Bir hekim arkadaşımız hastanenin tam girişinde trafik kazası yaptı.
Tırla çarpıştı.
Tır devrildi.
Arkadaşımızın aracı savruldu.
Kaza o kadar büyüktü ki, hastanenin içinden duyuldu. Bir an patlama oldu sandık.
Herkes koştu.
Herkes endişeliydi.
Acile alındılar.
Müdahale edildi.
Arkadaşımız şoktaydı.
Ne yaşadığının bile tam farkında değildi.
Bu sırada polikliniklerdeki randevular iptal edildi.
Zaten branşında tek uzmandı.
Hastanede kazayı görmeyen de kalmamıştı.
Derken birisi çıkıp şunu söyledi:
"Doktor hanım iyiyse belki poliklinik yapar."
İnsan bazen bir cümleyle çok şey anlatıyor.
Bir insanın ölümden dönmüş olması değil;
polikliniğin aksama ihtimali daha önemliydi.
Önce "iyi mi?" diye değil,
"çalışabilir mi?" diye soruluyordu.
Biz hekimlerin;
nefes alıp veren, korkan, yaralanan, kaza geçiren insanlar olduklarını unuttuk.
Ki o gün hastanenin kapısında kaza yapan bir doktor değildi sadece.
Bir evlattı.
Bir eşti.
Bir anneydi.
Bir arkadaştı.
Ve her şeyden önce bir insandı.
#BülentŞakrak a acil şifalar diliyorum☘️
Benzer öykülere biz de son zamanlarda fazlaca rastladığımız için ısrarla “şikayet olmasa da” lütfen detaylı kalp kontrolleri olun ve bunu gelişigüzel checkup larla değil , direkt Kardiyoloji muayenesi ile olun diyoruz
Tam da bu yüzden
Ve
Bu vesileyle BT Anjio ile ilgili önemli hatırlatmalar yapayım
Beyin ve sinir cerrahisinde birçok ilklere imza atan ve 2014 yılında dünyanın "En İyi Beyin Cerrahı" ödülünü alan, aynı zamanda birkaç sene önce Türkiye'ye gelerek bizim meşhur sanatçılardan birinin de beyin ameliyatına giren Almanya'nın Hannover kentindeki İran asıllı ünlü Profesör Doktor Majid SAMİİ şöyle der:
Bizim mahallede bir ÇÖPÇÜ var. Her sabah arabama binip işe gitmek için evden çıktığımda beni görür görmez yanıma gelir, güler bir yüzle sıcak ve içten bir selam verir. Ben de arabadan iner, saygıyla elini sıkarım. Günaydın der, hâl hatırımı sorar, sonra tekrar işine dönüp caddeyi süpürmeye, insanların kirlettiği yolu temizlemeye devam eder.
Oturduğum apartmanda bir de alt komşum, aynı zamanda meslektaşım olan bir CERRAH DOKTOR var. Ara sıra asansörde karşılaşırız kendisiyle. Selam verdiğimde gözü yukarıda sadece başını sallar, dışarıya atılmak için bir an önce asansörün kapısının açılmasını bekler.
Şahsen eğer bir gün hayatta kalmam bu doktora bağlı olsa, kabrimin tozlarını o çöpçünün silip süpürmesi, yaşama dönmemi sağlayacak olan o doktorun tedavisinden daha lezzetli olur benim için...
İşte bu sebeple diyorum:
Bir ferdin yüksek eğitimli olmasıyla anlayışlı ve şuurlu insan olması arasında asla bir ilişki, bir alaka yoktur.
Rahmetli anneannem vardı ,
Okul yüzü görmemiş ama kitap gibi kadındı...
Oydu benim ilk öğretmenim ..
Ben ondan çok şey öğrendim hatta annemden daha çok şey verdi bana bilgi yönünden ...
Ocakta varsa boş tenceren gelen misafir
içinde yemek var diye ummasın ,
Aç kapağını yanında bu da boşmuş yerine kaldırayım de kaldır gözünün önünde ,
Yok varsa içinde dökülecek bozuk yemeğin
o bilmez canı çeker al dök yanında çöpe
Belki çeker canı geçirir içinden yemeği varda vermedi diye..
Sofradan misafirden önce kalkma ,
Yermisin diye sorma Allah ne verdiyse koy önüne ...
Misafir rızkıyla gelir sakın cimrilik etme biter diye...
Gece destursuz basma çöp dökme
Gözle görünen kadar görünmeyenlerde var bizimle yaşayan yeryüzünde...
Vefalı ol ama hak etmeyenler için de vefa uğruna ezdirme kendini sakına,
Vefalı olmak için vefayı hak etmekde önemlidir unutma...
