en önemli nedenlerinden biridir. Bazı sol kesimlerin DEM Parti merkezli politikaları terk ederek CHP yörüngesinde siyaset yapmasını bir olumluluk olarak görenler, meselenin özünü kavrayamamaktadır. Kuşkusuz DEM Parti ve CHP farklı tarihsel ve ideolojik dinamiklerin ürünüdür. Ancak bu farklılıklar Türkiye’nin sömürüden, zorbalık ve adaletsizlikten arındırılması mücadelesinde sosyalist hareketin bağımsızlığı söz konusu olduğunda önemsizleşmektedir.
İşte bu koşullarda bir kez daha bütün samimiyetimizle çağrımızı yineliyoruz: Düzen siyasetinden bağımsız; devrimci, yurtsever, sermaye karşıtı, emperyalizmin bütün biçim ve kurumlarından kopmuş, Aydınlanmacı ve Cumhuriyetçi bir solun toplumsal ve siyasal bir güç haline gelmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur.
"Amalar" ve "fakatlar" bir köşeye bırakılabilirse, sol gerçek bir kimlik kazanacak ve başlı başına bir siyasal güç merkezi haline gelecektir. Solu ilkelerinden uzaklaştıran "en geniş güçlerin birliği" yaklaşımı derhal terk edilmelidir. AKP iktidarıyla mücadele o iktidarın kaynakları iyi teşhis edilerek başarıya ulaşabilir. Tarikatlarla, holdinglerle, NATO’yla, Avrupa Birliği ile hesaplaşmayı erteleyen bir solun “en geniş güçlerin birliği”ni kime ve neye karşı oluşturmak istediği emekçi halk açısından kocaman bir belirsizlik içermektedir. Oysa sol ancak açık, yalın ve tutarlı bir siyasal-ideolojik kimlikle çaresizlik içindeki yoksul halk kesimlerine umut verebilir, seçenek oluşturabilir.
Madem son gelişmelerle birlikte solun kendisine yabancı ideolojik-siyasal zeminlerde mevzi elde etmeye çalışmasının maliyetleri ve çıkışsızlığı açık bir biçimde görüldü, o zaman cesaretle ders çıkarmanın zamanı gelmiştir. TKP geriye dönük tartışma ve ayrım noktalarını bir kenara koyarak tamamen geleceğe odaklanmaya ve üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmeye hazırdır.
Türkiye Komünist Partisi
Merkez Komite
NATO'nun temsilcileri ve pedofili sapık Trump gelecek diye 8 ayda yollar - havalimanı yapmakla övünenler, 40 yıldır her yağmurda bu rezilliğin yaşanmasını çözmüyorlar, çözmek istemiyorlar.
Çünkü onlar katillerin, sapıkların, para babalarının rahatça yaşayacağı, semireceği, emekçilerin ise kendilerinin izin veriği kadar yaşayacağı, sokaklarını kullanabileceği bir ülke kurmak istiyor. Yeni-güçlü Türkiye dedikleri tam da bu.
Biz ise emekçiler için yaşanabilir bir ülke hayali kuruyoruz. Yolları, sokakları, meydanları, evleri, işyerleri insanca yaşanabilir ve emekçiler için kurulmuş bir ülke.
Şimdi hodri meydan, emekçileri yaşanmaz yollara mahkum edenleri, NATO için yaptıkları yollardan def edeceğiz.
Evet hodri meydan, 5 Temmuz'da NATO'cular, katiller, pedofililer bir yanda olacak, ülkesine, geleceğine, yaşamına, onuruna sahip çıkanlar bir yanda.
Önal Grup, Türk Havadis Medya çalışanlarının mağduriyetini, yarın yani 10 Haziran'da giderecekleri sözünü vermişti. Yarın tüm dikkatimizi bu konuya verecek ve takipçisi olacağız. @iletisimemekagi@pensendeyiz@turkhavadiscom@onal_ferit
Bu bayrağı onurla taşıyanlar, yüreğiyle yukarıda tutanlar, işçi sınıfının en görkemli kavgasında nefer olanlar ve parti, partimiz, aklımız iyi ki var.
Ve yine tabii ki selam olsun bugüne taşıyanlara, daha daha yukarı kaldıranlara...
Bakanlar söz verdi, garantör oldu ama alacaklarımız yatmadı. Merak ediyoruz devlet mi büyük, patronlar mı diyen işçiler, tüm haklarımız hesabımıza yatana kadar devam dediler.
