ÖNEMLİ...
İngiltere’de yaşayan Türklere son çağrım:
En yakın zamanda, en güvenli liman olan Avrupa’ya, hatta Almanya’ya göç etmeniz gerektiğini söylüyorum...
Selamünaleyküm kardeşlerim.
Gazze’de yaşananları artık hangi kelimelerle anlatacağımı gerçekten bilmiyorum.
İnsanları telefonla arıyorlar.
“Sizi hedef alacağız. Bulunduğunuz yerden çıkın. Çıkmazsanız sizi ve çevrenizdeki herkesi vuracağız!”
Bir düşünün kardeşlerim.
Telefonunuz çalıyor. Açıyorsunuz. Karşınızdaki ses size birazdan öldürülebileceğinizi söylüyor.
Telefon kapanıyor.
Şimdi ne yapacaksınız?
Eşiniz yüzünüze bakıyor. Çocuklarınız bir şeyler olduğunu anlamış. Anneniz yanınızdaysa onun gözlerine nasıl bakacaksınız?
Bir baba düşünün. Çocuklarını alıp kaçmak istiyor. Ama nereye götürecek? Gideceği sokak da tehlikeli, sığınacağı bina da.
Bir anne düşünün. Küçücük yavrusunu kucağına almış. Belki biraz önce ona yemek hazırlamaya çalışıyordu. Şimdi ise o yavrusunu hayatta tutabileceği bir yer arıyor.
Ve zaman geçiyor...
Bir dakika, iki dakika, üç dakika...
İnsan o dakikalarda ne düşünür kardeşlerim?
Yaşayamadığı yılları mı? Büyüdüğünü göremeyeceği evladını mı? Yarım kalan hayallerini mi?
Bir insanın ölüm korkusuyla kendi çocuklarına son kez sarılmak zorunda kalabileceğini düşünün.
Bizler bazen bir telefonla gelen kötü haberi günlerce unutamıyoruz.
Onlar ise telefonla kendi ölümlerinin haberini alıyorlar.
Üstelik o telefonu kapattıktan sonra hayat devam etmiyor. Bir bekleyiş başlıyor. Her uçak sesinde irkiliyorlar. Her patlamada birbirlerine sarılıyorlar.
Çünkü hangi patlamanın kendi evlerinden geleceğini bilmiyorlar.
Ve bütün bunların ortasında Gazze’de bir anne hâlâ evladına sabretmeyi öğretiyor. Bir baba hâlâ ailesini korumaya çalışıyor. Bir çocuk hâlâ sabah uyandığında annesini yanında görmek istiyor.
Kardeşlerim...
Biz Gazze’de kaç kişinin öldüğünü konuşuyoruz. Peki, ölmeden önce neler yaşadıklarını hiç düşünüyor muyuz?
O son dakikaları, edilen duaları, titreyen elleri, çocukların korku dolu bakışlarını...
İnsanın aklı almıyor.
Rabbim, o insanların yaşadığı korkuyu da görüyor, döktükleri gözyaşını da biliyor.
Allah'ım! Gazze’deki kardeşlerimizi yalnız bırakmaz inşaAllah. Anneleri evlatlarından, evlatları anne babalarından ayırmaz inşaAllah. Mazlumların yardımcısı olur inşaAllah.
Bu zulmü durdur inşaAllah.
Hasbunallahu ve ni'mel vekil.
Allah bize yeter. O ne güzel vekildir.
Aliyev’in Ankara’ya gelip gelmemesi, Bakü’de alınmış sıradan bir diplomatik karar değil; Tel Aviv, Bakü ve Ankara arasındaki güç mücadelesinin bir yansımasıdır.
İsrail seçimlerini Netanyahu kazansaydı, İlham Aliyev Türkiye’ye gelecekti.
Belirsizlik olduğu için hesaplar değişti.
Türkiye, Aliyev’siz Azerbaycan planını devreye soktu.
Ankara artık Azerbaycan ile Aliyev’i aynı denklemde değerlendirmiyor.
Azerbaycan’ı kaybetmeden, Aliyev’e bağımlı olmayan bir Kafkasya siyaseti inşa ediyor.
(yakında anlayacağız)
BU SAYFA SESSİZ.
SÖYLEYECEK SÖZÜ KALMADIĞINDAN DEĞİL,
VERİLEN EMEK SAHİPSİZ KALDIĞINDAN.
Bugünlerde “son dakika” diye önünüze gelen gelişmeler, burada henüz ihtimalken gerekçeleriyle anlatıldı.
Okudunuz.
Takip ettiniz.
Ama bu emeği desteklemek söz konusu olduğunda aynı kalabalığı göremedim.
Ben de yazmayı bıraktım.
Eski yazılar yerinde duruyor.
Bugünün haberleriyle yan yana koyun.
Bu sayfanın neden var olduğunu da, sessizliğinin ne anlama geldiğini de orada bulursunuz.
BUNDAN SONRA NELER OLACAK?
Bilgiyi bir kenara bırakın;
daha neyin başladığına dair fikri olmayanlar, size ne anlatabilir ki?
Bu sayfa konuşsaydı, yarın ne olacağını NET şekilde bilirdiniz.
Bu iddianın şahidi de geçmişte burada yazılanlar.
Tarihleriyle, gerekçeleriyle, hâlâ yerinde duruyor.
Ben sustum.
Anlattıklarım yaşanmaya devam ediyor.
Size #sondakikahaberi diye başlık atıyor.
Yazık Oldu...
İsrail’de seçimle yönetimin değişmesi, Filistin politikasının değişeceği anlamına gelmez.
Biri Gazze’yi yıktı.
Diğerinin Filistin’in geri kalanını hedef alması, aynı politikanın devamı olur.
İsim önemli değil.
Politika önemli.
İşgal politikası sürdükçe liderin değişmesi, Filistin’in kaderinin değişmesi demek değildir.
GAZZE’DE KITLIK VAR...
“Onlar, kendileri (yemek) istedikleri halde yiyeceği yoksula, yetime ve esire ikram ederler.”
İnsân suresi, 8. ayet.
*******
“Yahut şiddetli bir açlık gününde kendisiyle yakınlığı olan bir yetimi, yahut yerde sürünen bir yoksulu doyurmaktır.”
Beled suresi, 14–16.
*******
“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele.”
Bakara, 2/155
KARDEŞLERİMİZE HERGÜN EKMEK DAĞITIYORUZ...
https://t.co/xNER9Pojyg
Size bir bilgi vereyim...
⚠️ DİKKAT!
BU KARARI UYGULAYACAKLAR MI?
“El-nano” gerekçesiyle 20 Kasım’dan 13 Mart 2027’ye kadar dünya genelinde okulların kapatılacağı planlaması var.
Selamünaleyküm kardeşlerim.