Hediyeleşmek sevaptır kızım ,
Azdan çoktan al sevdiklerine
Azımı çoğa say diyerek ver
Uslup vereceğin üç kuruşluk şeyi kıymetli de yapar pahalı bir şeyi kıymetsiz de
O yüzden dikkat et verirken ...
Kendini sakın met etme kendini beğenme ,
Kendini beğenmiş insan çirkindir güzel bile olsa karşısındakinin gözünde ,
Sen hep ağır vakur ol derdi ...
Huyu güzele doyum olmaz
Yüz güzelliği dediğin görümlük o da huyu çıkana kadar suyun yüzüne...
Biri senden bir şey istediğinde varsa az çok yardım et ,
Varken yok diyeni yoklara karıştırır Allah..
Sen sen ol kimseye kin nefret besleme
Zehirdir onlar insanı yavaş yavaş öldürür hızla da insanlıktan çıkartır sen seni bildikten sonra bırak isteyen istediğini söylesin ölüm yokya ucunda ,
Varsa nefreti hak eden biri uzaklaş sadece bırak kendi haline boğulur zaten kendi kötülük bataklığında ...
Yanlışta okusan duaları vaz geçme oku hep içinden
Niyet önemli zamanla doğrusunu da öğren ama ..
Birilerini geçmeye çalışma ,
Kendini geçmeye çalış sadece her bildiğinin üzerine koyarak hep iyisini hedefle konu
her ne olursa olsun...
Kim sana nasıl geliyorsa sende öyle git ,
Gelene git gelmeyenden ayağını kes ..
Yaşına göre davran sakın milleti güldürme kendine,
Eller yüzüne güzel derler ardından gülerler
bunu da unutma ...
Boş kaldığında oku sakın onla bunla uğraşma
Sanane ondan bundan kim ne yaparsa yapsın
Sen kendinle olmayı kendinle yetinmeyi öğren ömür boyu yanında tek sen olacaksın bu yaşam yolculuğunda ...
İnsanlar girecek hayatına
İnsanlar geçecek hayatından
İnsanlar gidecek hayatından ,
Gelenlere hoş geldin demeyi
Gidenlere güle güle demeyi
Geçenlere de hemen yüreğinde yer göstermemeyi öğren...
Önce bir bak tart hak ediyorlar mı o yeri,
Hak edenleri koyma ayakta yerleştir yüreğine
Etmeyenleri eyleme boşuna bırak gitsinler senden uzağa...
İnsanları yaşına göre değerlendirme yanıltır ,
Genç vardır aklı başında ruhu olgun
Yaşlı vardır olgunlaşmış armuttan farkı yoktur ruhu bomboş...
İnsan bu girmeden içine bilinmez ..
Kendini yetiştirememişleri geç
Onlar anca uğraşır insanlarla..
Sen insanla değil insanlıkta yarışanları
eş dost belle ,
Ancak öyleleri bir şeyler katar sana,
Gerisi sadece batar raptiye gibi..
AHRÂZ SNR
Bir insan asla zihnini bir hapishaneye, kendisini de o hücredeki volta atan mahkuma dönüştürmemelidir.
Sürekli düşünmek, kılı kırk yarmak ve o "mükemmel anı" beklemek; zekanın değil, korkaklığın ve eylemsizliğin en sinsi maskesidir.
Düşünmek, eğer seni bir sonuca götürmüyorsa, sadece beyninin kendi kendini tatmin ettiği ucuz bir hazdır.
Buna "Zihinsel Mastürbasyon" denir.
Ortada bir eylem, bir ter, bir sonuç yoksa; kurduğun o devasa planlar sadece nörolojik birer halüsinasyondur.
Gerçeklik, sadece eylemle (maddeyle) çarpıştığında var olur.
eylemsiz düşünce, zihinsel bir obezitedir.
Aşırı düşünmek, beynindeki korku merkezini (Amigdalayı) besler.
Sen düşündükçe senaryolar çoğalır, korku dağ gibi büyür. Gerçeklikten koparsın. Zihninin esiri olursun.
Eyleme geçtiğin o saniye ise zihin susmak zorunda kalır.
Çünkü beyin, hareket halindeki bedene itaat eder.
Eylem, aşırı düşünmenin tek ve kesin ilacıdır.
Ve unutma; sahada bir kez hata yapan insan, kütüphanede bin kez doğruyu düşünen insandan daha bilgedir.
Modern insanın en büyük trajedisi, kendini kafasının içindeki o susmayan ses (düşünceleri) gerçek sanmasıdır.