O koltuklarda oturanlar ya patron, ya patronların oturttukları. Hepsinin ensesindeyiz, kovacağız...
TKP Ankara İl Örgütümüzden bir heyet ile bugün Doruk Madencilik işçilerinin yanındaydık.
İşçiler ödenmeyen maaşları ve gasp edilen hakları için Nisan ayında Ankara'ya yürüyürek ülkenin gündemine oturan bir mücadele örneği göstermişlerdi. 15 Mayıs'a kadar tüm haklarının ödeneceği sözü verilmesine ve 3 Bakanlığın garantör olmasına karşın, ödemeleri tamamlanmadığı için ikinci kez Ankara yoluna düşen, ancak kente girişi engellenen işçiler, Beypazarı'nda direnişini sürdürüyor.
Direniş alanında açıklama yapan TKP PM üyesi İlter Aslaner: “Bu ülkede bakanlık koltuklarında oturanların çoğu patronlar. Şunu biliyoruz, o koltukları patronlardan, patron temsilcilerinden almadığımız sürece bu tür hak gaspları devam edecek. Türkiye Komünist Partisi, Doruk Madencilik işçileri haklarını alana kadar yanlarında olmaya devam edecek”
NATO, ölüm ve onursuzluktur!
Yaşasın barış, bağımsızlık ve sosyalizm!
🔴5 Temmuz'da NATO karşıtı büyük mitingte buluşuyoruz!
AKP Temmuz ayında NATO zirvesi için Ankara'da hayatı durdurmaya hazırlanıyor. Kurulduğundan beri dünyanın her yerinde halklara kan kusturan bu uğursuz örgüt Ankara'daki zirvede Türkiye'nin savaş ve yıkım planlarının daha fazla içine çekileceği bir yeniden yapılanmaya gidecek. NATO'nun emperyalist planlarına ve Türkiye üzerinde yaptıkları hesaplara yine Ankara'da dur denmelidir.
Halkımızı 5 Temmuz günü NATO zirvesi öncesinde emperyalistlere kuvvetli bir uyarı için büyük NATO karşıtı mitingde buluşmaya davet ediyoruz. Mitingde bir araya gelecek yurtseverler "NATO, ölüm ve onursuzluktur; yaşasın barış, bağımsızlık ve sosyalizm" diyerek NATO'cu emperyalistlere Türkiye'nin de dünya halklarının da sahipsiz ve çaresiz olmadığını gösterecektir.
Türkiye’de yaygın bir kesim, hiçbir temeli yokken bazı partilere ya da kişilere anlam yüklüyor, bu anlamla uyumsuz gelişmelere kulağını, gözünü, aklını kapatıyor ve hatta avazı çıktığı kadar bağırarak gerçekleri baskılamaya çalışıyor.
Bakın Özgür Özel ne demiş?
“Yürüttüğümüz demokratik mücadele bölgemizin, Avrupa’nın ve NATO’nun güvenliğini de şekillendirecek”. Tam olarak böyle demiş.
Bu söylenende anlaşılmaz bir taraf var mı? Sağa sola çekiştirmek mümkün mü? Hayır. Daha açık ifade edilemezdi.
İktidarın CHP’ye genel başkan atamasının ardından görevden alınan CHP yönetimine olmadık misyonlar yükleyerek onun arkasına yığınak yapanlar kendilerini nasıl hissediyor
NATO’yla derdi olmayanları merak etmiyorum, onlar kendileriyle tutarlı sayılır, hatta rahatlamışlardır Özgür Özel’in Newsweek’e yaptığı açıklamadan sonra.
Asıl, diğerleri ne düşünüyor, nasıl hissediyor?
Aldatılmış? Hiç sanmam. Çünkü ilk örnek değil.
Büyük olasılık şöyle düşünüyorlar: “Ya ne gerek vardı bunları demeye?” “Demese iyidi…”
Tam olarak böyle düşünüyorlardır ve…
“Ya hep beraber ya hiçbirimiz…”
“Yarın hep beraber NATO’yu protesto eder, azıcık toparlarız ortalığı!”
"İktidarın siyaset alanını ve başka partileri tasarlama girişimlerine karşı durmak ile sermaye egemenliğinin talan ve aşırı sömürü mekanizmalarının iyice çürüttüğü düzen siyasetine yerleşip burada güç toplamaya çalışmak arasında büyük bir fark var."