Bugün uzunca makale yazmayacağım.
Çok kısa olacak.
Çayınız hazırsa başlayalım. Bugün boğazımızdan kolay geçmeyecek bir meselemiz var.
İSRAİL YÖNETİMİ NEDEN KORKMUYOR, BİLİYOR MUSUNUZ?
Çünkü tepkimizin nerede başlayıp nerede bittiğini biliyorlar.
Görüntüler gelir.
Öfkeleniriz.
Kınarız.
Dua ederiz.
Sonra?
Sonra bir sonraki görüntüyü bekliyoruz.
Takvimi geriye sarın.
21 Ağustos 1969.
Avustralyalı Denis Michael Rohan, Mescid-i Aksa’yı ateşe veriyor.
Dönemin İsrail Başbakanı Golda Meir, Müslüman ülkelerin birleşip karşılık vermesinden endişelendiğini, güçlü bir karşılık gelmeyince rahatladığı söylüyor.
O gece sabaha kadar uyuyamadık diyor.
Bugün önümüzde duran soruyu konuşmak için o sözlere bakmak gerek.
İslam dünyasının tepkisi neden caydırıcı olamıyor?
O yangının ardından ülkeler toplanıyor.
İslam İşbirliği Teşkilatı kuruluyor.
Sonrasında toplantılar.
Açıklamalar.
Kınamalar.
Peki sonuç?
Bugün hâlâ Gazze’ye ekmek ulaştırmayı konuşuyoruz.
Şimdi gelin Netanyahu’nun dünkü açıklamasına.
Olası bankacılık yaptırımlarına karşı alternatif finans yollarından, blokzincirden, kripto paradan söz ediyor. Amerikan desteğinin sonsuza kadar sürmeyeceğini söylüyor.
Bu sözleri okuyup geçmeyin.
Boşa söylenmedi bu sözler:
Amerikan desteği azalırsa ne yapacağını hesaplıyor.
Yaptırım gelirse nasıl ayakta kalacağını düşünüyor.
Önüne çıkabilecek engellere hazırlanıyor.
Peki biz?
Yeni bir saldırı olduğunda yayımlanacak kınama metnini mi hazırlıyoruz?
Kardeşlerim, Gazze ile sınırlı değil o konuşma.
Gözüm Batı Şeria’da.
Gazze’de yaşanan yıkımın oraya da taşınması, insanların topraklarından sürülmesi, gitmeyenlerin ölümle karşı karşıya kalmasından bahsediyorum.
Ramazandan önce bu baskının ağırlaşabileceği söz konusu. Bu benim öngörüm değil. Planlamalarıbu şekilde; kesinleşmiş bir takvim.
İsrail yönetiminin cesaretini konuşurken karşısına koyabildiğimiz gücü de konuşacağız.
Nüfusumuzla övünüyoruz.
Devletlerimizi sayıyoruz.
İmkânlarımızı anlatıyoruz.
Gazze’ye ekmek ulaştırmaya gelince neden birkaç kişi kalıyoruz?
Dua ediyoruz.
Elbette edeceğiz.
Ama kardeşimiz açken soframızı paylaşma sorumluluğumuz da var.
Dua ettikten sonra telefonu kapatıp hayatımıza devam ediyorsak, o çocuğun akşam ne yiyeceğini kim düşünecek?
Kardeşlerim…
Gazze’nin bizim bir sonraki paylaşımımıza kadar bekleyecek ekmeği yok.
Birlik olamıyoruz.
Bu yüzden korkmuyorlar.
Ekmek dahi toplayamıyoruz.
(BAKMADAN GEÇME)
GAZZE’DE KITLIK VAR!
Peki Kur’an-ı Kerim’de RABBİMİZ bize ne söylüyor?
▪️ BELED SURESİ, 14–16
“Yahut şiddetli bir açlık gününde kendisiyle yakınlığı olan bir yetimi, yahut yerde sürünen bir yoksulu doyurmaktır.”
Açıklaması: Darlık zamanında yetimi ve yoksulu doyurmak, ayetlerde aşılması istenen “sarp yokuşun” yollarından biridir. Zor günlerde de paylaşabilmek…
▪️ MÂÛN SURESİ, 3
“Ve yoksula yedirmeyi özendirmeyen!”
Açıklaması: Bu ayet, dini yalanlayan kişinin özellikleri arasında geçer. Yoksulun doyurulmasına kayıtsızlık kınanır. Sorumluluğumuz, çevremizi de yardıma çağırmayı kapsar.
▪️ YÛSUF SURESİ, 47–49
Ayetlerin özeti: Hz. Yusuf, gelecek kıtlığa karşı bolluk yıllarında üretim yapılmasını ve ürünün ihtiyaç fazlasının saklanmasını öğütler.
Açıklaması: Kıtlığa karşı önceden tedbir almak, gıdayı korumak ve insanların yarınını düşünmek gerekir.
Gazze için bu ayetleri okurken kendimize soralım:
BUGÜN BİR AÇIN DOYMASI İÇİN NE YAPTIK?
https://t.co/xNER9PnLII
GAZZE’Yİ UMURSAYAN DOSTLARIM…
Daha önce defalarca anlatmıştım.
Gazze’den gelen haberler ciddi bir gıda sıkıntısına işaret ediyor.
Acı görüntüleri beklemeden farkındalık oluşturalım, yetkili kuruluşların yardım çalışmalarına destek olalım.
Herkes imkânı ölçüsünde bir ucundan tutmalı.
https://t.co/xNER9PnLII
Selamünaleyküm kardeşlerim.
Görmezden gelmeyin lütfen.
GAZZE’NİN SESİ OLALIM.
Çok zor durumdalar.
Sahada yaptıklarımızı görüyorsunuz.
Gazze’de yetimler, öksüzler ve çadırlarda yaşam mücadelesi veren ailelerin ihtiyaçları sürüyor.
Çağrımızı paylaşın,
yaşananları duyurun.
Farkındalık çalışmalarımıza gönüllü katılmak için Merhametli Kalpler Derneğimizle iletişime geçin.
Birlikte daha çok insana ulaşalım. Gazze’yi unutturmayalım.
https://t.co/xNER9PnLII
GAZZE'YE TIRLAR GİRİYOR AMA HALK NEDEN AÇ?
Gazze'ye giren insani yardım tırları ağustos ayında 2.182 iken eylülde 1.244'e düştü. Yüzde 43 azalma!
Daha düşündürücü olan ise Gazze'ye giren 5.265 tırın %71,8'inin ticari mal, yalnızca %23,6'sının insani yardım taşıması.
Peki bu ticari malları kim getiriyor, kim satın alıyor?
İsrailli tüccarlar ve özel şirketler aracılığıyla Gazze'ye getirilen ürünler pazarlarda satılıyor. Malların girişinde İsrail'in kontrol ve denetim mekanizmaları belirleyici rol oynuyor.