Sorun tam olarak budur: Sen zihnin değilsin.
Sen o zihni kullanan, o aracı süren "Bilinçsin".
Düşüncelerinle özdeşleştiğinde, o kaotik akıntıda boğulursun.
geri çekil.
O sesleri sadece izle.
Basitçe "Var ol".
Tıpkı bir çocuk gibi, geçmişin pişmanlığı ve geleceğin kaygısı olmadan, sadece Şimdinin tadını çıkar.
Çoğu insan sürekli hazırlanıyor.
Sürekli yeni bir kitap, yeni bir video, yeni bir plan...
Ama tetik asla çekilmiyor.
Bu hazırlık evresi, korkunun smokin giymiş halidir.
Eyleme geçmeden, o kaosa girmeden istediğin hayatı tezahür ettiremezsin.
Düşüne düşüne korkak bir filozof olacağına, savaş meydanında yaralanan ama ilerleyen bir savaşçı ol.
patolojik bir zihin, kendi kuyruğunu yiyen bir yılan gibi kendini tüketir.
Aşırı düşünmek, bu yeni çağın en büyük vebasıdır.
Kafanın içinden çık.
Gerçek dünyaya in.
Analiz etmeyi bırak.
SADECE YAP.
Şimdi denk geldim ve paylaşmak istedim. Her akşam yatmadan benim de uyguladığım, size de tavsiye edeceğim bir uygulama (pelvik dinlenme):
Bu pozda (bel ve bacaklarınızın altına çok da yüksek olmayan bir yastık koyarak) 5 dakika kadar derin nefesler alarak vücudunuzu uyku öncesi sakinleştirin. 👇
Şehmus Aslan, yaptığı ameliyatlarla literatüre adını yazdırmayı başaran genç ve başarılı bir doktoru yazdı:
BU DOKTOR KALBE ÇOK İYİ GELİYOR
https://t.co/Aj8VVPddz1
Kedimiz “PİSİNOZA” Bize Neler Öğretti?
Kedimiz “Süslü The Pisinoza üç yıldır bizimle. 12-13 yaşında görmüş geçirmiş bir “yaşam ustası”. Adada sıkça gittiğimiz restoranımızın kedisiyken adı “Süslü”ydü. Biz kendisiyle yıllar önce o henüz yavruyken tanıştık ve güzelliğinin çok farkında olması nedeniyle takındığı edalı tavırlar yüzünden onu aile içinde ‘Sophia Loren’ diye anmaya başlamıştık. 3 yıl önce mekan kapanınca bizimle yaşamayı ‘tercih’ etti.
Biz artık kendisine Süslü ile birlikte “Pisinoza” da diyoruz. Çünkü bizlere birlikte yaşamanın ince ayarını sessiz bir öğretmen gibi göstermekte ve bir de fotoğraftaki ‘ayrıcalıklı konum’ en sevdiği dinlenme yeri.
Yaşam, birbirine temas eden ama birbirini boğmayan ilişkilerin birlikte akışı. Aynı mekânı paylaşırken ilişkiyi değerli kılan şey, birinin diğerini kendine benzetme çabası değil; ritmini duymaya, ritmine hafifçe dokunmaya istekli olması.
Pisinoza önce bana yakınlığın da kendi mesafesi olduğunu fark ettirdi. Bazen yanıma gelip sessizce kıvrılır, bazen kendi köşesine çekilir. Bu iki hareket arasında dolaşan ritim, yaşamdaşlığın temelini öğretti: Yakınlık, sürekli temasla değil; yaklaşma ve çekilme arasında kurulan eşit bir dansla anlam kazanır. Her canlı kendi iç devinimini koruyabildiğinde birlikte var olma daha sade, daha gerçek bir hâl alıyor.
Onunla yaşarken varoluşun sessiz dilini yeniden farkettim. Edalı Pisinoza’mız bedeninin küçük hareketleri, tüylerinin yönü, gözlerinin açıklığı ya da kapanışı, kuyruk hareketleri ile bize çok şey anlatır. Bu bana yaşamdaşlığın kelimelerden çok titreşim, duyarlılık ve ortak bir akışla kurulduğunu yaşayarak öğretti. Bazen iki canlı arasında en güçlü bağ, sessiz bir fark edişte açığa çıkıyor. İnanın şu an Pisinoza kucağıma geldi, sessizce mırıldıyor. Farketti onu düşündüğümü sanırım.
Pisinoza ayrıca yaşam ağı içinde yapılan seçimlerin değerini öğretti. Örneğin şu an gelip sessizce kucağıma uzanması bir zorunluluk değil, kendi kararı. Uzaklaşması da öyle. Bu hal, ilişkilerin ağırlığını azaltıyor. Sahiplenme yerine karşılıklı özgürlüğe dayanan bir bağ, insanın nefesini genişleten, hafif ve akıveren bir alan yaratıyor.