Bugünden itibaren artık iki parti var. Özgür Özel ile Kemal Kılıçdaroğlu’nun karşılıklı tavizlerle anlaşacakları beklentisi büyük olasılıkla gerçekleşmeyecek. Ancak bu iki partinin birbirinden ayrışması kolay olmayacak. Tam da AKP’nin istediği gibi, birlikte yürüyemeyen ama ayrılmaları zahmetli ve zaman gerektiren iki parti CHP.
Bir taraf diğerini “Saray’ın emriyle hareket etmekle” suçlarken diğer taraf yolsuzluklar ve ahlaki bozulmanın üzerinde duruyor. Defalarca söylediğimiz gibi dünya ve memleket meselelerine ilişkin bir tartışma yok ortada.
Türkiye’de iktidara dönük tepkili kesimleri önemli bir bölümünün desteğini alan bir parti olarak CHP’nin kitlesi “AKP’yi yenecek” lider arıyor. Bu nedenle Kılıçdaroğlu yolsuzluklar konusunda ikna edici olsa dahi CHP tabanını kendi yanına çekemez. İnsanlar hayata küser, içe kapanır, başka arayışlara girenler olur ama Kılıçdaroğlu’nun peşinden gitmez. Geniş bir kesim ise kulaklarını ve gözlerini tıkayarak Özgür Özel’in arkasında durmaya devam eder. Seferber edilen bütün kaynaklara ve şişirme girişimlerine rağmen Kılıçdaroğlu’nun bugün Genel Merkez binası önünde gerçekleştirdiği mitingin sönük geçmesi bunun kanıtıdır.
Böyle bir tablo iktidarın daha fazla müdahalesine yol açacaktır. İktidar iki CHP yaratıp ana muhalefeti zayıflatacağını düşünmüştür ama kendisi ikna edici olamadığı için politik gündemi bir anda iki CHP belirlemeye başlamıştır. Toplum CHP’ler arasında tercih yapmaya zorlanmaktadır. AKP buna tahammül göstermeyecek ve CHP’li bazı isimlere ve yerel yönetimlere daha fazla yüklenecektir. Kılıçdaroğlu’nun stratejisi de tamamen bunun üzerine kuruludur. Şimdiye kadar kendisine yol gösterip belge ulaştıranların buna devam etmesini ummaktadır.
Peki iktidarın bu müdahaleleri, şu anda hâlâ birlikte hareket etmeye devam eden Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel’in, kendilerini aşan bir toplumsal hareketin ortaya çıkmasına yardımcı olmasına neden olur mu?
Görüldüğü kadarıyla Türkiye solunun geniş bir bölümü buna inanıyor. İktidarın saldırıları gerekçe gösterilerek, sınıfsal ve ideolojik karakteri, dünyaya bakışı son derece açık bir ekibe kefil ve destek olunuyor.
Bugün hemen her açıdan inandırıcılığı zayıflamış iktidarla mücadeleyi “geniş kesimlerin tercihi bu” gerekçesiyle devrimci değerlere karşıt bir çizgiye yerleştirmek, şu yolsuzluk vb. iddiaların tamamı düzmece ve iftira olsa bile büyük, çok büyük bir yanlış.
Bu yanlış, “başka bir dünya mümkün” iddiasının reddedilmesi anlamına gelir.
İktidarın siyaset alanını ve başka partileri tasarlama girişimlerine karşı durmak ile sermaye egemenliğinin talan ve aşırı sömürü mekanizmalarının iyice çürüttüğü düzen siyasetine yerleşip burada güç toplamaya çalışmak arasında büyük bir fark var.
Bugün İmamoğlu-Özel ikilisinin arkasında duran toplumsal kesimlerin yeni gelişmelerin yaratacağı travmaları atlatması ve henüz bu olup bitenlere ilgisiz ancak yoksulluk nedeniyle arayışta olan geniş kesimlerin güvenebileceği bir seçeneğin yaratılması bu kirletilmiş düzlemin içinde mümkün değildir.
Dahası, bu yaklaşım, halkın karşı karşıya olduğu yaşamsal sorunlar ve bu sorunların kaynaklarıyla ilgili tutum alarak iktidarın karşısında bir direnç ve seçenek yaratma sorumluluğunun en olmadık zamanda bir kenara konması anlamına gelecektir.
Oysa bu kadar “umutsuz” ve “çaresiz” olmak için bir neden bulunmamaktadır.