Üstelik Reuters'ın 15 Ekim 2026 tarihli haberine göre ticari sevkiyatlar, tüccarlardan tır başına talep edilen 10.000 şekellik ödeme nedeniyle tartışmalara konu oldu.
Bir tarafta ticaret, diğer tarafta açlık...
Gazze'de herkesin parası yok değil. Dışarıdan yakınlarının gönderdiği parayla, kalan birikimiyle veya nakit yardımlarla yaşamaya çalışan aileler var. UNICEF verilerine göre nakit yardım alan ailelerin %72'si için bu destek temel geçim kaynaklarından biri.
Ama soruyorum: Evi yıkılmış, işini kaybetmiş, cebinde tek kuruşu kalmamış bir baba pazardaki ekmeği nasıl satın alacak?
Bir annenin çocuğuna verecek yemeği yokken market raflarının dolu olması ne ifade eder?
Dünya Gıda Programı'nın 19 Ekim 2026'da finansman yetersizliği nedeniyle 500 bin kişiye yönelik gıda desteğini kesmek zorunda kaldığını açıklaması ise meselenin başka bir acı boyutu.
Gazze'de ticaretin devam etmesi, insani yardımın yerini tutamaz!
Çünkü ticaret parası olana ulaşır. İnsani yardım ise parası olmayana da ulaşmak zorundadır.
Bir çocuğun açlığını gidermek için önce babasının cebine değil, insanlığın vicdanına bakılmalıdır.
Gazze'nin ihtiyacı yalnızca sınırdan geçen tırlar değil, o tırlardaki ekmeğe hiçbir ücret ödemeden ulaşabilen insanlardır.
AZERBAYCAN KARIŞACAK!
BÖLÜM 3 — DOĞU AKDENİZ:
ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞININ İLK KURŞUNUNU KİM ATACAK?
BİRİLERİ TÜRKİYE'Yİ DOĞU AKDENİZ'DE SAVAŞA SÜRÜKLEMEYE HAZIRLANIYOR. FAKAT ANKARA'NIN HESABI AKDENİZ'DE BAŞLAMIYOR!
Esselamüaleyküm kardeşlerim.
Önceki 9 serilik makalemizi ve daha sonra Azerbaycan dosyası olan İlk iki makaleyi okuyan kardeşlerim meselenin nereden başladığını biliyor.
https://t.co/Lwvq8QfG0h
Önce Azerbaycan dedik.
Bakü'deki karar merkezlerini, Aliyev'in çevresinde şekillenen ilişkileri ve Ankara'nın neden sessiz kaldığını konuştuk.
İkinci bölümde Hakan Fidan'ın diplomatik hamlesini, Karadeniz'e uzanan ekonomik hesapları ve Türkiye adına hazırlanmış sahte bir imzayı ele aldık.
Şimdi önümüzde çok daha büyük bir mesele var.
Çünkü Ankara'daki o imzanın ne işe yarayacağını anlamak için artık Azerbaycan'a değil, dünya haritasına bakmamız gerekiyor.
Size baştan söyleyeyim.
Üçüncü Dünya Savaşı'nın ilk kurşunu Doğu Akdeniz'de atılabilir.
Ama o kurşunun hedefi bir savaş gemisi olmayabilir.
(planlamalar)
HEDEF, TÜRKİYE'NİN KURMAYA ÇALIŞTIĞI YENİ GÜÇ DENGESİ!
Bu planlamayı anlamadan Hakan Fidan'ın masasına, Türk devletlerinin geleceğine veya Mekke'deki ittifakın önemine dair sağlıklı bir değerlendirme yapamayız.
SATIR ARASI — DEVLETLER NEDEN COĞRAFYAYLA SAVAŞIR?
Tarihe biraz dönelim.
1517 yılı.
Osmanlı, Mısır'ın kontrolünü ele geçirerek yalnızca bir toprak kazanmadı. Hicaz'la ilişkilerinde ve Kızıldeniz'e uzanan stratejik alanlarda da yeni bir döneme girdi.
1936 yılı.
Montrö Boğazlar Sözleşmesi imzalandı. Türkiye'nin Boğazlar üzerindeki yetkilerinin güçlenmesi, Karadeniz'deki güvenlik dengesini etkileyen tarihî bir gelişmeydi.
1991 yılı.
Sovyetler Birliği dağıldı. Türk dünyasında bağımsız devletler ortaya çıktı.
2006 yılında Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı açıldı.
2017 yılında Bakü-Tiflis-Kars demir yolu hizmete girdi.
2021'de Türkiye ile Azerbaycan arasında Şuşa Beyannamesi imzalandı.
Bu tarihleri rastgele sıralamadım.
Aralarındaki bağı görün.
Devletlerin kaderi yalnızca savaş meydanlarında belirlenmiyor.
Bir boğazın kontrolü...
Bir demir yolunun güzergâhı...
Bir enerji hattının geçtiği toprak...
Ve birbirinden binlerce kilometre uzaktaki devletlerin kurduğu ittifak...
Bazen bunların toplamı, büyük bir ordunun sağlayabileceğinden daha kalıcı bir siyasi ağırlık oluşturur.
Türkiye'nin önündeki fırsat işte burada.
Anadolu, Avrupa ile Asya arasında bulunan sıradan bir geçiş alanı değil.
Karadeniz'i Akdeniz'e bağlıyor.
Kafkasya'ya açılıyor.
Orta Doğu'nun hemen kuzeyinde duruyor.
Ve Türk dünyasının batıya uzanan bağlantılarında önemli bir konuma sahip.
Fakat bu coğrafyanın bir tehlikesi de var.
AYNI ANDA ÜÇ AYRI BÖLGEDE KRİZ ÇIKARSA TÜRKİYE, KENDİ İSTEMEDİĞİ BİR SAVAŞIN MERKEZİNE ÇEKİLEBİLİR.
İşte 2027 hesabının temelinde bu ihtimal bulunuyor.
MEKKE MASASI TAMAMLANDI. PEKİ ANKARA NEDEN DOĞUYA DÖNÜYOR?
Güneydeki tabloyu ele alalım.
Mekke'de şekillenen diplomatik ittifak, bölgedeki Müslüman ülkelerin güvenlik ve ekonomik dayanışma konusunda ortak hareket etmesini amaçlıyor.
Filistin meselesi bu masanın vicdani ve siyasi merkezinde.
Ama ittifak yalnızca Gazze için yayımlanacak bildiriler üzerine kurulursa kalıcı bir güç oluşturamaz.
Enerji güvenliği, ticaret, deniz ulaşımı, yatırım ve kriz dönemlerinde karşılıklı destek gibi alanlarda somut sonuçlar üretmesi gerekir.