Onu izledikçe yaşamı ağırlaştırmadan yaşamanın inceliğini de gördüm. Gereksiz enerji tüketmez, doğru anı bekler. Huzuru, oyunu, dinlenmeyi dengeli bir ritim içinde taşır. Bu bana (öğrenmekte zorluk çektiğim) “hep daha fazlası” yerine “uygun olanı” seçmenin yaşamı nasıl hafiflettiğini gösterdi.
Birlikte yaşamak, aynı çatı altında bulunmak değil; birlikte ak��vermek.
Yaşamdaşlığın özü belki de tam burada.
#Penceremdenİstanbul
Dünyada en iyi olacak öğrenciler yerine, Dünya ve ülke için iyi olacak insanlar yetiştirmeyi hedefleyen öğretmenlerin, özel günü kutlu olsun. Saygı ve sevgiyle...
Kariyerlerinin başındaki gençler için hazırladığım, ANLAM ARKEOLOJİSİ konulu Podcast yayınımı bilgilerinize sunar, spotify kullanan dostların dinlemelerini ve uygun bulurlarsa bireysel iletişim ağlarındaki gençlerle paylaşmalarını dilerim.
Saygı ile
https://t.co/QoFNFLu1BG
Eski bir yazımla düşüncelerimi ifade etmek istedim…
👇👇👇👇
SATIN ALINAMAYACAK EMEKLER
Marifet iltifata tabidir ve yaradılış kodları-itibarı ile insanlar fiziki ve/ya fikri emeklerinin olumlu sonuç vermesini beklerler. Şüphesiz hayatın dayattığı koşullar itibarı ile emek-ücret ilişkisi ve dengesi yadsınamaz. Ancak her zaman her emek ücreti mukabili satın alınamayabilir.
Emek sahipleri bazen sadece maddi getirisi için değil manevi ve duygusal geri dönüşler uğruna da emeklerini sarfederler. Örnek sunmak gerekirse:
• Doktorlar hastalarının sağlıklarına kavuşmalarını,
• Yazarlar kitaplarının, yazılarının çok okunmasını,
• Ressamlar tablolarının sergilenmesini, sergilerinin ziyaret edilmesini,
• Bestekarlar, şarkıcılar eserlerinin sevilerek dinlenmesini, hayran kitleleri tarafından hep bir ağızdan söylenmesini,
• Şairler şiirlerinin geniş kitleler tarafından ezbere okunmasını ve kalıcı olmasını,
• Aşçılar yemeklerinin beğenilerek yenmesini,
• Öğretmenler öğrencilerinin başarılı olmalarını,
• Terziler diktikleri kıyafetlerin beğenilmesini, çok satılmasını,
• Çiftçiler tohumlarının yeşerdiklerini, hasatlarının bereketli olmasını,
• Sporcular kendi dallarında rekorlar kırmayı, taraftarların gönlünde taht kurmayı,
• Danışmanlar, mentorlar tavsiyelerinin işe yaradığını görmek isterler.
Bu örnekler çoğaltılabilir. Hepsinin ortak yönü başta zaman olmak üzere çok büyük oranda bireysel kaynak tüketiminin kaçınılmaz olduğudur.
En küçük bir cerrahi müdahalenin, bir sayfa yazının, bir kıta şiirin, bir övün yemeğin, bir saatlik dersin, en sade bir giysinin, sportif başarıların vs ; üretenlerin gecelerce uykusuz kalmalarına, alın terlerine, yorgunluklarına, fedakarlıklarına, göz nurlarına mal olduğunu unutmamak gerekir.
Bütün bu çalışmaları eleştirmek hakkımız vardır ancak hafife almak, itibarsızlaştırmak ve aşağılamak hakkımız asla yoktur. Önümüze hazır olarak gelen, servis edilen bir ürünün nasıl ve ne zorluklarla ortaya çıktığını düşünmeden hoyratça ve kolayca çabucak tüketmek bana göre ciddi bir ahlak ve vicdan zafiyetidir. “Neyse parası verir alırız- beğenmediğimizi yerden yere vurabiliriz” küstahlığı yaşadığımız dönemin ayıplarındandır.
Bazı emeklerin karşılığı paradan daha çok içten bir takdir-teşekkür ve/ya “Allah razı olsun” “elinize yüreğinize sağlık” sözleri ile de verilebilir.
Saygı ile
Serdar DURAT
18.10.2024