Türkiye Komünist Partisi’nin Özgür Özel ve arkadaşlarına, bir bütün olarak CHP’ye dönük değerlendirmeleri ortadadır. Hiçbir ideolojik, siyasal yakınlığımız olmadığını her defasında tekrarlamak durumunda değiliz. Ayrıca kimseye kefil de olmayız. Ancak…
Şu anda “hukuken” CHP’nin başına getirilen Kemal Kılıçdaroğlu’nu CHP’nin Genel Başkan olarak kabul etmemiz de, yalnız bugün değil gelecekte de imkansızdır.
Bu “atama” işlemi iktidar olanakları kullanarak bir başka parti tarafından gerçekleştirilmiştir. AKP diğer partileri doğrultu ya da yönetici tayin edemez. Kendi meşruiyeti bu kadar zedelenmiş bir partinin siyaset alanını tasarlama girişimleri, bu girişimlere ortak olanların da meşruiyetini sıfırlar.
CHP tabanının bu operasyonu kabullenmeyeceği açıktır. Bir siyasi parti programı, örgütsel yapısı ve toplumsal ağırlığı ile bir bütündür. Daha önce birçok adımı kendi partisinin tabanındaki hoşnutsuzluklara rağmen dayatıp yoluna devam eden Kılıçdaroğlu’nun bu defa şansı yoktur.
Bizi en fazla ilgilendiren ise siyasi partilerin iç dinamiklerine müdahalenin önünü tamamen açan bu uygulamanın toplum tarafından kararlılıkla mahkum edilmesidir. Bu büyük ölçüde gerçekleşmiştir. Protesto gösterilerine katılımın az ya da çok olmasının bu aşamada bir önemi bulunmamaktadır.
AKP, medyasından vekiline, bürokratından trolüne başka partilere akıl ve yön verme konusunda kendini kaybetmiş durumdadır. Yandaş köşe yazarları sürekli olarak muhalif parti ve siyasetçilere not vermektedir. Burada siyaset alanının daraltılması isteğinin yanı sıra kadar ideolojik ve kültürel bir sorun da vardır. Her şeyin sahibi olma dürtüsü iktidar için artık bir davranış kalıbı haline gelmiştir. CHP tabanının bunu kabullenmemesi iyi bir şeydir.
İlginç olan, AKP’nin diğer partileri kendisine benzetmeye çalıştıktan sonra kendi alanında beliren rakiplerden şiddetle rahatsız olmasıdır. Ekrem İmamoğlu’nun başına gelenler bu açıdan çok öğreticidir.
Velev ki, Kılıçdaroğlu yönetimi tutsa, parti AKP’yle uyumlu bir biçimde güçlenip ona rakip haline gelse, iktidar aynı operasyonu ona da çekecektir. Ancak bu imkansızdır. Kılıçdaroğlu’nun da bunun farkında olduğu ve CHP’nin yönetilmesinden çok yönetilemez hale gelmesi doğrultusunda adımlar attığı görülmektedir.
Biz CHP gerçeklerini siyasal ve ideolojik zeminde halkımıza anlatmaya devam edeceğiz. Bunu yaparken, Kılıçdaroğlu’nu CHP’nin Genel Başkanı olarak görmemiz mümkün değildir.
Bir de Cumhuriyet, Laiklik, emperyalizmle ilişkiler anlatılsa diyeceğim de, AKP 24 yıldır ne yaptıysa orada da herşey aynı işte.
AKP taklit edilerek bugüne gelindi. Taklidi aslını güçlendirdi, aslı taklidini bitirdi...
CHP’nin AKP ile “normalleşme” sicili
Öncesini bir kenara bırakalım…
15 Temmuz-7 Ağustos 2016 Yenikapı Ruhu: Fethullahçı fesatı darbe yapacak noktaya getiren iktidar bunun sorumluluğuyla zayıf düşmüşken CHP ona can simidi oldu. Darbe tehdidi atlatılmıştı, şimdi muhalefet-hükümet ayrımı olmaksızın elbirliği ile demokrasi ve hukukun üstünlüğü tesis edilecekti. Bu “ruh” sırasında Kemal Kılıçdaroğlu Genel Başkan, Özgür Özel Meclis Grup Başkanvekili idi. Son derece uyumlu bir görüntü verdiler. AKP ilk haftaların sarsıntısını atlatıp kendi yolunda hamle üstüne hamle yapmaya başlayınca “kontrollü darbe” diye bir kavram keşfettiler. Ama ruh bir kez özgür kalmıştı!