Ankara bunun farkında.
Çünkü Müslüman ülkeler aynı dine mensup olsalar da aynı dış politikayı izlemiyor.
Suudi Arabistan'ın hesabı farklı.
Katar'ın farklı.
Mısır'ın farklı.
Pakistan'ın farklı.
Türkiye'nin farklı.
Mekke masasının başarılı olabilmesi, bütün bu devletlerin tek bir merkeze bağlanmasına değil, ortak çıkarlarını koruyabilecekleri bir düzene kavuşmasına dayanıyor.
Buraya kadar güney tamam.
Peki Türkiye doğuda yalnız kalırsa?
Güneyde güçlü ilişkiler geliştirirken Kafkasya'da ve Orta Asya'da siyasi ayrışmalar yaşarsa?
İşte o zaman kurulmak istenen büyük stratejinin yarısı eksik kalır.
BU NEDENLE ANKARA'NIN İKİNCİ BÜYÜK HAMLESİ TÜRK DÜNYASINDA OLACAK.
Ama burada yanlış anlaşılmasın.
Türk devletlerini hizaya getirmek, bağımsız başkentlere Ankara'dan emir vermek değildir.
Böyle bir yöntem daha başlangıçta kaybettirir.
Asıl mesele, Türk devletlerinin birbirlerine karşı kullanılmasını önleyecek bir stratejik düzen oluşturmaktır.
BAKÜ'DE BAŞLAYAN OYUN NEDEN KAZAKİSTAN'A UZANACAK?
Azerbaycan ilk iki bölümün merkezindeydi.
Çünkü Türkiye'nin doğuya açılmasında Bakü önemli bir bağlantı noktası.
Ancak haritayı biraz daha genişletince başka bir tablo ortaya çıkıyor.
Kazakistan'ın Çin ve Rusya ile ilişkileri var.
Özbekistan kendi sanayi ve ticaret alanını büyütmeye çalışıyor.
Kırgızistan'ın ekonomik ihtiyaçları farklı.
Türkmenistan tarafsızlık siyasetini koruyor.
Azerbaycan ise hem Kafkasya'nın güvenliğiyle hem de enerji ihracatıyla ilgileniyor.
Şimdi bu devletlerin hepsinin önüne aynı anda bir teklif koyduğunuzu düşünün.
Ortak ulaşım hattı.
Ortak ekonomik güvenlik mekanizması.
Ortak yatırım altyapısı.
Herkes aynı coşkuyla kabul eder mi?
Etmez.
Çünkü devletler kardeşlik söylemleriyle değil, aynı zamanda kendi millî çıkarlarını koruyarak karar verir.
İşte dışarıdan müdahaleye açık alan da burasıdır.
Birine Çin yatırımlarını kaybedeceği söylenir.
Diğerine Rusya ile ilişkilerinin bozulacağı anlatılır.
Bir başkasına Türkiye'nin bütün ticaretin kontrolünü almak istediği iddiası götürülür.
Sonra aynı masada oturan devletler birbirlerine karşı şüphe duymaya başlar.
Bakü'de anlatmaya başladığım yabancı etki ağının, anlatığım konuda uzun vadeli hedefi de buydu.
Türk devletlerinin birbirinden tamamen koparılması gerekmiyordu.
Ortak karar alamamaları yeterliydi.
Fakat Ankara bu hesabı değiştirecek bir yol hazırlıyordu.
Türkiye, Orta Asya devletlerine yalnızca siyasi yakınlık teklif etmeyecekti.
Onların da kazanç sağlayacağı somut bağlantılar sunacaktı.
Bir Kazak şirketi Türkiye üzerinden Avrupa'ya daha güvenilir erişim sağlayabiliyorsa...
Bir Özbek üretici alternatif pazarlara ulaşabiliyorsa...
Azerbaycan Hazar bağlantılarından daha fazla ekonomik değer elde ediyorsa...
O zaman Türk devletleri arasındaki yakınlaşma yalnızca siyasi bir temenni olmaktan çıkar.
EKONOMİK OLARAK BİRBİRİNE İHTİYAÇ DUYAN DEVLETLERİ BİRBİRİNE DÜŞÜRMEK ÇOK DAHA ZOR HÂLE GELİR.
Ankara'nın doğu planındaki temel hesap budur.
Ve bu hesabın 2027 yılında çok daha fazla önem kazanacağını göreceğiz.
PEKİ İSRAİL BU TABLONUN NERESİNDE?
Burayı dikkatle değerlendirmek gerekiyor.
İsrail'in Azerbaycan ile ilişkileri uzun yıllara dayanıyor. Enerji, savunma ve güvenlik alanlarında iş birliği bulunuyor.
Bu durumun tek başına Türkiye'ye karşı kurulmuş bir komplo olduğunu söylemek doğru olmaz.
Ancak masada İsrail merkezli sertlik yanlısı strateji çevreleri açısından başka bir soru var.
Türkiye güneyde Müslüman ülkelerle daha güçlü bir diplomatik yapı kurarsa...
Doğuda Türk devletleriyle ekonomik ve stratejik bağlantılarını geliştirirse...
Ve bütün bunlara Doğu Akdeniz'deki konumunu eklerse...
Bölgedeki güç dengeleri nasıl değişir?
İşte bu çevrelerin korktuğu senaryo, Türkiye'nin başka ülkeler üzerinde mutlak hâkimiyet kurması değil.
ANKARA'NIN TEK BİR BÜYÜK GÜCE BAĞIMLI OLMADAN HAREKET EDEBİLECEĞİ SEÇENEKLERİN ARTMASI.
Çünkü alternatifleri çoğalan bir devlet, kriz zamanında daha zor baskı altına alınır.
Gizli ağın birinci bölümden beri yaptığı şey de bunun tersidir.
Önce Bakü'deki güveni zayıflatmak...
Ardından Karadeniz'deki taşımacılığı güvensiz göstermek...
Sonra Türkiye'nin uluslararası ekonomik kararlara onay verdiği izlenimini oluşturmak...
Bütün bu hamleler, aynı stratejik sonucu hedefliyordu.
Türkiye'nin önüne mümkün olduğunca az seçenek bırakmak.
Fakat burada önemli bir ayrım var.
Bu tür siyasi hesapları Yahudilere veya herhangi bir dini topluluğa mal etmek büyük bir yanılgıdır. Mücadele, belirli siyasi ve istihbarî çıkar çevrelerinin stratejileri üzerinedir.
Asıl güçlü komplo da zaten bütün dünyayı yöneten görünmez ve kusursuz bir yapı anlatmak değildir.
BİRBİRİYLE REKABET EDEN GÜÇLERİN, TÜRKİYE'NİN BAĞIMSIZ HAREKET ALANINI DARALTMA KONUSUNDA NASIL ORTAK SONUÇLAR ÜRETEBİLECEĞİNİ GÖSTERMEKTİR.
2027'NİN BÜYÜK HESABI: DOĞU AKDENİZ NEDEN SEÇİLDİ?
Şimdi asıl konuya geliyoruz.
Doğu Akdeniz.
Kıbrıs.
2023' te anlattığım Levant kıyıları.
Süveyş Kanalı'na uzanan deniz ticareti.
Enerji sahaları.
Deniz yetki alanları.
NATO ülkelerinin güvenlik hesapları.
Ve Türkiye'nin güney kıyıları.
Bu bölgeyi yalnızca petrol ve doğal gaz meselesi üzerinden okumayın.
Doğu Akdeniz aynı zamanda Avrupa'nın güney güvenliği, Orta Doğu'daki savaşlar ve küresel deniz ticaretinin kesiştiği alanlardan biridir.
2027 yılında Orta Doğu'da yeni bir çatışma büyürse Doğu Akdeniz'in önemi daha da artabilir.
Karadeniz'de ticaret pahalılaşırsa Akdeniz limanlarına yönelik talep değişebilir.
Kızıldeniz'deki güvenlik sorunları derinleşirse Süveyş üzerinden geçen taşımacılık etkilenebilir.
Bütün bunlar birbirini besleyen riskler.
Peki Siyonist yapı neden Türkiye'yi doğrudan askerî çatışmaya çekmek istiyor?
Çünkü diplomatik masada seçeneklerini artıran Türkiye, sıcak bir çatışmanın içine çekilirse kaynaklarının önemli bölümünü güvenliğe ayırmak zorunda kalabilir.
Ekonomik projeler yavaşlayabilir.
Bölge ülkeleri birbirinden uzaklaşabilir.
Yeni kurulan ittifaklarda görüş ayrılıkları ortaya çıkabilir.
Gizli ağın 2027 için hazırladığı senaryonun temelinde bu planlama var.
TÜRKİYE'Yİ YENMEK DEĞİL, TÜRKİYE'YE KENDİ GELECEĞİ İÇİN AYIRDIĞI ZAMANI KAYBETTİRMEK.
Ve bunun için çok büyük bir savaş başlatılması da gerekmeyebilir.
Yanlış ülkeye mal edilen tek bir silahlı saldırı, zaten gergin olan bölgede tehlikeli bir tırmanma başlatabilir.
İLK KURŞUNU KİM ATACAK?
Planlamaya göre 17 Mayıs 2027 tarihli Doğu Akdeniz senaryosunda, sivil bir ticaret gemisinin silahlı saldırıya uğraması planlanıyor!.
Amaç geminin kendisinden çok, saldırıdan sonraki siyasi sonuçlardı.
İlk haberler Türkiye'yi suçlayacaktı.
Başka açıklamalarda saldırının farklı bir devlet tarafından gerçekleştirildiği ileri sürülecekti.
Diplomatik tepkiler büyürken deniz sigortası maliyetleri artacak, yatırımcılar daha önce hazırlanmış alternatif taşımacılık anlaşmalarına yönelecekti.
Birinci bölümdeki Bakü dosyasıyla ikinci bölümdeki KORİDOR-7 arasındaki ilişki burada tamamlanıyordu.
Gizli ağ, gerçek olaylardan sahte sonuçlar çıkarmayı öğrenmişti.
Şimdi ise gerçek bir silahlı olayın sonucunu önceden belirlemek istiyordu.
Fakat planın önemli bir açığı bulunuyordu.
Saldırının gerçekleşmesi, saldırıyı kimin yaptığının kanıtı değildir.
Bir devlet hakkında suçlama oluşturmak için haber manşeti yeterli olmaz.
Teknik inceleme gerekir.
Bağımsız doğrulama gerekir.
Resmî iletişim gerekir.
Ve hepsinden önemlisi, savaşın genişlemesini önleyecek siyasi irade gerekir.
Hakan Fidan'ın önündeki Doğu Akdeniz çalışmasının merkezine bu nedenle yalnızca askerî tedbirler yerleştirilmemişti.
Ankara'nın planında diplomatik temaslar, müttefiklerle iletişim, sivil deniz güvenliği ve bölge ülkeleriyle karşılıklı doğrulama mekanizmaları da vardı.
Ama asıl dikkat çekici tarafı başka.
TÜRKİYE SALDIRIYA CEVAP VERMEYİ DEĞİL, SALDIRIDAN SONRA KENDİSİNE HANGİ KARARIN ALDIRILMAK İSTENECEĞİNİ HESAPLIYORDU.
Devlet aklı dediğimiz şeyin en önemli sınavlarından biri budur.
PEKİ ANKARA'NIN GERÇEK PLANI NE?
Ben burada Türkiye'nin önündeki büyük stratejiyi üç coğrafyanın birlikte değerlendirilmesi olarak ele alın diyorum.
Güneyde Mekke masası.
Doğuda Türk dünyası.
Batıda ve güneybatıda Akdeniz diplomasisi.
Üç ayrı alan.
Fakat birbirine bağlı tek bir ihtiyaç: Türkiye'nin kriz zamanında hareket kabiliyetini koruması.
Mekke'de kurulan dayanışma bölgesel diplomatik desteği güçlendirebilir.
Türk dünyasıyla geliştirilen bağlantılar Asya ve Avrupa arasındaki ekonomik seçenekleri çoğaltabilir.
Doğu Akdeniz'de uluslararası hukuk ve güvenlik temelinde kurulacak ilişkiler ise çatışmaların büyümesini önleyebilir.
Bunların başarıya ulaşması kesin değil.
Ama Türkiye'nin uzun vadeli gücü açısından böyle bir yaklaşımın değeri açık.
Çünkü büyük devlet olmak, her konuda son sözü söylemek değildir.
Büyük devlet olmak, başkaları kriz çıkardığında bütün kararlarını onların belirlediği takvime göre vermemektir.
Ve Ankara'nın kurduğu düzenin en fazla rahatsızlık oluşturduğu yer de tam burası.
Türkiye'nin doğudaki seçenekleri güçlendikçe güneyde daha bağımsız diplomasi yürütebilir.
Güneydeki ilişkileri kuvvetlendikçe Doğu Akdeniz'deki krizlerde yalnız kalma ihtimali azalabilir.
Bu nedenle karşı yapı bütün coğrafyalara aynı anda baskı uygulamak istiyor.
Fakat planın mimarları bir şeyi gözden kaçırmıştı.
TÜRKİYE'NİN GÜCÜNÜ OLUŞTURAN COĞRAFYA, AYNI ZAMANDA KARŞI TARAFIN EKONOMİK ÇIKARLARI İÇİN DE VAZGEÇİLMEZDİ.