2019-2021 arasında “kucaklama”, “birleştiricilik”, “helalleşme” vurgusu hakim oldu. Belki bunlar iktidarla değil toplumla yapılacaktı ama AKP’ye benzeme açısından epey yol aldı CHP bu yıllarda. Kemal Kılıçdaroğlu ve Özgür Özel arasında CHP’nin bu politikalarına dair herhangi bir anlaşmazlık gözlenmedi.
AKP artıklarının da yer aldığı Altılı Masa kurulurken, yani 2023 seçimlerine gidilirken de CHP’de bugün gerilimde öne çıkan isimlerin hiçbirinin farklı bir yaklaşımı olmadı. CHP’yi AKP’nin alanına sokma, ona daha fazla benzetme konusunda kolektif bir çaba yürütüldü. Davutoğlu ve Babacan’ı Cumhuriyetçi kesimlere pazarlamak için elbirliği ile çalıştılar.
2023 Kasımı’nda CHP’de Kurultay gerçekleşti. Özgür Özel Genel Başkan seçildi. Kılıçdaroğlu ise Kurultay öncesinde Cumhurbaşkanı adayı olduğu, milletvekili seçimlerine girmediği için Meclis’in de dışında kaldı, ofisine çekildi.
CHP 2024 yerel seçimlerinde başarılı oldu, birinci parti konumuna geldi. Parti tabanında “derhal erken seçim” beklentisi ortaya çıktı. Özgür Özel ve arkada��ları, “halk seçim istemiyor, böyle bir talebimiz olmayacak” diyerek “normalleşme”den söz etmeye başladı. AKP ve Erdoğan ile ilişkilerde yumuşama arayışında olduğunu defalarca tekrarladı. Ekrem İmamoğlu da benzer açıklamalar yaptı. Kılıçdaroğlu tepki gösterdi, “Erdoğan ile normalleşilmez, nesiyle normalleşeceksiniz” dedi. Özgür Özel ısrarla “normalleşme” çizgisini savundu, hatta bu açılımı Kılıçdaroğlu’nun “hellalleşme” politikasına benzetenlere “normalleşme bana aittir” diye itiraz etti.
İktidarın yanıtı yerel yönetimlere operasyon oldu. Anlamı açıktı: “Seçme ve seçilme hakkını takmayız, siyasetin alanını daraltırız, bizim normalimiz budur.”
İktidarın normalinde son aşama Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına atanması oldu. Kendisi AKP medyasından kamuoyuna büyük bir rahatlık ve pişkinlikle seslenmeye devam ediyor. Normalleşti, hatta normalleşmenin de ötesine geçti. Özgür Özel ise “Saray rejimine hizmet” ile suçlamakta kendisini.
Yukarıdaki kısa özette sömürü düzeni yok, emperyalizm yok, Cumhuriyet yok, laiklik yok, NATO yok, “çözüm süreci” yok, hiçbir önemli konu yok. Sadece ve sadece CHP’nin AKP ile ilişkilerine dair çok genel bir fotoğraf var.
Yeterince açıklayıcı olmalı.
Bu akşam #KomünistBakış'ta:
📌CHP’de ne oldu… Şimdi ne olacak?
TKP Genel Sekretreri Kemal Okuyan, gündemdeki konulara ilişkin Gazeteci İrem Yıldırım'ın sorularını yanıtlayacak. Programı soLTV Youtube kanalına abone olarak takip edebilir, bildirimleri açabilirsiniz.
Son cümle üzerine bir hatırlatma.
Gece bir çete dizisinin müziğini çalıp, sabah gelenlerin mafya tipli olmasından şikayet etmek, tam da bunun göstergesi.
AKP'yle AKP'yi taklit ederek, çete dediklerinizle çetecilik oynayarak mücadele edilmez. Buradan bir direniş de çıkmaz.
Parti binasına polis marifetiyle girmeyi göze alacak kadar kendini kaybetmiş biri CHP’yi yönetemeyeceğine göre iktidar bir süre ana muhalefetsiz bir siyasi yapıyla yola devam etmeye karar vermiş demektir. Bu da toplumsal açıdan kendi altındaki halıyı çekmekten başka bir anlam ifade etmez. Bunun sonuçları zaman içinde ve sürprizlerle kendini gösterecektir.
Beri yandan CHP yönetimine “dışarıdan” akıl veren çok. Ancak anlaşılmayan nokta kafalardaki “direniş” hattı için CHP’nin uygun bir zemin sunmadığıdır. Özgür Özel ve arkadaşlarının eli tarihsel, sınıfsal, ideolojik ve de hukuki açıdan bağlıdır. Bu bağın çözülmesi imkansızdır.