Karadeniz'deki ticaretin durması yalnızca Ankara'ya zarar vermeyecekti.
Kafkasya'daki projelerin gecikmesi yalnızca Bakü'yü etkilemeyecekti.
Doğu Akdeniz'de büyük bir savaş çıkması, o savaştan kazanç bekleyen şirketlerin bile hesaplarını altüst edebilirdi.
İşte Türkiye'nin elindeki en önemli stratejik gerçeklerden biri buydu.
2028'E DOĞRU: YENİ MÜCADELENİN ADI BAĞIMSIZLIK!
2027 için yazdığım planlanlamanın devamında 2028 yılı çok önemli.
Çünkü önümüzdeki yıllarda uluslararası rekabetin yalnızca askerî güç üzerinden yürüyeceğini düşünmeyin.
Enerji depolama kapasitesi, ticaret koridorları, finansal altyapı, savunma sanayisi ve bilgi güvenliği çok daha fazla önem kazanacak.
Türkiye'nin bu alanlarda ilerlemesi, dış politika tercihlerini de etkileyecek.
Ancak aynı gelişmeler rakip devletlerin veya şirketlerin karşı tedbirlerini de artırabilir.
Özellikle Orta Koridor'un gelişmesi, Hazar geçişlerinin kapasitesi ve Türk devletleri arasındaki ekonomik iş birliği, farklı büyük güçler tarafından dikkatle izlenecektir.
Buradan şu sonuca ulaşıyorum:
2027'NİN EN ÖNEMLİ MESELESİ KİMİN SAVAŞ BAŞLATACAĞI DEĞİL, KİMİN SAVAŞA GİRMEDEN STRATEJİK GÜCÜNÜ ARTIRABİLECEĞİ OLACAK.
Hakan Fidan'ın masasına gelen son değerlendirme de bu ihtimali esas alıyordu.
Bakü'deki gizli ağ çözülmeye başlamıştı.
Karadeniz'de ekonomik manipülasyonun izleri bulunmuştu.
Ankara adına hazırlanan sahte imza ortaya çıkarılmıştı.
Doğu Akdeniz'de ise çok daha tehlikeli bir plan hazırlanıyordu.
Fakat artık karşı taraf da Ankara'nın gelişmeleri yalnızca izlemekle yetinmediğini anlamıştı.
Bu nedenle gizli yatırım ağının yöneticileri yeni bir toplantı yaptı. (18.10.2026 03:10)
Ve ilk kez Türkiye'nin dışındaki ülkeler hakkında değil, kendi içlerindeki bir sorun hakkında konuşmaya başladılar.
Çünkü son üç planın tamamında, henüz gerçekleşmeden önce Ankara'nın bilgi sahibi olmasını sağlayan ortak bir iz bulunuyordu.
Birinci dosyada Bakü.
İkinci dosyada Karadeniz.
Üçüncü dosyada Ankara'daki sahte imza.
Bu bilgiler farklı kanallardan ulaşmıştı.
Ancak hepsinin kaynağı aynı kişiye dayanıyor olabilirdi.
KARŞI TARAF, TÜRK DEVLETİNİN KENDİ İÇERİSİNE SIZDIĞINI DÜŞÜNMEYE BAŞLAMIŞTIR. :)
Ve olayların yönü tam burada değişiyordu.
Çünkü yıllardır Türkiye'nin karar merkezlerini etkilemeye çalışan yapı, şimdi kendi karar merkezindeki kişinin kim olduğunu araştırmak zorunda kalmıştı.
(Hizbullahı yok etmelerindeki sebepte buydu)
SON SÖZ — 2018'DEN BERİ KİM BEKLİYORDU?
Hakan Fidan'ın önündeki arşiv kaydı 2018 yılına aitti.
Kayıtta Karadeniz, Kafkasya ve Doğu Akdeniz arasında kurulabilecek ekonomik baskı bağlantıları değerlendiriliyordu.
Yıllar içinde yeni belgeler eklenmişti.
Bakü'deki gelişmeler...
Uluslararası yatırım ağının sözleşmeleri...
Karadeniz'deki Mavi Ufuk...
Ankara'daki imza girişimi...
Ve Doğu Akdeniz'deki 2027 senaryosu...
Bütün bu parçalar artık aynı dosyada bulunuyordu.
Fakat dosyanın son bölümünde daha önce açıklanmamış bir bilgi vardı.
Uluslararası yatırım ağının kurucularından biri yıllar önce Türkiye'deki bazı temasları sırasında belirli kişilerle görüşmüştü.
Bu görüşmelerin tamamı devlet operasyonu değildi.
Bir kısmı sıradan ticari faaliyetlerdi.
Ancak sonradan yapılan incelemelerde aynı kişi hakkında dikkat çekici bilgiler birikmişti.
Ve artık bu kişi, kendi ağının içerisinden bilgi sızdırıldığından şüpheleniyordu.
Ankara açısından önemli olan kişinin kim olduğundan çok, yıllar boyunca hazırlanan planların gerçek bağlantılarını ortaya çıkarabilecek bilgilere ulaşmaktı.
Doğu Akdeniz senaryosu işte bu yüzden yalnızca bir savaş ihtimali değildi.
Aynı zamanda gizli ağın bütün çıkar ilişkilerini açığa çıkarabilecek kritik bir aşamaydı.
Şimdi geriye tek bir soru bırakıyorum.
Türkiye'yi yıllardır hazırladıkları masaya oturtmak isteyenler, acaba kendilerinin hangi masada oturduğunu hiç düşündüler mi?
Çünkü 2027 dosyasının sonunda yer alan son not, masadaki bütün hesabı tersine çeviriyordu:
“ONLAR TÜRKİYE'Yİ DOĞU AKDENİZ'DE SAVAŞA ÇEKMEYE HAZIRLANIRKEN, ANKARA ÇATIŞMAYI ÖNLEYECEK İTTİFAKLARIN TEMELİNİ ÇOKTAN ATMIŞTI.”
Ama henüz kimsenin bilmediği bir mesele vardı.
ANKARA'NIN ÖNÜNDEKİ DÖRDÜNCÜ DOSYANIN ADI NE BAKÜ'YDÜ NE KARADENİZ NE DE DOĞU AKDENİZ.
DOSYANIN ÜZERİNDE YALNIZCA BİR TARİH YAZIYORDU: 2018.
Ve o dosyada, gizli yatırım ağının kurucusuyla ilgili bir isim bulunuyordu.
İsim henüz açıklanmamıştı.
ÇÜNKÜ ADAM HÂLÂ KARŞI TARAFIN MASASINDAYDI.
BÖLÜM 3 SONU — DEVAM EDECEK...
BÖLÜM 4 — 2018 DOSYASI: ANKARA'NIN KARŞI MASADAKİ ADAMI KİMDİ?
Çok sevdiğiniz görselleri dijital ortamdan çıkarın.
Fiziki hâle getirin.
Bir dosya alın ve içine yerleştirin.
Önemli anlarınızı…
Önemli kişileri…
Sizin için kıymetli olan görselleri…
Bunlara ihtiyacınız olacak.
Daha önce kapanmalardan bahsetmiştim.
Yapmanız gereken hazırlıklardan bahsetmiştim.
Bir kez daha hatırlatıyorum: Hazırlıklarınızı ihmal etmeyin.
Canımız yavrumuz Maryam’ın ameliyatı biraz zor geçti.
Yanıkları yüzünden canı çok yanıyor…
İlaçlar sınırlı olduğu için sabah Mısır’dan kendisi için getirdiğim ilaçları da doktorlara teslim ettik.
Yavrum çok ağlıyordu… 😭
İnsanın elinden o acıyı almak gelmiyor.
En çok da bu kahrediyor.
Rabbim yavrumuzun acısını dindirsin, şifasını versin inşaAllah.
Bu çocukları bu hâle getirenlerin zulmünün son bulduğu, yaptıklarının hesabını verdikleri günleri bizlere de göstersin inşallah.
Uyandığında sevinecek mi yavrum?
Yoksa gözleri;
Şehit annesini,
Şehit babasını,
Şehit ablasını mı arayacak?
Yoksa yanıklarının sancısı daha ağır basacak da hıçkırarak ağlayacak mı?
Canı yandığında kime seslenecek?
Kimin elini arayacak o küçücük elleri?
Ah Maryam…
Daha senin yaşın kaç ki yavrum… 😭
DUALARINIZI EKSİK ETMEYİN. 🤲
Birinci Bölüm...
https://t.co/2IlSNcJJlr
İkinci Bölüm...
https://t.co/ndXzpb6QZX
Kaleme aldığım bu seriyi YouTube kanalımızda sesli makale hâline getirdim.
Dinlerken isimlere olduğu kadar, bilginin kimden geldiğine de dikkat edin.
Çünkü bu dosyada en tehlikeli kişi, yalan söyleyen değil… Doğru bilgiyi tam zamanında getiren olabilir.
🎧 Sesli makale YouTube kanalımızda.
Dinleyin.
Sonra yorumlarda konuşalım.
ÜÇ YAŞINDA BİR ÇOCUĞA BU DÜNYAYI NASIL ANLATACAKSINIZ?
GAZZE'DE MERYEM ANNESİNİ KAYBETTİ!
PEKİ İNSANLIK NEYİ KAYBETTİĞİNİN FARKINDA MI?
BU DÜNYADA BİR ÇOCUĞUN ANNENİN YOKLUĞUNU ÖĞRENMESİNDEN DAHA AĞIR NE OLABİLİR?
Gazze'den bir görüntü daha geldi...
Üç yaşında küçük bir kız çocuğu.
Adı Meryem.
Alevlerin arasından kurtarıldı. Annesi ise hayatını kaybetti.
Gözlerinin önünde cayır cayır yandı.
Şimdi herkes bu haberi okuyacak.
Kimisi üzülecek.
Kimisi dua edecek.
Kimisi birkaç saniye görüntüye bakıp telefonunu kapatacak.
Ve hayat devam edecek.
Ama kimin hayatı devam edecek?
Bizim mi?
Yoksa üç yaşında annesiz kalan Meryem'in mi?
Çünkü bizim birkaç saniyede gördüğümüz o görüntü, Meryem'in bundan sonraki bütün hayatına dokunacak.
Bir insanın annesini kaybetmesi her yaşta ağırdır.
Ama üç yaşında bir çocuğa annesinin öldüğünü nasıl anlatırsınız?
Ölüm nedir, bilmez.
Savaş nedir, bilmez.
İsrail'i, Filistin'i, Birleşmiş Milletleri, diplomatik masaları bilmez.
Annesinin neden gelmediğini anlamaz.
Sadece bekler.
Kapıya bakar.
Bir ses duyar, döner.
Bir kadın görür, annesine benzetir.
Ve belki de defalarca aynı soruyu sorar:
“ANNEM NEREDE?”
Siz şimdi bütün dünya liderlerini bir salona toplayın.
Önlerine haritaları koyun.
Savaşın nedenlerini anlatın.
Askerî stratejilerden, güvenlik dengelerinden, siyasi çıkarlardan bahsedin.
Sonra üç yaşındaki Meryem'i o salonun ortasına getirin.
Ve ona annesinin neden geri gelmeyeceğini açıklayın.
HAYDİ, ANLATIN!
Hangi devletin çıkarı, bir çocuğun annesinden daha kıymetli?
Hangi askerî hedef, üç yaşında bir yavrunun hayatından daha önemli?
Hangi siyasi hesap, bir annenin evladına son kez sarılamamasını haklı gösterebilir?
Ben size söyleyeyim.
Hiçbiri!
SATIR ARASI — MERYEM'İN BİLMEDİĞİ DÜNYA
Şimdi düşün...
Üç yaşındasın.
Gece oluyor.
Korkuyorsun.
Eskiden annenin yanına koşuyordun.
Şimdi koşacağın yerde annen yok.
Acıkıyorsun.
Eskiden annen yemeğini hazırlıyordu.
Şimdi sana yemek veren başka insanlar var.
Belki çok merhametliler.
Belki seni kendi evlatları gibi seviyorlar.
Ama çocuk kalbin hâlâ aynı kişiyi arıyor.
Anneni...
İşte savaşın geride bıraktığı en ağır yaralardan biri budur.
Bombalar sustuğunda bütün acılar bitmiyor.
Yıkılan binalar yeniden yapılabilir.
Yollar onarılabilir.
Elektrik hatları çekilebilir.
Okullar yeniden açılabilir.
Ama Meryem'in annesini kim geri getirecek?
Kimse.
Ve dünyanın en büyük orduları, en gelişmiş teknolojileri, en güçlü devletleri bu sorunun karşısında çaresiz.
Fakat bu çaresizlik, Meryem'in bundan sonraki hayatı karşısında hiçbir şey yapamayacağımız anlamına gelmiyor.
Tam tersine...
ASIL SORUMLULUĞUMUZ ŞİMDİ BAŞLIYOR!
GAZZE'DE ÇOCUKLAR SADECE BOMBALARLA DEĞİL, YALNIZLIKLA DA MÜCADELE EDİYOR!
Bir çocuğun hayatta kalmasıyla kurtulması aynı şey değildir.
Bunu birbirine karıştırmayalım.
Meryem'in alevlerin arasından çıkarılması elbette büyük bir sevinç sebebi.
Elhamdulillah.
Ama bundan sonrasını kim düşünecek?
Yaralarını kim tedavi ettirecek?
Gece korkuyla uyandığında yanında kim bulunacak?
Büyüdüğünde okul masraflarını kim karşılayacak?
Hastalandığında kim ilgilenecek?
Bir gün annesinin fotoğrafına bakıp ağladığında kim dinleyecek?
Bakın...
Biz bazen yardım meselesini çok dar bir yere sıkıştırıyoruz.
Bir koli gıda gönderdik.
Bir çocuğa kıyafet aldık.
Bir ailenin sofrasına yemek ulaştırdık.
Elbette bunların hepsi kıymetli.
Ama yetim bir çocuğun hayatı, bir yardım kolisinin teslim edildiği gün sona ermiyor.
O çocuk ertesi gün de yaşayacak.
Bir sonraki ay da yaşayacak.
Yıllar sonra da yaşayacak.
BUGÜN MERYEM'İ HATIRLAYANLAR, BEŞ YIL SONRA ONU HATIRLAYACAK MI?
İşte beni asıl düşündüren soru bu.
Çünkü merhamet, yalnızca acı bir görüntü karşısında gözyaşı dökmek değildir.
Merhamet, o görüntü gündemden düştükten sonra da sorumluluğunu sürdürebilmektir.
PEKİ İSLAM DÜNYASI BU ÇOCUKLARA NE CEVAP VERECEK?
Şimdi gelelim meselenin daha ağır tarafına.
Milyonlarca insanız.
Devletlerimiz var.
Kurumlarımız var.
Derneklerimiz, vakıflarımız, yardım kuruluşlarımız var.
Uluslararası toplantılar yapılıyor.
Bildiriler yayımlanıyor.
Gazze konuşuluyor.
Filistin konuşuluyor.
Ama bütün bu konuşmaların sonunda bir soru sormamız gerekiyor:
MERYEM GİBİ ÇOCUKLARIN HAYATINDA NE DEĞİŞTİ?
Bir çocuğun güvenli bir yerde uyumasını sağlayabildik mi?
Yetim kalan yavruların düzenli bakımını üstlenebildik mi?
Tedavi bekleyen çocuklara ulaşabildik mi?
Eğitimden kopan çocukların geleceğini koruyabildik mi?
Çünkü burada devletlerin sorumluluğuyla insanların sorumluluğunu birbirinden ayırmak gerekiyor.
Devletlerin görevi sivillerin korunması için uluslararası hukuk çerçevesinde etkili adımlar atmaktır.
Bizim görevimiz ise elimizdeki imkânları gerçek ve sürdürülebilir yardıma dönüştürmektir.
Birbirimizin yerine geçemeyiz.
Ama birbirimizin sorumluluğunu bahane ederek kendi sorumluluğumuzdan da kaçamayız.
Devletlerin yapamadığını konuşurken kendi yapabileceğimizi unutamayız.
Ve yardım ediyoruz derken de hesabını vermediğimiz bir faaliyetle yetinemeyiz.
ÇÜNKÜ YETİMİN HAKKI, SADECE MERHAMETİMİZE DEĞİL, EMANETİMİZE DE BIRAKILMIŞTIR.
BİR YETİMİN BAŞINI OKŞAMAKLA O YETİMİN GELECEĞİNE SAHİP ÇIKMAK AYNI ŞEY DEĞİL!
Bunu özellikle yazıyorum.
Gazze'deki çocuklar yalnızca bugünün mağdurları değil.
Onlar yarının gençleri.
Yarının anneleri, babaları, öğretmenleri, doktorları...
Belki Meryem bir gün doktor olacak.
Belki kendisi gibi annesini kaybetmiş çocukların yaralarını saracak.
Belki öğretmen olacak.
Belki büyüdüğünde başka yetimlerin elinden tutacak.
Ama bütün bunların gerçekleşmesi için bugün hayatta kalması yetmez.
Sağlıklı büyümesi gerekir.
Eğitim alması gerekir.
Güvende hissetmesi gerekir.
Yanında kendisine değer veren insanların bulunması gerekir.
İşte Gazze'deki yetim ve öksüz yavrularımıza yönelik yardım çalışmalarına bu gözle bakmalıyız.
Bir defalık heyecanla değil.
Uzun vadeli bir sorumlulukla.
Çocuğu yalnızca acısıyla tanımlamadan, onurunu koruyarak.
Çünkü o çocuklar bizim merhametimizi göstermek için kullandığımız görüntülerden ibaret değil.
HER BİRİ AYRI BİR HAYAT. AYRI BİR EMANET. AYRI BİR GELECEK.
SON SÖZÜMÜ İYİ OKUYUN...
Bugün Meryem üç yaşında.
Belki olan bitenin tamamını anlayamıyor.
Belki annesinin neden gelmediğini hâlâ bilmiyor.
Ama yıllar geçecek.
Meryem büyüyecek.
Bir gün kendisine çocukluğunda neler yaşandığı anlatılacak.
Annesinin nasıl hayatını kaybettiğini öğrenecek.
O günlerde dünyanın neler konuştuğunu da öğrenecek.
Devletlerin yaptığı açıklamaları...
İnsanların verdiği tepkileri...
Kendisinden binlerce kilometre uzakta yaşayan insanların Gazze için nasıl ayağa kalktığını...
Ve belki de en önemlisi, o günlerde kendisine kimin sahip çıktığını...
İşte ben o günü düşünüyorum.
Meryem büyüdüğünde, ona yalnızca üzüldüğümüzü mü söyleyeceğiz?
Yoksa yaralarını sarmak, eğitimine destek olmak, güven içinde büyümesine katkı sağlamak için elimizden geleni yaptığımızı mı göstereceğiz?
BEN MERYEM'İN BÜYÜDÜĞÜNDE DÜNYAYA BİR SORU SORMASINDAN KORKUYORUM:
“ANNEM ÖLÜRKEN HEPİNİZ NEREDEYDİNİZ?”
Bu sorunun cevabı kolay olmayacak.
Ama daha sonra sorabileceği başka bir sorunun cevabını bugünden hazırlayabiliriz.
“ANNEM ÖLDÜKTEN SONRA BENİ KİMLER YALNIZ BIRAKMADI?”
İşte bu sorunun cevabında yer almak bizim elimizde.
Meryem'in annesini geri getiremeyiz.
Gazze'deki çocukların kaybettiği yılları geri veremeyiz.
Ama onların kalan hayatlarına sahip çıkabiliriz.
Ve unutmayın...
BİR ÇOCUĞUN ANNESİNİ KAYBETMESİ BÜYÜK BİR ACI.
O ÇOCUĞUN BÜTÜN DÜNYA TARAFINDAN UNUTULMASI İSE İKİNCİ BİR FELAKETTİR.
MERYEM'İN İKİNCİ KEZ YALNIZ KALMASINA İZİN VERMEYELİM.